jazzetta

“renk renk düşünceler kaldı söylenmedik” (hayyam)

Orada mısın anne?

Annesizlik acı biber gibidir, lezzetini acılığından alır; bir annenizin olmadığı bilinci, bir anneniz varken dünyanın nasıl da sizin olduğunun geçmişte kalan tadını ve lezzetini acı acı hatırlatır size.

Annelerin günü yoktur, saati dakikası saniyesi bile yoktur. Anneler durup dinlenmeksizin annelik yapar, annelik düşünür, annelik içinde yaşar. Annelik bir kafestir, gönüllüce içine girilmiş bir kafes. Annelerin bir günü varsa o da diğerlerinin bir hayatına tekabül eder. Anneler bir günde bütün bir hayatı kucaklar; değil bir gün, tek bir anda bile.

Annelerinizi sevin. Anneler sevmek için olduğu kadar sevilmek içindir de.

Anneniz yoksa, annesizliğinizi kucaklayın; anneniz yetişecektir kanatlarını çırpıp kimsesizliğinize.

Anneyseniz bunları zaten biliyorsunuz. Kutlu olsun öyleyse.

11.05.2008 - 15:22 Yazan: metin | TAVANARASI | | 10 Yorum

Curriculum Vitæ (1)

Simone de Beauvoir‘ı severim.

Bizi “Neden daha uzağa gitmeyelim?” sorusuyla kışkırtarak başlar söze, bir kitabında. “Sınır çizmenin anlamı yoktur” der. Çizilen sınırlarıysa aşmalıdır. Cesaret! 

Önceden belirlenmiş, yörüngesi çizilmiş bir şey değilim ben -der. Seven, devinen, isteyen bir varlığım. Seçen bir varlık. 

Varoluşunu gerçekleştirmeye çalışan bir varlık. Varlaşmak için mücadele veren bir varlık. İnsan, ancak kendini aştıkça varolur. Böyle de mi desek, yoksa spekülatif lakırdılar mı bunlar? Öyleyse bile yine cesaret!

Cesaret ve Eylem. Eylem ve Aşkınlık. Aşkınlık ve Varoluş.

***

Cura ut Valeas!

***

Sadece kendime ibraz ettiğim bir c.v.’m var benim…

05.05.2008 - 12:05 Yazan: metin | TAVANARASI | | 11 Yorum

Affediş

(1)

Neyi? Kime göre? Kimi? Neden? Ne için? Ne kadar? Ne kadar süre? Ne zaman? Nerede?

Af ile affediş örtüşür mü, örtüşebilir mi? Affediş bir bumerang mıdır? Büyüklenme midir? Yaygın kabulün aksine, alçalış mıdır?

Affederek kazanır mısın, kimi, neyi kazanırsın? Kaybeder misin yoksa, kimi, neyi kaybedersin? İki sorunun da yanıtı sen mi olursun, o mu? İkiniz birden mi? İkinizle birlikte hayatlarınızın, hayatın geçmişi, bugünü, yarını mı? Affediş bir kâr-zarar tablosu kalemi midir?

Affederek kimleri eşitlersin, neleri denkleştirirsin? Neyin içini boşaltır, neyinkini doldurursun?

Bütün terazileri bozmaya hazır mısın affedişle? Pusulayı şaşmaya, rotadan sapmaya, yolunu yitirmeye? Ormanında kaybolmaya, denizinde batmaya, uçurumunda parçalanmaya? Kendininkilerde bir kez daha, bir kez daha, bin kez daha; karşındakilerde bin kez daha, bir kez daha –ya da tersi?

Affedecek kadar saf mısın? Neyi, neleri, aklının, ruhunun, kendi hikayenin hangi eski püskü, kırık dökük eşyalarını rafa kaldırmayı düşünebildin? Bu ne cafcaflı eylem, bu nice gaf? Arafta olmayı anlayabilirim, ama tarafını iyi seç. Yanılmak sana seni affettirmeyebilir sonra.

Hem sen olmayasın affedilen, affettim sanırken?

Ya da sen kim oluyorsun da affediyorsun, ben kim oluyorum da affediyorum?

Adalet meleği rolüne soyunmak? Adalet? Adaletin pamuk şekeri? Affın pamuğu, unutuşun tentürdiyotu? Adalete ihtiyaç duyanlar, adil olmayanlarla aynı gerdeğe girmeye gönüllü olanlardır. Ben yokum ki adalete ihtiyaç duyayım orada. Affedişin iki yanında da durmayı istemem. Adalet yağsın gökten, ben toprak altındayım nasılsa. Hayaletlerin boşluktan oluşan gövdesini delip geçemez affediş nesnesi olmak. Ölüler ağlamaz, gülmez, esnemez, işemez. Ayakta ve hayatta kalanların sorunu bütün bunlar. Affettim gitti onları!

“Yeryüzüne bir fırlatılmayagörelim” (Goethe), günah işlediğimizin resmidir bu. Bitmez tükenmez bir günahtır bu; yaşamaktır. Dik durmak, yalnız kalmanın savaşını vermek, sessizliği özlemek, dinlemeyi öğrenmek ve öğretmek, susmayı öğrenmek ve öğretmek, kelimeleri taşıyamayacakları yüklerden uzak tutmak, hiç değilse onlara yaşamanın kirini pasını bulaştırmamaya çalışmak… yaşama günahının ağır, kanlı, zorlu bedelleri değil midir? Affediş ve unutuşun iyi insanların intikamı olduğunu söyleyen Schiller’e kanma; intikam hoş değil. İntikam da kan getirir, kendi kanını belki de. Hem affediş ve unutuş ikiz kardeşlerdir; sarsak, unutkan, sersem, ürkünç kardeşler. Romanlarda, öykülerde filan bıktırasıya tasvir edilen gizemli bir şatoda otururlar, kasabaya hiç inmezler, merak böceği ve aşk tırtılıyla beslenirler.

Affeden mi cesurdur, unutmayan mı? Bellek bir işkence aletiyse ne yapalım? Korkup pısalım mı?

Affedilişimizin karar vericisini affetmeyiz. Affedileceği affetmek bağışlanacak şey değildir.

Affedildiğini bilen mi, bilmeyen mi, yoksa affedilmediğini bilen mi, bilmeyen mi? Dördü biraraya gelir ve bu kirli, vahşi, insansı oyun daha başlamadan kanla, kavgayla, afra tafrayla, hapisle ve afla biter.

Yerini bulan affedişler, unutma, Kaf dağının ardında.

Unut gitsin bu sersem sepelek kelimeleri de. Affet bu işe yaramaz, parlak retoriği.

*** 

(2)

Kimliklerimizin mahpus damında algı kırıntılarını bizimle paylaşan bir yoldaş faredir, unutma ve affedişin dışında kalış. Ruhlarını sahne boşken ve o sahneyi bir hücreye dönüştürerek soyunup dökünenler, kendilerini amnezinin huzurundan yoksun bırakmayanlar, farelerini de yanlarına alır, “ben bir yalnız kovboyum” şarkısını mırıldanarak, kendini şehir sanan kasaba irisini terkederler. Biz de fondaki siktirici müzikle koltuklarımızdan doğruluruz.

Sokaklar masumiyet yitimi ve inziva bir masumiyet eşiğiyse hiç durma, kendini şehre unuttur. Bırak affediş cinayetini o işlesin bütün o kımıl kımıllığıyla, labirent canlılarıyla.

***

(3)

“Şu görünümü bir kez daha belleğinize kazıyınız: Tamina bir kareden ötekine, önce bir ayağıyla, sonra öteki ayağıyla, daha sonra ayaklarını birleştirerek atlamak ve çizgiye değip değmediğini bilmenin önemli olduğunu anımsamak zorundadır. Böylece her gün atlaması gerekiyor ve atlarken, omuzlarında, tıpkı bir haç gibi her gün biraz daha ağırlaşan zamanın ağırlığını taşıyor.” (Milan Kundera, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı, s. 230, çev: Aydın Emeç, Can Yayınları, ikinci basım, 1978)

Zaman, suç ortağımız olmak zorunda mı? Ona bu mükafatı ve/veya cezayı kim ne hakla verme cüretinde bulunabiliyor? Zaman, binbir surat mı? Küfede taşınan sarhoş mu? Bir korku klasiği kahramanı mı? Sadece bir astrofizik problemi mi? Yoksa parıltılı, janjanlı kelimelerimizin arasına çaktırmadan karışıvermiş, davetsiz bir balo konuğu mu?

Çizgiye değelim değmeyelim çizgi var, bir çizgi var. Ve ne yazık ki bir “biz” var. Zamanla birlikte üzerlerimize çöken. Unutmak, affetmek, bu “biz”in benlerimizi görünmez, ipeksi dokunuşlu bir bıçakla öldürmesi demektir. Zaman, ruhlarımızın karanlık, kuytu köşesinde erketeye yatmıştır. Bu cinayet naif ressamların işidir, üçüncü sayfalara hiçbir zaman geçmeyecektir.

*** 

(4) 

Yaratıcı ey, beni zaman kurgumla başbaşa bıraktın, biliyorum. Dileğim şu: beni benlik kafesinden al, zaman yoksa unutmak/unutmamak da yoktur. Affedişin su verilmiş çeliği de yoktur. Algı kapılarımdan geçen bin atlı, kargılarının ucunda, yaptıklarının şehvetli inanışından mürekkep bir zehir taşıyorlardı.

Yaratıcı ey, kelimelerim kendime armağanımdı, aralarından unutuş ve affediş yılanları çıktı, tısladılar ve sessizce soktular çatal harfleriyle.

***

(5)

İçindeki sen (Baudelaire):

Je suis la plaie et le couteau!
Je suis le soufflet et la joue!
Je suis les membres et la roue,
Et la victime et le bourreau!

Je suis de mon coeur le vampire,
- Un de ces grands abandonnés
Au rire éternel condamnés,
Et qui ne peuvent plus sourire!

İçindeki öteki sen (Hayyam):

Ezdi ke gozeşt her çe gûyî hoş nist;
Hoşbaş v’ez dî megû ke emruz hoşest.

Nietzsche:

Bana ne oldu böyle, dinle! Zaman uçup gitmiş olmasın? Düşmüyor muyum ben? Düşmedim mi ben –dinle! –sonrasızlık kuyusuna?

Nietzsche (öfkesini dinginlik sosuna bulayarak gizler):

Kızgın öğle, çimenler üstünde uyuyor. Şakıma ha! Sus! Dünya yetkin, bak.

Şakıma ha, ey çayır kuşu, ey benim gönlüm! 

Dışses:

- Nietsche’nin yüzüğü Hayyam’ın kadehine düşmüş… 

(Konu dağıldıkça dağılır.)

*** 

(6)

Bölüm 1, 2, 3 ve 4’ün tekrarı.

Tuhaf bir sessizlik. Ardından gereksiz bir uğultu. 19. yüzyıl Rus klasiklerine dönüş.

The Son. 

30.04.2008 - 16:25 Yazan: metin | TAVANARASI | | 19 Yorum

Kayıp aranıyor

Buralarda göğünü yitirmiş bir deniz gördünüz mü bayım? Halâ ısınabiliyorum bir metal kupa çayla -ki külümün ateşiyle demlenir. Dönsün varsın dünyanın gözü, camgözü.

Bir meteliksiz için tedavülden kalkmış mangır neyse benim için de osunuz bayım. Belki de Güneş Kral Louis’nin sayın kıçından çıkmış sayın osuruksunuz. Lirizmimi mahvettiniz, hoşnut musunuz? Acele etmiştiniz kurbanı olmakta, kurbanı olduğum kurbanlarınızın -o kuru kalabalığın. Yanardöner kuru kalabalığın. Kalabalıkları ıslatmak gerekir bayım aniden geliveren gerçeğin kırbacıyla.

İçinden fırladığım romanların devamını arıyorum bayım orda burda. Ölmüş yazarlarından soramıyorum. Ah bir türlü tutamamak bu dili ne fena. Yine de şunu biliniz ki bayım, konuşmuyorum kimseciklerle, aramıyorum kendimi açıktan açığa. Sadece buyum buralarda. Sadece buyum. Projektörleriniz bozuk, nöbetçileriniz ölü -ölü nöbetçileriniz. Kötülük bile değil benim için kötülüğünüz. Yaralanabiliyorum sizsiz halâ. İrili ufaklı muktedirler -ki nasıl da masumdurlar, nasıl da çokbilmiş ve oturaklı- emanetin vestiyerine bırakıp gitmişler aklı -derin yasa işte, ne olsun! Bense yaramın sızısından alıyorum gücümü. Eratosten kalburu kullanıyor, at çatlatıyorum durmadan. Bir Munch’tan girip öteki Schumann’dan çıkıyorum. Kalem kırdırıyorum kalemime.

Balçığınızdan arınmak ömrümün kaydında, gülüp geçmek çağlarüstü mutluluk çubuğunuza -evet, gerekir. Halâ görüyorum: dünyanız dilsiz. Berceste mısra nedir bilmez misiniz!

Siz bayım necisiniz? Önemli işler peşindesiniz -pöf, boşverin böyle şeyleri, acep buralarda göğünü yitirmiş bir deniz gördünüz mü bayım?

26.07.2007 - 15:07 Yazan: metin | TAVANARASI | | 15 Yorum

Yazılmamış önsözler (1)

Memleketten yeni gelmedim abiler.

Şu elimde görmüş olduğunuz müstesna kitabın hediyesi… diyeceğimi sanıyorsanız da yanılıyorsunuz.

Martılara simit de atmayacağım, ben olmasam ne halt edecekler?

Velhasıl, bakmayın, ben de yolcuyum.

Bu kitabın ve bu vapurun yolcusuyum.

Siz görmeseniz de yanıma yedek anahtar, isviçre çakısı, zincir, çekme halatı, aspirin, tentürdiyot, sargı bezi, hayatta kalma kılavuzu, bir de çağımın, toplumumun ve sevgilimin tırnak izlerini almayı unutmadım.

Gerçi bunlar ne işe yarayacak onu da bilmiyorum ya olsun, tedbir tedbirdir.

Neyse, lafı sündürmeyeyim saygıdeğer abilerim ablalarım, ben şuarayı severim. Ense kulak yerinde olanları da, çirozları da. Ama öyleleri vardır ki şair olduklarını bile bilmezler; şiir bir biçimde sızmıştır içlerine, esir kılmıştır onları. Şampanya gibi afili değil, su gibi sade bir esarettir bu. Onlar zaten şiir de yazmazlar, yazarlar yalnızca ve yazdıkları ne olursa olsun sonuçta şiirdir. İşte bunları daha bir severim. Aranızda şiir okumayı seven biri varsa beni anlayacaktır; şiir sevmeye başladın mı bir kez, iflah olmazsın, gece kedi gibi görürsün herbir şeyi artık, gündüz de it gibi koku alırsın.

Böyle aylak aylak sürterken şehrimde, -hangi şehirde dolaştığımın ne önemi var- ayaklarım beni kendiliğinden bir sokağa sürükledi. Şehrin neredeyse tam göbeğinde olmakla birlikte yine de şehirden uzak bir sokaktı bu.

Sokakta dikkati çekecek hiçbir aykırılık yoktu yok olmasına da, bu benim adımlarımın yönünü değiştiremedi bin kunduz aşkına, içimdeki ses oradan tornistan edip bir an önce ikilemem gerektiğini üflüyordu kulağıma!

O sokakta Bay Palomar oturuyordu, adını sık sık değiştiren Bay Palomar. Öylesine sahiciydi ki, İtalya’dan, bir romanın sayfaları arasından çıkıp gelivermişti. Kendine bulduğu yeni isim, epey lastikli ve eğlenceliydi:
Ellerimizinarasındasözcüklerinulaşamadığıensonanlamlaraerişebilmekamacıylaeskibirboşlastikdöndürenhepimizdenbiri.

Bu adı, kadim dostu, yazar Italo Calvino esinlemişti ona. (Bu iki ahbap çavuş da şair olduğunu bilmeyen -ya da bilmezlikten gelen- takımındandı.)

Koca sokakta Palomar’ın evini nasıl ayırdettim, sonra ne yaptım, bunları geçelim. Tek söyleyeceğim, allak bullak bir ruh haliyle eve dönüp odama kapandığımdır. Beni bağışlasın, şairin -Bay E…i’nin yani- evine daldım o geceyarısı, hırsız gibi. Hiç kusura bakmayın; bir şairin evi, odası, masası nasıl betimlenir beklemeyin benden bunu. Her ev gibi bir evdi işte, gamın kasavetin ufak tefek sevinçlerle karıldığı; velakin keder, melal, hüzün ve yeisin alelade evlerdekinden epeyce farklı ince yükler taşıdığını ve bütün bunların koskocaman, mütevazı, süssüz püssüz, gösterişten hoşlanmayan ve nedeni kendinde bir yaşam sevincinin şemsiyesi altında toplandığını hissedeceğiniz bir ev, bir oda, bir masa. Ufak bir kız çocuğunun da orada yaşadığını belli eden izler, üzerinde zamanın tozuyla kapıdan pencereden giren tozun ayırdedilemezcesine birbirine karışmasıyla sıradışına çıkmış eşyalar, iki üç kedi -her şiirhanede en az bir tanesi arzıendam etmez mi-, ucu sipsivri açılması ihmal edilmemiş ve biraz da bu yüzden korkuyla karışık saygı uyandıran kurşunkalemler filan işte…

İçeride ne kadar kaldım hatırlamıyorum şimdi. Ama ergeç çıkmak zorundaydım. Dışarıdan dayalı merdivenden inerken yanıma iki kitap müsveddesiyle bir defterden özenle koparılmış bir kağıda tumturaksız ama titiz bir elyazısıyla yazılmış iki şiiri almakla yetindim. Geride bir şair, bir ev ve çalışkan bir geçmişle belirsiz bir gelecek kaldığını söylesem kelamımı kalıbımla biraraya getirebilir misiniz orası beni ilgilendirmez.

O iki şiirden biri pek kısaydı, şuydu:

kim
ki
mim

Valla doğrusunu isterseniz ben şiirleri yalnızca okur, sindiririm. Öyle zart diye kafadan yorumlamam. Bilmediğim birşeyler çıkarsa karşıma, sözlüğe mözlüğe bakarım o ayrı. Henri-Frédéric Blanc’ın “Üç Atış Yirmi Beş” adlı romanındaki meslek okulu öğrencisi o güzelim serseri arkadaşlara bakarsan, şiir “hiçbir şey anlatmayan bir zımbırtı”. Eh, zımbırtı değil ama, elhak, birşey “anlatmaz” bence de. Sonuç olarak, ben bu çük kadar şiirden alacağımı aldım.

Bunu kitabına niye koymamış, koyacakmış da sonradan mı vazgeçmiş bilmem. Yalnız öbür şiirin kenarına -önceden mi sonradan mı yazıldığı belli olmayan- bir not düşmüş: “Destursuz bağa mı girdim! Yayımlamazlarsa keyifleri bilir! Ben yazayım da…”

Mevzuyu lakırdıya boğmadan sadede geleyim abim ablam. Zaten vapur da iskeleye yanaştı yanaşacak.

Geleyim de nasıl? Şiir sevmek gibisinden bir tuhaflıkla iyice yamulmuş bir aylaktan, bohemlik rütbesine henüz erişememiş serseri kılıklı bir heriften iki çift akıllı uslu laf etmesini, sözün ucunu bir yere bağlamasını filan nice beklersüz? Şair olsaydım derdim ben de cehennemde bir mevsim, sözün simyasıyla uğraşan Rimbaud gibi: “Aklımın dağınıklığını kutsal bularak bitirdim.” Octavia Paz’ın, Heidegger’den çıkarak işaret ettiği şeyi, bağlamından koparma pahasına, burada siz saygıdeğer abilerime ablalarıma “sat”mama izin verin: …Bir hatalar ve yanlış yollara gidişin tarihi…: Kendimizden uzaklaştırdığımız dünyanın içinde yolumuzu kaybetmek. Herşeye yeniden başlamalıyız.

Doğu’nun dünyasındaysa şu varmış: “Sen gençlik ve bekaretsin. Sen ki yaşlı bir adam gibi yaslanırsın değneğine…”

Hadi bakalım geçmiş olsun, eskilerin deyişiyle karaya vasıl olduk! Kafa ütülediysem affola.

25.07.2007 - 09:38 Yazan: metin | TAVANARASI | | 6 Yorum

Rüya yorumu

Gördüğüm iki rüyadan bana tek kalan, sıkıntı duygusu. Birini dışarıdan gelen bir çığlık bozdu, diğerini kaygılı bir uyanış. Bacakların ve kolların Giacometti yontularındaki gibi uzamış, gerekli ve yoğun bir telaşlılık, alaycı ve küçümseyici bakışlara eşlik eden yırtıcı bir ses. Birbirinin devamı iki rüya. Karabasansı ama karabasan değil. Sahiciliğinden geliyor karabasansılığı. Bir enstantane tadı taşıyor. Olup bitenin başını ve sonunu izlememe fırsat ve imkan tanımayan, dramatikanın gövdesiyle sınırlı bir algı alanında bellibelirsizliğiyle rahatsızlık veren bir seyir yaşantısı bu.

Aşk içinde yüzmüşsün, alâ. Anlatma -anlatmak insanı bozar. Ben de şimdi bir çorba içiyorum. Yakıyor genzimi acılı sosu. Gereksiz, aşırı sıcaklığı. Ama içiyorum. Neden içiyorum bilmiyorum. Aç mıyım, açıkta mıyım bilmiyorum. Çorba neden içilir bilmiyorum. Bu cümleleri ilk cümlenin sonuna niye getirdim, nasıl getirdim bilmiyorum.

Çorbayı fincana koyup karıştırırken kaşığın yarattığı girdap ne tuhaf.

Ve işte sen, o iki rüyadan çıkıp gelen sen! O iki rüyaya zorla giren sen! O iki rüyayı başıyla sonuyla seyretmeme bile izin vermeyen o iki rüyadaki sen! Şimdi sen bir başkasıyla beden alışverişinde bulunurken bu zorbalığa göz yummam gerektiğini; bu beden alışverişinin bütün o acelesiz, doğal, akşam yemekli, gece yatmalı, ev’li barklı, dekorasyonlu, konforlu ve konformist tinselliğin sosuyla taçlandırıldığını görmezden gelmemin benim için hayırlısı olacağını; bütün anlattıklarının doğruya bürünmüş bir yalan, yalancıktan bir doğru sayılabileceğini mi anlamalıyım? Yine de anlat mı demeliyim? Bir ‘mi’nin nerelerde gezinebileceğini bilmediğimi mi söylemeye çalışıyorsun? Kelimeler ne kadar da suya yazılabilir, uçucu kaçıcı. İsimler hamallık, sıfatlar zulüm, zamirler korkaklık, bağlaçlar pranga, fiiller Sysiphos söyleninden çıkıp gelme. Sığırlarının ayak tırnaklarına kızgın demirle önceden adını yazmak gerekir. Ve yazmak, dağlamaktır. İsim koymak, yüklenmek. Daha iyi yenilmek için. Beckettvari.

Minima Moralia okuması: “Düşünce, koşulsuz olan adına kendi koşulluluğunu ne kadar yadsırsa, dünyaya da o kadar bilinçsizce ve dolayısıyla o kadar yıkıcı biçimde teslim eder kendini. Sonunda kendi imkansızlığını bile mümkün olan adına kavramak zorundadır.”

Yağmurun bastıracağını önceden hisseden insanlardan olmak isterdim. Az biraz öyle sayılırım belki. Yürümek, sormaktır derim. Yağmurda yürümek, sorduğun sorularla üstünü başını ıslatmak, sırılsıklam olmak demektir. Hakikatin izi nerede? Dünya sana duyumsamayı mı armağan etti onu ve kendini algılamak için? İstediğin, bilmek istediğin midir? Bildiğin, istediğin midir? Neyi istersen onu mu bilirsin? Neyi bilirsen onu mu istersin? İbni Sina’nın sorusu, sufinin yanıtı mıdır: “Görecek kimse olmasaydı görülecek ne olurdu? / Gören bir göz olduktan sonra görülemeyecek olan nedir?”

Ama kaplan, gecenin ortasında dolaşan William Blake’in kaplanı! “Hangi ölümsüz el ya da göz, hangi, / Kurabildi o korkunç simetrini?”

”Ve hangi omuz ve hangi beceri / Kalbinin kaslarını bükebildi? /
Ve kalbin çarpmaya başladığında, / Hangi dehşetli el? ayaklar ya da”

”Neydi çekiç? ya zincir neydi? / Beynin nasıl bir fırın içindeydi? /
Neydi örs? ve hangi dehşetli kabza / Ölümcül korkularını alabilir avcuna?”

Ben bir avım, kaplan! Yazımla avla[dın] beni. Yazım, yazgımdır. Varoluşum, avlağın.

Ve ben yürüyorum ormanında korkusuz. Seni tanımak çok güzeldi, eh, ama yürümek lazım şimdi, yol uzun –böyle düşünerek. Karşıma çıkan seni görmeden. Avcıyı görebilseydim bu hikaye başlamazdı. Av olduğunu bilen, av değildir artık.

18.07.2007 - 17:31 Yazan: metin | TAVANARASI | | 4 Yorum

[A]yaz

Yaz, cırcırböceklerinin ötüşü demektir. Tatil fikri düşer akla -kendinden uzaklaşmak için olabilecek en kötü seçenek. Balkona çıkar, bir bira açarsın –sonra uzun uzun ve at gibi işemek için. İstersen bunu değil daha iyisini yaparsın: aklınla kalbini seferber edip göğe bakarsın, kimi geceler yıldızını yitirmiş yaz göğüne. Düşünceler üşüşür, sopayla kovalarsın. Saf, berrak bir varoluş anı yakalayabilir miyim diye. Yaz, biraz da budur.

Yazın kışı özlemek için yaşarsın epey. Kış gelir, sen onu özlediğini anlayamadan geçip gider. Bu döngüde kaybolursun, duru mantığınla kuru aklın kalır. Mevsimler, sadece Vivaldi’de iyidir. Mevsim yoktur, durgun akan ömür vardır. Belki de hiçbir şey yoktur –sen bile.

Bira mira açmazsın, Tanrı’yı düşünürsün. Tanrı vardır ve görünmez ve silinmez bir mürekkeple yazdığı o bir tek kelimenin olduğu kağıdı, hakikatin önüne paravana olarak yerleştirdiği dünyanın balmumuyla mühürleyip bedeninin sandıkodasına yerleştirivermiştir. Beden ki kanar, beden ki yorulur, beden ki görünür göze. Beden ki aldatıcıdır ve yalandır. Yaz kış dolanıp durur işe yaramaz bir gölgeyle. Yaz, gölgeyi uzatmak içindir biraz da, şu güneş olmak için güneş olmuş güneşle.

Şairsen yazın üşür, kışın terlersin. Romancıysan bunun entrikasını kurarsın. Öykücüysen ilk kelime önemlidir. Ressamsan durma soyut dışavurumcu ol. Yontucuysan hep eksilt, eksilterek varırsın mükemmele. Düz bir adamsan, yaz’ı yaşa, üstüne çıkmaya çalışmadan. Yazı, sana gelmese de olur, yüktür zaten. Yazı, acıdır ve yüktür. Lord Byron bilgi babında söylemiştir bunu, ben azıcık değiştirdim.

Yaz, laktik asite yol vermek midir bilmiyorum. Gelgelelim, yazmakla aynı köktendir. Asit, kağıda dökülür ve bir oyuk açar. Kelimeler yana çekilir ürpertiyle ve kederle. Bir boşluğun ardına bakarsın, gözlerin dalar. Gözlerin senin midir ki zaten. Seninse bile yitirdin sayılır. Yazdın ve kör oldun. Biraz da başkaları yazsın. Sen görmenin sırasını savdın.

Yaz biter elbet. Bitmelidir de. Başka türlü nasıl bulacak kış seni.

Oyun biter. Cırcırböcekleri, kurbağalar susar. Kedi, gerinir, uykuya dalar. Mürekkep yere dökülmüş, tahta kirlenmiştir.

05.07.2007 - 01:10 Yazan: metin | TAVANARASI | | 24 Yorum

Hasan iki salak Osman dört

Bir sözlükten azalırken bir bakıyorum ki bir sözcükten çoğalmışım.

İki olasılığın ikisi de bir ikilikte; biri evet, hayır biri.

Üç sıçrayıştan sonra bir yorulur ki çekirge, ikiler gider.

Dört müdür gerçekten iki kere iki, bir düşün müdür!

Bir yalanda ikiyüzlü iki gerçek: Biri yalanınki, gerçeğinki biri.

Birer birer girdiler, ikişer ikişer çıktılar -bir hesap hatası var ya, neyse.

İkiz var, üçüz var, dördüz var, beşiz var -biriz niye olmasın!

Birimiz hepimiz içinmiş diyor, birimiz birimiz için diye düzeltiyorum bin kez (bir düzelti, bir yorum).

Üçün biri diyor, ikisi bir diyorum birden.

Birdirbir oynuyor kırk haramiler, yedi cüceler uyurken.

Bire bin katarak konuş, birebir geliyor yalnızlığa.

Sıfıra sıfır, elde var bir sen -ha bir de ben.

Bir tane (-çarşıdan almıştım), bin tane (-eve gelmiştim); bir bilmeceydi sadece (-çürümüş).

Binbir gecenin ardından binikincisi geldi, bir türlü bitmek bilmedi hayat.

Üç yanlış bir doğruyu götürürse üç yalan da bir gerçeği götürür mü (bir bilene sormalı).

Bir gelir pir gelir, pir gelir sır gideriz.

27.06.2007 - 22:16 Yazan: metin | TAVANARASI | | 6 Yorum

Dinleyicinin, saf yaşamı arayan saf biri olarak portresi

Dinleyici istiyorum ben, zekası ve aklıyla arası iyi olan dinleyici.

Renk renk düşünen, desen desen yazan, sözcük sözcük resmeden.

Didikleyen, inanmadan önce şüphe eden, şüphe ettikten sonra inanan, inansa da şüpheyi elden bırakmayan, kurcalayan, soran, cevaplarla arası bozuk olan.

Diklenmesini, birlikte ve ayrı yürümesini, kendini eskitmeden sevmesini bilen.

Konu mankenleri istemiyorum ben; figüranlar, gaza getiriciler, fanatikler, holiganlar istemiyorum.

Uysal koyunlar, sadık köpekler, mütevekkil eşekler de istemiyorum.

Yakarım dünyayı dedi mi gerçekten yakacak aşka kullanıyorum oyumu.

-Aşk ki aksırsan da tıksırsan da başka açıklaması yoktur.

Gemileri yaktıktan sonra pişman olmamaya, doğrunun yalancılığıyla yalanın doğruculuğu arasındaki gelgitte yitip gitmemeye, hayata yorum getirirken onu ıskalamamaya kullanıyorum.

Hiçliğin, zihinsel evrenin piçliği olup olmadığını tartışmak istiyorum.

Kiçliği ise bok çukurunda bile görmeye tahammülüm yok.

Dinleyici istiyorum ben, dinlerken konuşucu ve dinletici.

Kavramlara, kendine, hayata, ölüme saygısı olacak.

Gerçekten zeka ürünü olduğunu hissettiği şeylere saygısı olacak.

Gerçekten zeka ürünü olduğunu hissettiği şeylerin ardında namuslu bir yürek olduğundan kuşkulanmazsa saygısı olacak.

Basit birşey söyleyeceğim şimdi: Kategorilerin, tanımların, tümdengelimlerin, ortak dilin nefretini çekecek üzerine; öyle biri olacak.

Çok yetenekli sekiz kardeşin en küçüğü Wittgenstein’lar istiyorum ben;

deneyci makine mühendisleri, Bertrand Russell’la matematiksel mantık tartışmaları ürettikten sonra ıssız bir fiyordun yamacına inşa ettiği kulübeye çekilenler,

babasından kalan serveti dağıtarak aşırı sade yaşayanlar,

zekice konuşmalardan nefret eden zekiler, akademisyenlikten sonra hademelik yapanlar,

insanın düğümlenmiş zihni‘ni çözecek das erlösende Wort‘u (kurtarıcı sözcük‘ü) arayanlar arıyorum.

***

Okuryazar ve yazarokur, okurdinler ve dinlerokurlar.

Varlıklı olsa da olmasa da var olmayı tercih etmişlerle benim işim.

Kendini ve kendimi aşmakla.

23.06.2007 - 15:45 Yazan: metin | TAVANARASI | | 37 Yorum

Gecikmiş romans (5)

Benim yeniden doğuşumu da, bir daha ölüşümü de gerçel hale getirecek gizilgücüm, sevgilim,

Sizi bir hayal, bir düş, bir karabasan olarak bile seviyorum. Beni bende bulacak, ben yapacak, beni hiçleştirecek, kiçleştirecek, piç edecek, uzağa götürüp atacak olsanız da. Başlangıçsız ve bitişsiz; bir çöl gibi kucaklayıcı ve sıcak, bir buzdağı gibi yarı-batık seviyorum.

Sizi seviyorum. Size sevgilim diyebilmeyi, sizi kendimden bilmeyi öğrendiğim için seviyorum. Sizi, mezarı olsa da olmasa da, en azından ölümü öpeceğiniz için bile seviyorum. Kuş gibi uçup giderken bana el sallayacağınız için seviyorum. Beni küçümsemeyeceğiniz, hor görmeyeceğiniz, beni seveceğiniz için seviyorum. Sizi kendim için de, sizin için de seviyorum.

Derin hüznüm, korkunç umarsızlığım, kaba öfkemsiniz. Korsan bayrağım, kırık pusulam diyeyim. Dahası var: Kabartma haritam, yitik atlasım. Bitmedi: Denizatım, denizaltım, denizleraltındayirmibinfersahım.

Kimselerin gelip geçmediği bir Tatar çölünde beklerken, ötesini ve ötesindekileri bilmediğim bu çölün, esirgediği düşmanlarımın yerini alışı gibi sevdiğim siz, bana gerçeğin içinde onun ötesini, dışında onun içini, soyutluğunda onun gözle görülürlüğünün tanımını veriyorsunuz.

Sizi, bir ağaç kökü gibi seviyorum.

19.06.2007 - 08:23 Yazan: metin | TAVANARASI | | Yorum yapılmamış