jazzetta

“renk renk düşünceler kaldı söylenmedik” (hayyam)

Rüya yorumu

Gördüğüm iki rüyadan bana tek kalan, sıkıntı duygusu. Birini dışarıdan gelen bir çığlık bozdu, diğerini kaygılı bir uyanış. Bacakların ve kolların Giacometti yontularındaki gibi uzamış, gerekli ve yoğun bir telaşlılık, alaycı ve küçümseyici bakışlara eşlik eden yırtıcı bir ses. Birbirinin devamı iki rüya. Karabasansı ama karabasan değil. Sahiciliğinden geliyor karabasansılığı. Bir enstantane tadı taşıyor. Olup bitenin başını ve sonunu izlememe fırsat ve imkan tanımayan, dramatikanın gövdesiyle sınırlı bir algı alanında bellibelirsizliğiyle rahatsızlık veren bir seyir yaşantısı bu.

Aşk içinde yüzmüşsün, alâ. Anlatma -anlatmak insanı bozar. Ben de şimdi bir çorba içiyorum. Yakıyor genzimi acılı sosu. Gereksiz, aşırı sıcaklığı. Ama içiyorum. Neden içiyorum bilmiyorum. Aç mıyım, açıkta mıyım bilmiyorum. Çorba neden içilir bilmiyorum. Bu cümleleri ilk cümlenin sonuna niye getirdim, nasıl getirdim bilmiyorum.

Çorbayı fincana koyup karıştırırken kaşığın yarattığı girdap ne tuhaf.

Ve işte sen, o iki rüyadan çıkıp gelen sen! O iki rüyaya zorla giren sen! O iki rüyayı başıyla sonuyla seyretmeme bile izin vermeyen o iki rüyadaki sen! Şimdi sen bir başkasıyla beden alışverişinde bulunurken bu zorbalığa göz yummam gerektiğini; bu beden alışverişinin bütün o acelesiz, doğal, akşam yemekli, gece yatmalı, ev’li barklı, dekorasyonlu, konforlu ve konformist tinselliğin sosuyla taçlandırıldığını görmezden gelmemin benim için hayırlısı olacağını; bütün anlattıklarının doğruya bürünmüş bir yalan, yalancıktan bir doğru sayılabileceğini mi anlamalıyım? Yine de anlat mı demeliyim? Bir ‘mi’nin nerelerde gezinebileceğini bilmediğimi mi söylemeye çalışıyorsun? Kelimeler ne kadar da suya yazılabilir, uçucu kaçıcı. İsimler hamallık, sıfatlar zulüm, zamirler korkaklık, bağlaçlar pranga, fiiller Sysiphos söyleninden çıkıp gelme. Sığırlarının ayak tırnaklarına kızgın demirle önceden adını yazmak gerekir. Ve yazmak, dağlamaktır. İsim koymak, yüklenmek. Daha iyi yenilmek için. Beckettvari.

Minima Moralia okuması: “Düşünce, koşulsuz olan adına kendi koşulluluğunu ne kadar yadsırsa, dünyaya da o kadar bilinçsizce ve dolayısıyla o kadar yıkıcı biçimde teslim eder kendini. Sonunda kendi imkansızlığını bile mümkün olan adına kavramak zorundadır.”

Yağmurun bastıracağını önceden hisseden insanlardan olmak isterdim. Az biraz öyle sayılırım belki. Yürümek, sormaktır derim. Yağmurda yürümek, sorduğun sorularla üstünü başını ıslatmak, sırılsıklam olmak demektir. Hakikatin izi nerede? Dünya sana duyumsamayı mı armağan etti onu ve kendini algılamak için? İstediğin, bilmek istediğin midir? Bildiğin, istediğin midir? Neyi istersen onu mu bilirsin? Neyi bilirsen onu mu istersin? İbni Sina’nın sorusu, sufinin yanıtı mıdır: “Görecek kimse olmasaydı görülecek ne olurdu? / Gören bir göz olduktan sonra görülemeyecek olan nedir?”

Ama kaplan, gecenin ortasında dolaşan William Blake’in kaplanı! “Hangi ölümsüz el ya da göz, hangi, / Kurabildi o korkunç simetrini?”

”Ve hangi omuz ve hangi beceri / Kalbinin kaslarını bükebildi? /
Ve kalbin çarpmaya başladığında, / Hangi dehşetli el? ayaklar ya da”

”Neydi çekiç? ya zincir neydi? / Beynin nasıl bir fırın içindeydi? /
Neydi örs? ve hangi dehşetli kabza / Ölümcül korkularını alabilir avcuna?”

Ben bir avım, kaplan! Yazımla avla[dın] beni. Yazım, yazgımdır. Varoluşum, avlağın.

Ve ben yürüyorum ormanında korkusuz. Seni tanımak çok güzeldi, eh, ama yürümek lazım şimdi, yol uzun –böyle düşünerek. Karşıma çıkan seni görmeden. Avcıyı görebilseydim bu hikaye başlamazdı. Av olduğunu bilen, av değildir artık.

18.07.2007 - 17:31 Yazan: metin | TAVANARASI | | 4 Yorum

[A]yaz

Yaz, cırcırböceklerinin ötüşü demektir. Tatil fikri düşer akla -kendinden uzaklaşmak için olabilecek en kötü seçenek. Balkona çıkar, bir bira açarsın –sonra uzun uzun ve at gibi işemek için. İstersen bunu değil daha iyisini yaparsın: aklınla kalbini seferber edip göğe bakarsın, kimi geceler yıldızını yitirmiş yaz göğüne. Düşünceler üşüşür, sopayla kovalarsın. Saf, berrak bir varoluş anı yakalayabilir miyim diye. Yaz, biraz da budur.

Yazın kışı özlemek için yaşarsın epey. Kış gelir, sen onu özlediğini anlayamadan geçip gider. Bu döngüde kaybolursun, duru mantığınla kuru aklın kalır. Mevsimler, sadece Vivaldi’de iyidir. Mevsim yoktur, durgun akan ömür vardır. Belki de hiçbir şey yoktur –sen bile.

Bira mira açmazsın, Tanrı’yı düşünürsün. Tanrı vardır ve görünmez ve silinmez bir mürekkeple yazdığı o bir tek kelimenin olduğu kağıdı, hakikatin önüne paravana olarak yerleştirdiği dünyanın balmumuyla mühürleyip bedeninin sandıkodasına yerleştirivermiştir. Beden ki kanar, beden ki yorulur, beden ki görünür göze. Beden ki aldatıcıdır ve yalandır. Yaz kış dolanıp durur işe yaramaz bir gölgeyle. Yaz, gölgeyi uzatmak içindir biraz da, şu güneş olmak için güneş olmuş güneşle.

Şairsen yazın üşür, kışın terlersin. Romancıysan bunun entrikasını kurarsın. Öykücüysen ilk kelime önemlidir. Ressamsan durma soyut dışavurumcu ol. Yontucuysan hep eksilt, eksilterek varırsın mükemmele. Düz bir adamsan, yaz’ı yaşa, üstüne çıkmaya çalışmadan. Yazı, sana gelmese de olur, yüktür zaten. Yazı, acıdır ve yüktür. Lord Byron bilgi babında söylemiştir bunu, ben azıcık değiştirdim.

Yaz, laktik asite yol vermek midir bilmiyorum. Gelgelelim, yazmakla aynı köktendir. Asit, kağıda dökülür ve bir oyuk açar. Kelimeler yana çekilir ürpertiyle ve kederle. Bir boşluğun ardına bakarsın, gözlerin dalar. Gözlerin senin midir ki zaten. Seninse bile yitirdin sayılır. Yazdın ve kör oldun. Biraz da başkaları yazsın. Sen görmenin sırasını savdın.

Yaz biter elbet. Bitmelidir de. Başka türlü nasıl bulacak kış seni.

Oyun biter. Cırcırböcekleri, kurbağalar susar. Kedi, gerinir, uykuya dalar. Mürekkep yere dökülmüş, tahta kirlenmiştir.

05.07.2007 - 01:10 Yazan: metin | TAVANARASI | | 24 Yorum

Hasan iki salak Osman dört

Bir sözlükten azalırken bir bakıyorum ki bir sözcükten çoğalmışım.

İki olasılığın ikisi de bir ikilikte; biri evet, hayır biri.

Üç sıçrayıştan sonra bir yorulur ki çekirge, ikiler gider.

Dört müdür gerçekten iki kere iki, bir düşün müdür!

Bir yalanda ikiyüzlü iki gerçek: Biri yalanınki, gerçeğinki biri.

Birer birer girdiler, ikişer ikişer çıktılar -bir hesap hatası var ya, neyse.

İkiz var, üçüz var, dördüz var, beşiz var -biriz niye olmasın!

Birimiz hepimiz içinmiş diyor, birimiz birimiz için diye düzeltiyorum bin kez (bir düzelti, bir yorum).

Üçün biri diyor, ikisi bir diyorum birden.

Birdirbir oynuyor kırk haramiler, yedi cüceler uyurken.

Bire bin katarak konuş, birebir geliyor yalnızlığa.

Sıfıra sıfır, elde var bir sen -ha bir de ben.

Bir tane (-çarşıdan almıştım), bin tane (-eve gelmiştim); bir bilmeceydi sadece (-çürümüş).

Binbir gecenin ardından binikincisi geldi, bir türlü bitmek bilmedi hayat.

Üç yanlış bir doğruyu götürürse üç yalan da bir gerçeği götürür mü (bir bilene sormalı).

Bir gelir pir gelir, pir gelir sır gideriz.

27.06.2007 - 22:16 Yazan: metin | TAVANARASI | | 6 Yorum

Dinleyicinin, saf yaşamı arayan saf biri olarak portresi

Dinleyici istiyorum ben, zekası ve aklıyla arası iyi olan dinleyici.

Renk renk düşünen, desen desen yazan, sözcük sözcük resmeden.

Didikleyen, inanmadan önce şüphe eden, şüphe ettikten sonra inanan, inansa da şüpheyi elden bırakmayan, kurcalayan, soran, cevaplarla arası bozuk olan.

Diklenmesini, birlikte ve ayrı yürümesini, kendini eskitmeden sevmesini bilen.

Konu mankenleri istemiyorum ben; figüranlar, gaza getiriciler, fanatikler, holiganlar istemiyorum.

Uysal koyunlar, sadık köpekler, mütevekkil eşekler de istemiyorum.

Yakarım dünyayı dedi mi gerçekten yakacak aşka kullanıyorum oyumu.

-Aşk ki aksırsan da tıksırsan da başka açıklaması yoktur.

Gemileri yaktıktan sonra pişman olmamaya, doğrunun yalancılığıyla yalanın doğruculuğu arasındaki gelgitte yitip gitmemeye, hayata yorum getirirken onu ıskalamamaya kullanıyorum.

Hiçliğin, zihinsel evrenin piçliği olup olmadığını tartışmak istiyorum.

Kiçliği ise bok çukurunda bile görmeye tahammülüm yok.

Dinleyici istiyorum ben, dinlerken konuşucu ve dinletici.

Kavramlara, kendine, hayata, ölüme saygısı olacak.

Gerçekten zeka ürünü olduğunu hissettiği şeylere saygısı olacak.

Gerçekten zeka ürünü olduğunu hissettiği şeylerin ardında namuslu bir yürek olduğundan kuşkulanmazsa saygısı olacak.

Basit birşey söyleyeceğim şimdi: Kategorilerin, tanımların, tümdengelimlerin, ortak dilin nefretini çekecek üzerine; öyle biri olacak.

Çok yetenekli sekiz kardeşin en küçüğü Wittgenstein’lar istiyorum ben;

deneyci makine mühendisleri, Bertrand Russell’la matematiksel mantık tartışmaları ürettikten sonra ıssız bir fiyordun yamacına inşa ettiği kulübeye çekilenler,

babasından kalan serveti dağıtarak aşırı sade yaşayanlar,

zekice konuşmalardan nefret eden zekiler, akademisyenlikten sonra hademelik yapanlar,

insanın düğümlenmiş zihni‘ni çözecek das erlösende Wort‘u (kurtarıcı sözcük‘ü) arayanlar arıyorum.

***

Okuryazar ve yazarokur, okurdinler ve dinlerokurlar.

Varlıklı olsa da olmasa da var olmayı tercih etmişlerle benim işim.

Kendini ve kendimi aşmakla.

23.06.2007 - 15:45 Yazan: metin | TAVANARASI | | 37 Yorum

Gecikmiş romans (5)

Benim yeniden doğuşumu da, bir daha ölüşümü de gerçel hale getirecek gizilgücüm, sevgilim,

Sizi bir hayal, bir düş, bir karabasan olarak bile seviyorum. Beni bende bulacak, ben yapacak, beni hiçleştirecek, kiçleştirecek, piç edecek, uzağa götürüp atacak olsanız da. Başlangıçsız ve bitişsiz; bir çöl gibi kucaklayıcı ve sıcak, bir buzdağı gibi yarı-batık seviyorum.

Sizi seviyorum. Size sevgilim diyebilmeyi, sizi kendimden bilmeyi öğrendiğim için seviyorum. Sizi, mezarı olsa da olmasa da, en azından ölümü öpeceğiniz için bile seviyorum. Kuş gibi uçup giderken bana el sallayacağınız için seviyorum. Beni küçümsemeyeceğiniz, hor görmeyeceğiniz, beni seveceğiniz için seviyorum. Sizi kendim için de, sizin için de seviyorum.

Derin hüznüm, korkunç umarsızlığım, kaba öfkemsiniz. Korsan bayrağım, kırık pusulam diyeyim. Dahası var: Kabartma haritam, yitik atlasım. Bitmedi: Denizatım, denizaltım, denizleraltındayirmibinfersahım.

Kimselerin gelip geçmediği bir Tatar çölünde beklerken, ötesini ve ötesindekileri bilmediğim bu çölün, esirgediği düşmanlarımın yerini alışı gibi sevdiğim siz, bana gerçeğin içinde onun ötesini, dışında onun içini, soyutluğunda onun gözle görülürlüğünün tanımını veriyorsunuz.

Sizi, bir ağaç kökü gibi seviyorum.

19.06.2007 - 08:23 Yazan: metin | TAVANARASI | | Yorum yapılmamış

Gecikmiş romans (4)

Söylenebilecek ne varsa söylenmedi mi? Söylendi. Yine de umut işte. Yine de bir yerlerde bizi beklemekten azıcık aşınmış da olsa halâ parıldayan birkaç kelime var. Tükendiğinde söz, tüketmiştir de. Yine de var. Adına ne denirse densin, o adın bağlamadığı bir şey bu. Öleceğini biliyor olmayı unutmak, böylelikle diğer hayvanlara benzemek. Bilginin bütün hallerinden sıyrılmak, o ezici ağırlığını atmak üzerinden.

Seninim demek, diyebilmek, ayağına takılan taşları itmekten mi ibaret? Bir konsept mi? Gitgide bayağılaşan soramamazlıklarla küflenmiş sorun, ruhunun hangi uzantısında kangrene yolaçar? Küçük felsefi dokunuş ve kaçışlar avutur mu? Kendini yola vurdun da bir çember gerçeğinden başka heybene ne doldurdun?

Yürü usulca, çaktırmadan kendine. Defol. Aynaları prozodi hatalarıyla dolu şarkılarla bakıştır. Bakışım saplantısıyla sakatlan. Dilin yerin dibine girsin. Gözün dünyayı görmesin. İki kere ikin sıfır bile edemesin.

Aşk mı diyorsun! Bağlamdan kopulur. Gramerin müflis tüccara dönüşü. Belki de bu, epi topu.

Trajik olanın -ki o ne ise- herhangi bir epizodu. Mekan, zaman ve olay örgüsü, metinden silinmiş.

Değmeyen. Yukarıdan bakıldığında, bir uçurum kenarından.

18.06.2007 - 22:18 Yazan: metin | TAVANARASI | | Yorum yapılmamış

Gecikmiş romans (3)

Arka bahçeye çıkmalı. Sokaklar kirletildi, masumiyet lazım bize. Yoğun bir sessizlik, yünlü bir kış yorganı gibi. Kieslowski olalım, renklerden beyazı biz de çekelim. Arka bahçede karşılaşmak, ah, rastlantıyla -suskunluğumuzu açığa vurmak için iyi bir fırsat işte. Zaaflar kıymetli hazinemiz değil miydi -yanlış mı hatırlıyorum?

Bu bir kurander. Kapılarımı kapat içerden. Pencereden görüneni boşver. İdare lambamızı yakayım -bellibelirsiz görülecekler listemiz hazır nasılsa. Sobamızı da. Kelimeler çıtır çıtır etmeye başlar birazdan, seyredelim anlayış şarabımızı açıp. Isınalım hatalardan arınmışlık cayır cayır yanarken sobamızın şiş karnında.

Balkonda öteberi. Çamaşırlar bembeyaz, unutmak için lekeleri. Bir kuş ölüsü buradayım ben diyor. Toz, içerideki hayat belirtisine delil -sanıldığının aksine, yaşanan evlerde çıkılmaz balkonlara. Ertelenmiş bir hayata ağıt yakma yeridir balkon. Temiz hava uyuşturur, sigara dumanı uçurur, toz yoldaşlık yapar insana, rüzgarın sesi siler süpürür benliğin anlaşılmaz kaygısını. Sezai Karakoç’a sorsan nereye, koşa koşa gidiyordur evleri balkonsuz yapan mimarların alnından öpmeye.

Ben mezarımda hışırtılı bir defne isterim, mütemadiyen neşeli bir karga isterim, seni isterim avucunda yetiştirdiğin herhangi bir çiçekçik. Su isterim içemediğim. Bütün yaşanmışlıklardan arıtılmış, duru bir bakış isterim. Yansıyıp yansımayacağını sana gizlice söylerim -öyle ki sen bile duymazsın.

Ben seni istemiştim -kitaplarda yazar. Vivaldi bir flüt konçertosu olarak bestelemişti. Chopin beğenmemiş, bir kez daha bestelemişti. Benim seni isteyişimin hakikisi işte o an çıkmıştı çeperinden. İz yapmıştı boşluğuna.

Binlerce yıldır buralarda olduğumu anlamıştım.

16.06.2007 - 12:46 Yazan: metin | TAVANARASI | | 3 Yorum

Gecikmiş romans (2)

İnsanın ne yapacağını bilmesi ne kadar da zor. Bazen kendisi oluvermesi, ne olup bittiğine şaşarak. Kimi, iki acı arasında kararsız ve [ş]aşkın, kalakalması. Bir sabah uyandığında, Kafka’yı hatırlayıverişi.

İnsanın beş duyusundan zoru oluşunu hiç anlayamamışımdır. Ellerinin kollarının oluşundan; dokunduğunu, gördüğünü, duyduğunu zannedişinden birşey anlayan varsa beri gelsin. Beynin salatası yapılır derler. Kör ölmeden de badem gözlüymüş derler. Bir bakıyorum damarlarımda kan akıyor gibi sanki, bir hareket bir kıpırtı filan. Birtakım tuhaf sesler çıkarıyorum durduk yerde, bunlar biraraya gelip anlamlı sözlere dönüşüyor istemdışı istemdışı -buna “dil” diyorlarmış, öyleymiş, bizi başka bazı canlılardan ayırmıyormuş ama bizi bizden ayırdığı çok oluyormuş.

Başım ağrıyor -en son bir engizisyon mahkemesinin kanlı sepetinde görmüşlerdi onu, bir kelle onca zaman sonra bile ağrıyabilir demek oluyor bu.

Unutulmuş gibi olan unutulmuştur basbayağı. Unutulma peronuna giren tren, kalkacaktır. Gecikmeler, yazgıyı unutturamaz. Ve ben trenlere bayılırım. Gecikmeleri sevmem. Belleğim de zayıftır -unutmaktan mı sözediyorduk demin?

Seni seviyorum. Olup olacağı bu. Beş duyu, dil, kendisi olmak, acı, el kol, engizisyon, unutmak falan bahane.

İnsanın ne yapamayacağını bilmesi ne kadar da kolay. Kendisi olmaktan çıkıvermesi. Raydan çıkmak. Kaza. Son. Hiç başlamamış olmanın öteki trajik adı.

Kelimeler böyledir. Raydan, yoldan, imandan çıkarır. Elma dersem çık. Kendini benden çıkar! Kendin, benden çıkar…

14.06.2007 - 16:39 Yazan: metin | TAVANARASI | | 20 Yorum

Gecikmiş romans (1)

Seni, kımıltısız görünerek herşeye kıs kıs gülen bir taş gibi. Kayrak, granit, çakıl. Bir taş kadar sırtını yaz güneşine vermiş, gözleri gizli. Yanında kekik, gelincik, türlü diken. Adını andığımda içimi ısıtan o tanımsız gücü yanımda bilmek geliyor aklıma seni sevdiğimi ürperince -ki Tanrı derler ona. Dilin ötesine geçip doğumöncesi kıpırtısızlığıyla ölümötesi dinginliğinin buluştuğu sınır çizgisinde buluşuyorum kendimle. Yolunu bulur su –derin bilgi. Kımıldar yaprak, ay yükselir, okul bahçeleri cıvıldar. Kahve pişiririm kendime ikindi vakti, kahveden önce ısınır içim. İnceden fırça vuruşları, gizli pitoresk.

Üstü kalsın diyemiyorum Cemal Süreya gibi, göğe bakma durağındaki ıssızlığını aramalı Turgut Uyar’ın. Aniden bir Edip Cansever çıkıyor karşıma, kelime kuyumcusu, masa bilgesi. Kararlı adımlarla Ece Ayhan’ın öfkesini kuşanıyorum derinden, biliyorum, bileniyorum dizginsiz. Orta birden sınıfta kaldımdı -Cordoba’nın türküsünü çığırırken sesini yitirmek midir.

Kelimeler ardına bakmadan uzaklaşır, bir film setinde durakalırsın, kemanını yitirmiş bir arşe düşün. Şiirini yitirmiş bir şairin düştüğü çukurun derinliğini ölç. Seni sevecek miyim, seviyorum. Bunu kendime kabul ettirmek için susuzluk yeterli, bir ılgım, bir çöl, bir kaktüs, bir bedevi temkini, kum fırtınası. Parçalanışı gizliden öte bir Anna Karenina. İç burkucu bir Jane Austin.

23.05.2007 - 18:41 Yazan: metin | TAVANARASI | | 8 Yorum

Haftalık program

Pazartesi:

Günlerin makasıyla parıldayan elin ağır ağır biçer goncalarımı. Dipten. Yeni baharları kapatırsın yüzüme. Örümceğin ağında kartpostal bir günışığı, kanıksanmış telaşlarıyla karıncalar, arılar, yolun parçası olmanın yorgunu taş.

Günlerin makası vız gelir, batarım eline.

Salı:

Hücrelerim dağılacak nasılsa. Severim onları terkedinceye dek birbirlerini. Seninkiler de dağılır -dağılmaz mı yoksa? Ne gerek yatak döşeğe, ben varım ya, onları severim ya gizliden gizliye, birbirlerini terkedişlerini ağır ağır. Dağılıştaki payımızı severim, köşe bucak.

Her sonsöz, açıktan açığadır sanılır.

Çarşamba:

Sözlerin tentürdiyot –sustum: pamuk. Habire boşaltırız ecza dolabını. Yatak çarşafını, karabasanları, bitmezlikleriyle geceleri de yıkarız bir gün elbet. Dur önce dişlerimi fırçalayayım, arsız hayallerimi, insanlık onurumu. Parlamalı dişlerim, kınında duramayan bir Yemen hançeri gibi. Coğrafya atlasında unutulmuş bir çöl gibi, ılgımlarla bunaltırım seni ve kendimi.

Perşembe:

Tahtamın kıymığında ara kanının marjinal damlasını. Sorumluluğum yok, sen yürüdün üstümde gıcırtılarla, ürpertiyle. Pencerelerimi kapadın sıkı sıkı, görmemek için olup biteni, dışarıdaki ve içerideki hengameyi. Eh çürüyelim birlikte o zaman, iliklerine işlesin rutubetim. Birimiz türbe olsun, öbürümüz ermiş. Birimiz sıfır olsun, ötekimiz bir. Kutsanır elbet kötülüğün simli örtülerle bezeli adı. Bu, adıyla sanıyla dünyadır hepten.

Cuma:

Piyadelerimi taradın, iyi mi! Ya surlarında açtığım gedikler?

Yorulmak kaçmak nedir bilmeyiz biz, annelerim hergün benim için yenilerini doğurur, annelerinin hergün senin için yenilerini doğuruşuyla aynı. Suyumuz bitmiş, yağmur elbet yağacaktır. Peksimetimiz bitmiş, bakarsın bir çaresi bulunur.

Ne bitmiş, vakitsiz öğreniriz elbet.

Cumartesi:

Spatül ve çekiç –en sevdiğim aletler. Sessizlik isterim çalışırken –eşlik eder sessizliğe. Akşama doğru içimde bir Wagner yükselir tantanayla. Sabah temiz başlayan güne, önlüğüm. Genzin dolsaydı tozumla, ıssızlığım ve insanlığımla bütün gün, anlardın sen de işin zorluğunu. Senin gibi sen yapmak için bütün bunlar, ben benim gibi miyim ki atölyende? Bu iş zor, Yonca!

Pazar:

Bugün pazar. Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar. Emir yüksek yerden geliyordu. Bakışlarımla çizikler attığım yüzünden okunuyordu.

Elbet sulh oluruz boş zamanlarımızda bebek, kirli ellerimizi yıkarken öbür elleri hatırlarız.

Sulhumuzun başında bir ak tolga. Güneş anlamaz hiçbir şeyden ve ben bahtiyarım behey şair.

Pazartesi:

Yoktur böyle bir gün. Söylenen her son söz (sonsöz), boşluğun amansız caydırıcılığına yazılmış bir önsöz müdür müdürüm?

08.05.2007 - 12:15 Yazan: metin | TAVANARASI | | 18 Yorum