Rüya yorumu
Gördüğüm iki rüyadan bana tek kalan, sıkıntı duygusu. Birini dışarıdan gelen bir çığlık bozdu, diğerini kaygılı bir uyanış. Bacakların ve kolların Giacometti yontularındaki gibi uzamış, gerekli ve yoğun bir telaşlılık, alaycı ve küçümseyici bakışlara eşlik eden yırtıcı bir ses. Birbirinin devamı iki rüya. Karabasansı ama karabasan değil. Sahiciliğinden geliyor karabasansılığı. Bir enstantane tadı taşıyor. Olup bitenin başını ve sonunu izlememe fırsat ve imkan tanımayan, dramatikanın gövdesiyle sınırlı bir algı alanında bellibelirsizliğiyle rahatsızlık veren bir seyir yaşantısı bu.
Aşk içinde yüzmüşsün, alâ. Anlatma -anlatmak insanı bozar. Ben de şimdi bir çorba içiyorum. Yakıyor genzimi acılı sosu. Gereksiz, aşırı sıcaklığı. Ama içiyorum. Neden içiyorum bilmiyorum. Aç mıyım, açıkta mıyım bilmiyorum. Çorba neden içilir bilmiyorum. Bu cümleleri ilk cümlenin sonuna niye getirdim, nasıl getirdim bilmiyorum.
Çorbayı fincana koyup karıştırırken kaşığın yarattığı girdap ne tuhaf.
Ve işte sen, o iki rüyadan çıkıp gelen sen! O iki rüyaya zorla giren sen! O iki rüyayı başıyla sonuyla seyretmeme bile izin vermeyen o iki rüyadaki sen! Şimdi sen bir başkasıyla beden alışverişinde bulunurken bu zorbalığa göz yummam gerektiğini; bu beden alışverişinin bütün o acelesiz, doğal, akşam yemekli, gece yatmalı, ev’li barklı, dekorasyonlu, konforlu ve konformist tinselliğin sosuyla taçlandırıldığını görmezden gelmemin benim için hayırlısı olacağını; bütün anlattıklarının doğruya bürünmüş bir yalan, yalancıktan bir doğru sayılabileceğini mi anlamalıyım? Yine de anlat mı demeliyim? Bir ‘mi’nin nerelerde gezinebileceğini bilmediğimi mi söylemeye çalışıyorsun? Kelimeler ne kadar da suya yazılabilir, uçucu kaçıcı. İsimler hamallık, sıfatlar zulüm, zamirler korkaklık, bağlaçlar pranga, fiiller Sysiphos söyleninden çıkıp gelme. Sığırlarının ayak tırnaklarına kızgın demirle önceden adını yazmak gerekir. Ve yazmak, dağlamaktır. İsim koymak, yüklenmek. Daha iyi yenilmek için. Beckettvari.
Minima Moralia okuması: “Düşünce, koşulsuz olan adına kendi koşulluluğunu ne kadar yadsırsa, dünyaya da o kadar bilinçsizce ve dolayısıyla o kadar yıkıcı biçimde teslim eder kendini. Sonunda kendi imkansızlığını bile mümkün olan adına kavramak zorundadır.”
Yağmurun bastıracağını önceden hisseden insanlardan olmak isterdim. Az biraz öyle sayılırım belki. Yürümek, sormaktır derim. Yağmurda yürümek, sorduğun sorularla üstünü başını ıslatmak, sırılsıklam olmak demektir. Hakikatin izi nerede? Dünya sana duyumsamayı mı armağan etti onu ve kendini algılamak için? İstediğin, bilmek istediğin midir? Bildiğin, istediğin midir? Neyi istersen onu mu bilirsin? Neyi bilirsen onu mu istersin? İbni Sina’nın sorusu, sufinin yanıtı mıdır: “Görecek kimse olmasaydı görülecek ne olurdu? / Gören bir göz olduktan sonra görülemeyecek olan nedir?”
Ama kaplan, gecenin ortasında dolaşan William Blake’in kaplanı! “Hangi ölümsüz el ya da göz, hangi, / Kurabildi o korkunç simetrini?”
”Ve hangi omuz ve hangi beceri / Kalbinin kaslarını bükebildi? /
Ve kalbin çarpmaya başladığında, / Hangi dehşetli el? ayaklar ya da”
”Neydi çekiç? ya zincir neydi? / Beynin nasıl bir fırın içindeydi? /
Neydi örs? ve hangi dehşetli kabza / Ölümcül korkularını alabilir avcuna?”
Ben bir avım, kaplan! Yazımla avla[dın] beni. Yazım, yazgımdır. Varoluşum, avlağın.
Ve ben yürüyorum ormanında korkusuz. Seni tanımak çok güzeldi, eh, ama yürümek lazım şimdi, yol uzun –böyle düşünerek. Karşıma çıkan seni görmeden. Avcıyı görebilseydim bu hikaye başlamazdı. Av olduğunu bilen, av değildir artık.

