jazzetta

“renk renk düşünceler kaldı söylenmedik” (hayyam)

Bir Japon masalı: Taş ustası

Evvel zaman içinde, Mogo adında bir fakir Japon vardı. Mogo kendi halinde bir taşçı idi. Zavallıcık hayatını kazanmak için güneşin doğuşundan batışına kadar, yağmur demez, fırtına demez, güneş demez boyuna taş kırardı.
Doğrusu işi çok güçtü ama yine de Mogo’nun pek o kadar hayatından şikâyetçi olmaması lâzımdı. Çünkü babası, büyükbabası hep taşçıydılar. Daha iyi bir hayat görmeyen Mogo da taşçılığı seve seve yapmalıydı. Mogo, genç ve iri yapılıydı, hastalık nedir bilmezdi, sabahtan akşama kadar çalışması, karnını doyuracak kadar pirinç almasına yetiyordu.
Bu yüzden birçok arkadaşı onu kıskanıyorlardı bile. Çünkü Mogo çalışma zamanında çalışıyor, dinlenme zamanı gelince de babasından kalma evine çekilip, dünyanın bütün kötülüklerine arkasını dönerek rahatına bakıyordu.
Bütün bunlara rağmen Mogo hayatından memnun değildi. Zenginlik ve büyüklük sevdası içini kemiriyor, zaman zaman bir asilzade olarak doğmadığına üzülüyordu. Bütün boş zamanlarında kendi kendine halinden şikâyet eder, kendisini daha iyi bir seviyeye ulaştırması için Tanrı’ya yalvarırdı. Bu hal bir gün değil, beş gün değil, aylarca, yıllarca devam etti. Tanrı, Mogo’nun hangi seviyeye gelirse gelsin, daima daha ötesini isteyecek bir yaratılışta olduğunu biliyordu. Bununla beraber ona ders vermek için bütün isteklerini yerine getirmeye karar verdi.
Yine sıcak bir gündü. Mogo yolun kenarında, kan ter içinde taş kırıyordu. Bir ara yoruldu ve kazmasının sapına dayanarak dinlenmeye başladı. O sırada yolun öbür ucundan bir toz bulutu yükseldi. Aynı zamanda kulağına sürekli gürültüler gelmeye başladı.
Toz bulutu yaklaştığı zaman, Mogo, tozların arasında son derece süslü üniformalar giyinmiş süvariler görmeye başladı. Birçok süvarinin arasında ise her tarafı altın, gümüş ve kıymetli taşlarla işlemeli bir tahtırevan geliyordu. Tahtırevanda bir prens vardı. Mogo artık dayanamadı:
- Ey Tanrım, neden ben de bir prens değilim, diye söylendi.
Bunun üzerine Tanrı:
- Peki, dedi, madem ki prens olmak istiyorsun, o halde ol!
Mogo daha ne olduğunu anlamadan kendisini prens haline gelmiş buldu. Sayısız uşakları, askerleri, atları, arabaları, sarayı ve pırıl pırıl işlemeli bir sürü elbisesi vardı. Ama onun asıl hoşuna giden şey, ahalinin kendisine gösterdiği hürmetti. Sokağa çıktığı zaman herkes karşısında iki büklüm eğiliyor, hele eski arkadaşları onu görünce yerlere kapanıyorlardı. Bunlardan çok hoşlandığı için Mogo her gün sokağa çıkıyordu.
Bu hal uzun müddet Mogo’yu eğlendirdi. Fakat aradan zaman geçince yine düşünmeye başladı. Dünyada kendisinden üstün durumda bulunan birçok prens, birçok kral ve en nihayet de kendi imparatorları Mikado vardı. Düşündü ki, Mikado bile olsa kendisinden üstün başka bir şey daima mevcut olacaktır. Bunun üzerine güneşin, her şeyden üstün olduğu aklına geldi. Şüphesiz ki o, bütün kralların, Mikado’nun, her şeyin üstündeydi. Dünyayı ısıtan, hayat veren tek varlık güneşti. O halde en iyisi güneş olmaktı. Mogo böyle düşününce:
- Ey Tanrım, dedi, beni prens yapacağına güneş yapsan olmaz mıydı?
- Güneş mi olmak istiyorsun, dedi Tanrı, öyleyse ol!
Ve Mogo bir anda güneş oldu.
Doğrusu gökyüzündeki saltanatının keyfine diyecek yoktu. Dünyaya istediği gibi sıcaklık dağıtıyor, ekinleri, meyvaları olgunlaştırıyor, insanları ısıtıyordu. Mogo aylarca güneş olmanın keyfini sürdü, sonra günlerden bir gün, uzaklarda bir siyah nokta gördü. Bu nokta gitgide büyüdü büyüdü ve simsiyah bir leke gibi kendi ışıklarını önlemeye başladı. Bu, buluttu. Mogo ne yaptıysa onu yenemedi. Nihayet bulutlar güneşin her tarafını kapladı ve şiddetli bir fırtına başladı. Bunun üzerine Mogo:
- Ey Tanrım, diye bağırdı, bulut güneşten daha kuvvetli, ben bulut olmak istiyorum.
Tanrı kısaca:
- Ol! dedi.
Ve Mogo bulut oldu.
Güneşten daha kuvvetli olmak demek artık kâinatta her şeyin üstünde olmak demekti. Bunu düşünmek zavallı Mogo’yu büsbütün deli etti. Sevincinden ne yapacağını bilemiyordu. Mogo, güneşi istediği zaman ve istediği yerde kapatabildiği için bunun tadını bol bol çıkarmak istedi. Tarihin hiçbir devrinde Japonya o kadar fırtına, o kadar tayfun ve kasırga görmemişti. Kara ve denizdeki felâketlerin haddi hesabı yoktu. Ama Mogo bütün bunları güneşe karşı kazanılmış bir zafer sayıyor ve gittikçe zulmünü arttırıyordu.
Bu sırada bir gün, Mogo gökyüzünde dolaşıp dururken okyanusun kıyısında âbide gibi dikilmiş muazzam bir kayalık gördü. Granit bir sütun olan kayalığın binlerce seneden beri mevcut olduğu ve tabiatın her türlü olayına göğüs gerip hiçbirinden müteessir olmadığı aşikârdı. Zamanın ve tabiatın bütün tesirlerine karşı koyan bu muazzam kayalık, nihayet Mogo’nun gözüne çarpmıştı. Mogo onun bu haşmetli halini görünce ne yapıp yapıp yerinden sökmeyi ve denize fırlatarak dalgaların arasında yok etmeyi kararlaştırdı.
Çıkan fırtınada sade gök değil, yer de karmakarışık oldu. Kayanın kıyısında bulunduğu denizde dağlar gibi dalgalar yükseliyor, fakat bütün dalgalar granit kayanın eteklerine çarptığı zaman parçalanıp kayboluyordu. Fırtına üç gün üç gece devam etti. Fırtınanın arkasından şiddetli bir kasırga, onun arkasından bir siklon çıktı. Artık evler yıkılıyor, ağaçlar kökünden çıkıyor, nehirler taşıyordu. Ama aradan bir hafta geçip de fırtına dindiği zaman, kayanın yine eski haliyle, okyanusun kıyısında durduğunu gördü.
Mogo hırsından küplere biniyordu. Demek ki bu kaya kendisinden daha kuvvetliydi. Hırsla:
- Tanrım, diye bağırdı, kaya benden daha kuvvetli, ben kaya olmak istiyorum.
- Ol! dedi Tanrı.
Ve Mogo okyanusun kıyısında muazzam bir kaya haline geldi. Artık ona ne güneş, ne bulut, ne fırtına hiçbir şey tesir etmiyordu. Artık kâinattaki bütün varlıkların üstündeydi.
Bir sabah, bir tarafını bir şey sokmuş gibi bir acıyla uyandı. Evet, hakikaten bir yerine bir şey batıyor gibiydi. Sonra vücudundan bir parça et koparmışlar gibi bir acı duydu. Sonra kendisine vurduklarını hissetti. Evet, muntazam aralıklarla durmadan vuruyor, vuruyorlardı. Her vuruşta aynı acıyı duyuyor, her vuruşta vücudundan bir şeyler kopmuş gibi oluyordu. Bu hal saatlerce devam etti, Mogo saatlerce tahammül etti, sesini çıkarmadı ama sonra öyle bir an geldi ki birden kuvveti kesilir gibi oldu, yerinde sallanmaya başladığını farketti. Bunun üzerine:
- Tanrım, diye bağırdı. Bana kayadan daha kuvvetli biri hücum ediyor. Ben o olmak istiyorum.
Tanrı:
- Ol! dedi.
Ve Mogo tekrar taşçı oldu.*

______________________________________
(*) Masal Bahçesi - En Güzel Dünya Masalları
Çeviren: Orhan Ş. Yüksel
Yapı ve Kredi Bankası Doğan Kardeş Yayınları, İstanbul, 1957

11.08.2007 - 08:27 Yazan: metin | PEDERİMİN BEŞİĞİ | | 3 Yorum

Klonlanmış babamın beşiğini, tıngır mıngır sallar iken…

Bu gece zebbaha gadder karabasanlar bastı içimi, zor ettim tan vaktını. Grip olmasaydı da kesmeselerdi, ne gözel ötüşünü dinlerdim hiç değelse şu bizim yan komşunun horozunun! Aksiliğe bakın ki kurbağam da uyuyordu mışıl mışıl. Sessizliğe garkoldum, ben de iç sesimi dinledim n’apem. Ööle kös kös oturdum ıccık kanepede, sonra kalktım bizim veledin kitaplarını karıştırdım. Bi dene masal kitabı buldum, okumaya başladım. İçindeki bazı masallar çok hoşuma gitti, ben de onları Türkçeden Türkçeye çevirerek istifadenize sunmaya garar virdim. Aslında yapmayı düşündüğüm şey bu değildi; yeri ve sırası gelince, düşünce ve duygularıma destek olsun diye dolgu malzemesi yapacağdım da sabırsızlandım, dayanamadım, bu gözellikler bir an evvel sizin ossun istedim. Bi de yeni köşe açacam şinci de, adını ne koysam acep? BÜYÜKLERE MASALLAR mı, MASAL MASAL MATİTAS mı, başka bişi mi? Hah buldum, PEDERİMİN BEŞİĞİ diyem.

Yavrılarım, guzucuklarım, bir vakitler bi örgetmen var imiş. Bu örgetmen hanım kızımız, talebelerini imtihan edesi tutmuş. Bir okuma parçası yazdırmış öğrencilere; lakin ne bir nokta ne bir virgül, cıscıbıl bi yazıymış bu. Öğrencilerden bu yazıyı imla işaretleriynen giydirmelerini, üstünü başını donatmalarını istemiş. Uyanık veletlerden biri sınav kağıdının cevap kısmına tekmil imla işaretlerini dizmiş asker dizer kibin ve altına da şöyle cızıktırmış: “Herkes yerine, marş marş!”

Ha hayyt! Masal bu zannettiniz değel mi! Değel. Bunu, yukarıda değindiğim bir hususu örneklemesi içün virdim. Şinci geldik masalımıza. Buyrun, şöyle bi Hind-i Çin’e uzanalım. Kulak virelim bakalım masalcı nine bize ne anlatacak.

(Pardon, niye kabus dolu bi gece geçirdiğimi söylemeyi unuttum! Dün sevgili yorumcu dostlarımın bir gısmısı uluyüceböyyükbaşbuğlardan, gapgaraoğlanlardan, hocabademlinecmülerden filan bahsetti de ondan! Gendimi halâ binüçyüz 70 küsurlarda zannittim. Rahmetli annecağızım, “Galk yavrım, geç oldu. Okula yetişemeycen sonra. Faşitler -dili dönmezdi bu kelimeye, böyle derdi- sokağın başını dutmadan götürem seni!” didi. O zamanlar düzlem-geometri biliminin en temel postülalarından biri, “İki nokta arasındaki en kısa yol doğru değeldir; çünkü yolun ortasını faşitler duttu, habarınız ola!” aksiyomuydu.)

***

MAVİ ÇAKAL (Hint masalı)

Hindistan’ın ücra bir köşesinde, dağlardaki ormanların birinde bir çakal yaşardı. Günlerden bir gün, açlık öylesine canına tak eyledi ki, talihini şehirde aramaya karar verdi.

Şehre indiğinde, dört kafadar köpek çıktı karşısına. Kokusunu alan köpekler, çakalımızı kovalamaya başladılar. Bizimki alışkındı buna, kıstırıp kuyruğunu şehrin içine seğirtti can havliyle. Öyle hızlı koşuyordu ki, köpeklerin hiçbiri yetişemezdi kendisine.

Bu arada paniğe kapılan çakal, bir ressamın bahçesinden geçerken boya teknesine düşüverdi. Tam da o esnada gökmavisi boyasını hazırlamaktaydı ressam. Tablosundaki bulutlar için gözalıcı bir renk arıyordu.

Güç bela tekneden çıkan çakal, baştan aşağı mavi kesilmişti. Sokağa çıktığında yine köpeklerle burun buruna geldi, ama bu kez bambaşkaydı köpeklerin tavrı; saygıyla eğildiler önünde, Himalayaların köpek tanrısı Mavi Köpek sanmışlardı çünkü onu. En leziz etleri hazrete ikram etmek için birbirlerini paralayayazdılar.

Bu, bizim kurnazın öyle hoşuna gitti ki, ormanda ne kadar hayvan varsa topunun kralı olduğunu ilan etmeye heveslendi. Geri döndü, orman sakinlerini çevresine toplayıp nutkunu attı:

“Himalayaların karlı doruklarından çıkıp geldim ben. Siz tebaama krallık etmek için. Tümünüz boyun eğmelisiniz, uymalısınız bana, hayvanlar aleminin kutsal kralına.”

Sürünerek bizim çakala yanaşan aslan, kaplan, puma ve kurdun, çakalın krallığını kabul ettikleri belliydi. Aslanı kendine başbakan, kaplanı başmuhafız, pumayı yiyeceklerin bekçisi, kurdu da büyükelçi tayin eden çakal, bir kenarda duran soydaşlarına ise hiç yüz vermediği gibi onlarla ilişkisini de büsbütün kesti.

Aylar ayları kovalarken, günlerini tembellikle geçirdi bizimki. Aslanın yakaladığı avları millete paylaştırırken en güzel parçaları hep kendine ayırıyordu. Ancak hep böyle paşa paşa mı geçecekti hayat? Elbette hayır. Gecelerden bir gece, uzaklardan başka çakalların uluyuşuna uyanan çakal hazretleri, uyku sersemliğiyle boş bulunup bu ulumalara cevap veriverdi.

İşte o an, başlarına kral yaptıkları hemcinslerinin, mavi kürkünün altında sıradan bir çakaldan başka birşey olmadığını anlayan orman ahalisi, kendilerini aldatan bu sahtekârın peşine düştü. Bizimkiyse, canını dişine takmış koşuyordu. Pabucun pahalı olduğunu anlayıp, sulara bata çıka ormandan uzaklaşan ve tepeden tırnağa, sırılsıklam ıslanan çakalın mavi rengi yitip gitmiş, sahte kral alelade bir çakala dönüşmüştü bile.

13.07.2006 - 12:03 Yazan: metin | PEDERİMİN BEŞİĞİ | | 6 Yorum