jazzetta

“renk renk düşünceler kaldı söylenmedik” (hayyam)

Et-Terkibât Fî Tabhi’l-Hulviyyât’tan araklama diil kızlar!

Bugün baharın çıldırtıcı cazibesiyle kendimi dışarılara atasım var, her normal insan gibi. Ama yok, yapamıyorum. Yarın sabaha yetişmesi gereken bir iki ajans işini düşününce ateş basıyor içimi. İki yıldır el atamadığım için perişan hallere düşmüş olan minik bahçeme çıkmak, bi gıdım güneşlenmek, havuzu temizleyip yeniden suyla doldurmak, toprağı bellemek, gidip kalitelisinden çim tohumu bulup bahçeye ekmek, pazardan meyve sebze ve geldiyse çiçek ve domates-biber fidesi alıp orta balkondaki saksıları şenlendirmek, Toto Hanım’ın hatırını sormak, aşure yazısıyla Derin Düşünce yazısını kotarmak… Gelvelakin Metin Bey’de hayır yok. Velet Hanım İzmir’e okul gezisine çıktıydı, bu akşam dönecek, yarın da sınav dönemi başlıyor. Hadi bakalım, hepten hapı yuttun müessese amirimiz!

Neyse, bir yerden başlamalı. Devletşah Hanım’ın siparişinden mesela. Yalnız mevsimi geçti falan demeyip “The Ashure designed by MtP” isimli başyapıtımı deneyeceksiniz, yoksa külahları değişiriz kayıplara karışmış vefasız hanım okurcuklarım.

Evet, çıkarın kağıt kalemlerinizi. Bildiklerinizi unutun. Aşurede çağ atlamış bulunmaktayız. Benden önce Arman Kırım Bey atladıydı emme onunki postmodern bir atlayış; benimkinin post’u yok, şimdilik sadece modern. Gelecek muharrem ayında benim aşurem de bir basamak daha atlayıp postmodern olcek, söz.

 

***

Aşure, İbranice “aşûr”dan geliyormuş… Musevilik, Sünni İslam, Şiilik ve Alevilik için önemli bir kavram olduğu açık. Günü, gecesi, orucu ve tatlısı var. Tatlısında, Alevi inancı uyarınca 12 çeşit malzeme kullanılıyor. Vikipedi’nin yalancısıyım ben. (Bir çimdik ansiklopedik malumat yeter. Malzememiz zaten yeterince kalabalık, daha da çoğalmasın.)

***

Geçen pazar günü yaptım aşureyi aslında da bir türlü yazısını yazmaya fırsatım ve mecalim olmadı. İtiraf ediyorum, hayatımın ilk aşuresi. Her ilk bir acemilik taşır üstünde, ama gurur ve kıvançla haykırıyorum ki bu öyle olmadı; muhteşemdi muhteşem! Övünmek gibi olmasın diyeceğim, olmayacak. Bal gibi de övünüp şişindik efenim. Lakin hakettik doğrusu! Hem kanıtım da var tapu gibi: Bir düzineden fazla arkadaşa tattırdım birer kase, not vermelerini istedim. Sonucu bildiriyorum Devletşah Hanım: 150 puan üzerinden 150 puan. Heh he, kim tutar bundan kelli müessese amirinizi kızlar!

Efenim ben aşurede iki ekol bilirim, başka bilmem: Sulu ekol, koyu ekol. İlkinden pek hazzetmem, favorim ikincisidir. Yaptığım aşure de kıvamlı oldu zaten. (Buradan saygıdeğer “hayat arkadaşı”ma teşekkür etmeyi ihmal edersem yakışık almaz; çünkü işçiliği büyük ölçüde zatıalisi üstlenmiştir, of puf nidaları eşliğinde de olsa. Bu nidalarsa işin zahmetinden ileri gelmektedir, tarafımdan duymazlıktan gelinmiştir –duymamazlıktan diil Cano Hanımcığım.)

Neyse, lakırdıyı sündürmeyip işimize bakalım. Tezgah bizi bekliyür. Önce kesenizin ağzını açınız. Fevkalade mühim bir husus olupdur bu; pintilikle aşure ters orantılıdır (bkz: Orta 1, Matematik ders kitabı, ünite 2). Valla benim şaheser bana yanılmıyorsam 50 liraya filan maloldu. 15 kaselik yaptım. Kalitesine baktığınızda bedava! Malzeme listesinde yok yok, davul tozuyla minare gölgesinden kelli:

(Ara itiraf: Devletşah Hanım, aşurenin gövdesi, sizin tarifinizden esinlenmedir. Habarınız ossun. Dikkat ediniz, sadece “gövdesi” dedim. Demek ki benzerlik bir yanılsamadan ibarettir de denebilir bu durumda!)

  • 2 fincan aşurelik buğday
  • 1 fincan kuru fasulye
  • 1 fincan nohut
  • 1 fincan pirinç
  • 1 yemek kaşığı bulgur
  • 1 yemek kaşığı kırmızı mercimek
  • 1.5 su bardağı esmer tozşeker (burada sizinle ayrılıyoruz Devletşah Hanım!)
  • 5 adet kestane (burada da!)
  • 2 çay bardağı süt (burada da!)
  • 1 yemek kaşığı buğday nişastası (e burada da!)
  • 1 su bardağı tozşeker
  • 5 adet kuru kayısı
  • 5 adet kuru incir
  • 2 yemek kaşığı kuru üzüm
  • 1 yemek kaşığı hindistan cevizi
  • 1 adet kabuk tarçın
  • 5 adet karanfil
  • 1 tatlı kaşığı portakal kabuğu rendesi
  • ½ çay kaşığı tuz

Ben mısır konservesi koymadım. Devletşah Hanım seviyor.

Süsleme malzemelerine gelince:

  • 1 tatlı kaşığı fındıkyağı
  • ½ nar
  • Fındık (bu ve bundan sonrakiler münasip miktarlarda)
  • Yerfıstığı
  • Ceviz
  • Badem
  • Dolmalık fıstık
  • Kuşüzümü
  • Toz tarçın

Bundan sonrasında yollarımız sizinle hepten ayrılıyor Devletşah Hanım:

  • 10 adet kestane
  • ½ poşet sütlü çikolata kaplamalı yerfıstıklı ve mısır gevrekli draje (marka ismi vermiyorum, siz bulun!)
  • 8 adet yuvarlak çubuk gofret (marka adı vermek yok!)
  • 1 büyük paket bitter çikolata (eski bir Anadolu uygarlığı diyeyim, siz anlayın!)
  • Meyveli ve kuruyemişli müsli (aynı uygarlığın eseri!)
  • 15 adet kanyaklı çikolata (tövbe tövbe, dindar dostlarım bunu eksik bırakarak beni bağışlasın lütfen!)

Gördüğünüz üzere, malzemeleri saymak bile bi saat tutuyor mutfaktaşlarım. Hadindi gari, tezgah başına geçmenin sırasıdır. İnternet başına geçip Devletşah Hanım’dan ıccıcık kopye çektikten sonra tabii! Şöyle ki: Buğdaya duş aldırıp bir taşım kaynatacak, sonra suyunda zebbaha gadder bekleteceksiniz. Nohutu, kuru fasulyeyi, kayısıları, incirleri, üzümleri yıkayıp onlara da gece üj-bej nöbeti tutturacaksınız. (Nohutu tuzlu suda, üzümü de saplarını temizledikten sonra).

Ömrünüzden bi gün daha geçip sabaha vasıl oldukta şu ameliyeleri gerçekleştireceksiniz hanımlar beyler:

Nohutu, kuru fasulyeyi, buğdayı ve kestaneleri bi güzel azarlayıp haşlayacaksınız. Buğday terliksi heyvan yahut yumuşakça halini aldığında üzerine nohutu ekleyip bir taşım kaynatın. Kuru fasulyeyi de ekibe dahil edip kaynatmayı sürdürün. Bu illegal eylem devam ederkene, pirinçle mercimek de hemhal edilip yıkanıp haşlandıktan kelli ekibe katılmalı, onları aynı şekilde bulgur takip etmeli; bu curcunaya en son, birbirine karıştırılmış esmer ve beyaz tozşeker dahil olmalıdır.

Kayısı ve incirleri doğrayıp bir taşım haşladıktan sonra suyunu süzüp tencereye katacaksınız. Üzüm, hindistan cevizi, kabuk tarçın, karanfil, portakal kabuğu rendesini de ekleyip bir taşım daha kaynatacaksınız.

Aşurenin kıvamlı olmasını ben isterim emme siz istemeyebilirsünüz. Yok eğer siz de benim kibin cıvık aşureden hoşlaşmıyorsanız, nişastayı ve de püreleştirdiğiniz bir bölük kestaneyi sütle çırpıp iki arada bir derede tencereye boca ediniz efenim.

Ne bitmez bir işkence bu Nalan! N’evet sevgilim, aşureyi seven dikenine katlanır. Bak bitiyor, mahallemize geldik. Abim görmesin seni, ikimizi de doğrayıp aşure tenceresine katar alimallah. Hem ben bildiğin aşure kızlarından değilim N’ekrem.

Makinist, aradan çık! Ocağı kapat, çubuk tarçını da tenceredeki karışımdan çıkar. Kaseleri hazırla, bulamacı pay et.

Puff! Yorulduk mu ne? Keyfiniz bilir; isterseniz yarım gün bekleyin soğumasını aşurenizin, ister bir gece. İyice soğusun yeter ki. Bu arada siz de dinlenmiş olursunuz hem. Bendeniz ikinci aşamayı ikinci gece gerçekleştirdiğim içün ertesi sabaha kadar beklettim tencerede. Ama geceden, Devletşah Hanım’ın öğütlediği üzere, badem, fındık, yerfıstığı ve dolmalık fıstığı teflon tavada fındıkyağıyla kavurdum. (Teflon tavaya da karşıyım, emme n’apceksin işte, gaflet!)

Pazartesi sabahı pek heyecanlıydım, ülen insan pazartesi sendromuna yakalanır değel mi, yok anam yok, bende ne gezer! Zebbahın köründe uyandım, fırladım yataktan, tencereyi poşetledim, süsleme malzemelerini de ayrı ayrı poşetlere koyaraktan hepsini paketledim, taksi çığırıp acansın yolunu tuttum. Eşşek veledim aşure sevmez (zaten ıvırzıvırdan başka ne yer ki!), ona bırakmadım ceza olsun deyu. Annesine ve Türk varlığına ise bir kase çıplak aşure armağan ederek çıktım evden.

Herkeşçikler daha rüyasında kuş avlıyorkene, özüm acansa vardı. Varır varmaz doğru mutfağa koşturdu, malzemeleri bir bir gözelce tezgaha dizdi, içtimaya çağırdığı kaselere ana malzemeyi üleştirdi. Sonra da tam bir saat boyunca bir san’atkâr titizliğiylen süsleme yaptı.

Tikkat: Acansta bazı reklamadamlarının, kanyaklı aşure kavramının Andromeda gezegeninden ithal edildiğini düşünerek tırsacakları hesabıyla, sadece birkaç şanslı kasenin dibine kanyaklı çikolata tanelerini dizdi, diğerleri bu şanstan mahrum bırakıldılar. Bitter çikolatayı koparma yerlerinden itinayla kopararak, tek tek basaraktan bade süzerekten aşurelerin içine gömdü. Kestanelere de aynı fena muameleyi yaptı.

Sonracığıma sıra geldi son muamelelere. Toz tarçın serpildi, diğer süsleme malzemeleri yüzeye itinayla ve artistik patinajla döşendi. En sonda da tüy dikildi –pardon, silindirik çubuk gofretler saplandı. Ve de bu muhteşemötesi sanat eseri, ikindi vakti törenle ve de şaşaayla servis edilmek üzere kaseler halinde buzdolabına yerleştirildi.

Dileyen okurcuklarım gülsulu da yapabilür aşuresini. Ben de Devletşah Hanım kibin hoşlaşmıyom bundan.

Geçmiş olsun. Gazanız mübarek olsun. Daha ne diyeyim. Afiyet şeker olsun. Nankörlük eder ve 10 üzerinden 10 vermez iseniz zehir zıkkım olsun. Valla gelecek ay tahinli mahinli bir tatlı yapcem, bak zırnık koklatmam ha, oğa göre.

Önemli bir not daha: Bu mevsimde pek de kolay bulunmayan kestaneyi arayıp kuytu bir köşede yakaladığı içün V. Bey’e de şükranlarımı arzederim efenim. Ha, o gün kadirşinaslık yaparak ve de ağzının tadını bildiğini faş ederek eserime tam not verenlerime de not verenleriniz bol olsun diyerek kıyak geçtim.

Devletşah Hanım, aldığım notların bir gısmısını size havaleylen yollayacam bir teşekkür nişanesi olaraktan. Fekat son tahlilde bu benim özbeöz özgün eserimdir; aşurenin gövdesi bin tarifin bininde de üç aşağı beş yukarı aynı zaten, güneşi balçıkla sıvamayalım lütfen.

***

Yazması yapmasından zor oldu ve uzun sürdü yaw! Oldu olacak, tarihten de bir yaprak koparalım sayın seyirciler. Battı balık yan gider, nasılsa bu güzelim pazar günü kaynadı araya. Birazdan hazırlanıp pazara çıkmam, sonra da veledin okuluna gidip onu karşılamam gerek. İyisi mi sizi “Et-Terkibât Fî Tabhi’l-Hulviyyât” isimli risalenin dördüncü sahifesindeki bir tarifle başbaşa bırakayım. Şuradan buyurunuz efenim:

TERKÎB-İ HELVÂ-YI LEB-İ DİLBER

Farazâ bir kıyyelik kabı ölçü addedip ol ölçü ile iki ‘asel ve bir âb ve iki parmakdan dûn olup lebâleb olmayarak bir revgan-ı sâde ölçüp tencere derûnuna vaz’ olunup ateş üzerine ilkaa oluna. Yine ol ölçü ile basılmış kabaca olarak silme nişasta ve bir âb ölçüp nişasta-i mezkûr ol âb ile iyice ezilip hallolunduktan sonra ‘asel-i mezkûr ile ihtilât oluna. Kepçe ile karıştırarak tabh oluna. Nihâyet yağını taşra ihrâc edip böylece bir iki def’a yağı mahal-i âhere süzile, yine tabh oluna. Bir mikdâr helvâ-yı mezkûrdan soğudup tenâvül oluna. Eğer ki damağa yapışmayıp sakızlanmış ise ol vakt matbûh olmuş olur. Ol vakit helvâ-yı mezkûru bir tepsi içre bast edip fırına irsâl oluna. Üzeri kızarıp akîklendikte ihrâc oluna. Ba’dehu bir mikdâr ağardılmış ve sahk olunmuş bâdem içi toz şekeriyle ihtilât ederek üzerine bast oluna ve bir mikdâr çiçek suyu veyâhûd gül suyu serpile ba’dehu tenâvül oluna.

(Nhahhahha! Osmanlıca kursuna şu taraftan gidilir.)

08.04.2007 - 16:23 Yazan: metin | MUTFAKTA CİNAYET | | 28 Yorum

Veni, vidi, yidi!

Muz & levrek ikilisi yüzünden malikanemizin mutfağında cinayet işleyemez oldum, frkndsnz di mi Guatemalalı cemaatim? Oh ossun size, müstahaksınız siz buna. Daha çok ararsınız müessese amirinizin metamuhteşem tariflerini!

Der ve kendime de kızarım aynı zamanda. Kızarım, niye? Çünkü:

Metin-theİçses: - Müstakbeli hayal ile ettikçe sen gurur…

Metin-theDışses: - Ben ağlarım hayal ile maziyi gizlice.

Demem o ki, küstüm kaderime. Artık uzun süre mutfağa kapanıp siz canımdan kıymetli okurcuklarıma tarif marif hazırlamıycam. Boz!

***

Gelvelakin müskiratım –pardon, müşkilatım- var! Mesela, bugünlerde şunu öğrenmem ilazım:

Diyelim ki bindim uçağa, indim Gayseri’ye (:indibindi!). Güççükkene, Kemalettin Tuğcu Emmi’nin roman gahramanı Ağlayan Çocuk Bey’in hayatından kesitler yaşadığım plato olan Sahabiye mahallesindeki evin gapısını çalıp halen içinde oturanlara dedim ki: “Yaw kardişler, nidiyonuz, bir zamanlar ben bu evde zorluklar içersinde ve iç düşmanlar arasında ömür törpüleyen sümsük bi oğlan çocuğuydum. Anılarımın acısını hatırlamaya, yetmezse içine biraz da isot tozu garıştırıp Yeşilçam senaryosuna tahvil etmeye geldim. Vidisiyle vicisini de tamamlatın bana, de he mi? Lakin garnımı acıktırdı bu teyyare benim. Özüm mantıyı pek sever, emme o olmazsa makarna da olur, makarnanın yanına da Gayseri’nin yöresel mutfağından bi yakışır aş gatıverin gari gadasını aldığım, gözünün yağını yidiğim, abooov!”

Bu sahneyi, Antalya’da Hadrianus kapısından girilen sokaktaki ev için de tekrarlayabilirsünüz; Konya’da Zafer meydanında, Meram yolu girişindeki apartman dairesi için de; Aksaray ve Karaman için de…

Hadi bakem, hepiniz acilen helpiniz… Helpmezseniz böğüne gadder verdiğim tarifler gözünüze dizinize dursun derim. Olmazsa sizi Yasemen Hanım’a havale ederim, oğa göre.

Deadline: Dün.

27.02.2007 - 23:39 Yazan: metin | MUTFAKTA CİNAYET | | 17 Yorum

Ne gülersin gevrek gevrek, a canım gülüm levrek?

Aldı sazı Hafız Zühdü Bey:

Dinle ey birader bu dasıtanı
Anla nedir hamsi olan mübarek
On dört türlü taamını yaparlar
Şimdi olur sana ayan mübarek

Avlanup saltığa geldiği zaman
Görenlerin yüzü güldüğü zaman
Kadr ü kıymetini bulduğu zaman
Zengin olur o gün satan mübarek

Çok kişi cem’olur başına nagâh
Almayan ilursa çeker ah u vah
Ne kıymetli yapmış halkeden Allah
Balık öyle dursun aman mübarek

Kayık çekilmeden deryaya dalup
Herkes ellerine bir sepet alup
Çocuklar kadınlar geride kalup
Çağırışırlar heman heman mübarek

Hele kavgasının hesabı olmaz
Mübarek yanında can beha bulmaz
Pişmediği evde bir kimse gülmez
Büyük bayram eder alan mübarek

Buralardan hele tez geçelim
Nice pişdiğinin bahsin açalım
Her tanesi içün bir su içelim
Korkma vermez sana ziyan mübarek

***

Aldı sözü Katip Metin Bey:

Malikanemizin mutfağına girmeyeli aylar oldu, di mi Devletşah Hanım ve lezzetperver ahalim? N’apalım, hem depresyon sezonu açıldığı içün, hem de araya bissürü telaşe girdiğinden, mutfağımızın kapı kilidi paslandı. Yoksa ne güzel her hafta başında kursağımızdan sanat eseri nimetler geçirerekten keyif çatıyorduk.

Eh, müessese amirimiz de bayramı fırsat bildi, bir Allah’ın kulunun özünü elli gram kavurmacıkla neş’elendirmeye tenezzül eylemeyişinin acısını çıkarmak üzere mutfağa girerek kolları sıvadı ve de PİRİ REİS BÖREĞİ adını verdiği böreciği pişiriverdi siz sevgili Guetamalalı hemşehrilerine.

Şincik siz şu yukarıda ilk altı kıtasını alıntıladığım destanın ikinci mısraında geçen “hamsi” tilciğinin yerine bizahmet “levrek” tilciğini koyuverin önce. Levrek içün de ben bir destan attırıverirdüm emme üşendim gari, bununla idare ediniz.

Edebi gıdanızı aldınızsa sıra geldi midevi gıdaya, kızlar! Malzeme listemiz fazla korkutucu değil, müsterih olun:

  • Kadıköy çarşısından alınma dört adet gevrek levrek
  • Bir adet yufka
  • İki kirpit gutusu gadder beyaz biynir
  • Yarım çikita muz
  • Bir cimcik maydanoz yaprağı
  • Bir yımırtanın sarısı, sevdiceğime darısı
  • Çövenotu ve de susam

Hepiciği budur. Biz bundan özüm ve bir yetişkin, bir çocuk, bir de kedi olmak üzere dört vatandaşımız içün iki tür taam çıkarcez.

Evvela, balıkçınızın ayıklayıvirdiği levreklerinizi poşetleyip poşetleyip fırına sürünüz, kıvama gelsin ıscak ortamda zavallı heyvancıklar. Bu taamın dörtte üçünü akşam öğününde nazik midelerinize indirmenizi tavsiye iderim. Başka da lakırdıya lüzum yok bu hususta, çünkü mevzu bu değil. Siz esas, kalan bir adet levreğimize bakın. Çünkü filmimizin gahramanı odur!

***

Gahramanınızı parça pinçik edeceksiniz sevgili hemşehrilerim. Kılçıklarından azat edilmiş beyaz etini minicik minicik lokmalara ayıracaksınız; öyle ki tam 16 parça olacak. Yufkamızı da ortaokul geometri dersinizden hafızanızda kalan bilgileri tazeleyip tam 16 eşit parçaya bölüvirin. İki arada bir derede yarım muzu ince ince yasemince doğrayın ve de biynirinizi sanki rendelenmişçesine ufalayın.

Hah, işin esasına gelmiş bulunmaktayızdır. Yaydığınız yufka parçalarının içine bir lokma levrek eti, hacimce onun kadar peynir ve yine onun kadar muz, bir iki de maydanoz yaprağını yerleştirin ve uca doğru dürüp büküp kargoya –pardon, fırına- virmek üzere gözelcene paket yapın.

Küçük bir fırın tepsisini yağlayın. Bu 16 mini paketi de hafifçene yağladıktan kelli üzerlerine yımırta sarısını fırçaylan sürün, tepelerine tepelerine çöven ve susam serpiştirerek tepsiye dizim dizim dizin. Hazırlamış olduğunuz fırına sürün tepsiyi. Vakit, Piri Reis’in kulağını çınlatma vaktidir efendiler! Yarım saat sonra reisimizin iki kulağı birden çınlayacaktır.

Mutlu son: Fırından çıkardığınız tepsinin cazibesine dayanamayan hemşehrilerim, yatsı vakti içecekleri halis muhlis Karadeniz çayının refakatinde böreciğimizi afiyet şeker eyleyeceklerdir. Tikkat: Zinhar gece yatısına kalmasın börecikler, ziyan zebil olurlar yoksa. Bu iyiliğimi de unutmayınız.

***

Zühdü bu sözleri yazmazdım amma
Ebe Zade bana eyledi ima
Yine esrarını eyledim ifşa
Layıkıyle oldu beyan mübarek

05.01.2007 - 20:14 Yazan: metin | MUTFAKTA CİNAYET | | 23 Yorum

Finduğun aşkina tutulduk!

Selim Bey’in blogunda “Finduklu Tarifler” girişimini konu edinen yazıyı okuduğumda bir heyecanlandım pir heyecanlandım ve hemen o özgün procemi gerçekleştirmeye karar verdimdi. Nereden bilecektim lanetlenmiş kral Phieneus Bey gibi başımın beladan belaya gireceğini böyle! İki seksen yerlere serildi procem tabii. Bayramda bir fırsatını bulup da kendi yazlığımın mübarek topraklarına adım attığımda bir de ne göreyim, Oya Hanım beni fırçalamamış mı! Telaştan elim ayağıma dolaştı, ne halt edeyim de kendimi affettireyim derken, ablamın evinde, onun ve yeğenimin de kıymetli yardımlarıyla, aşağıdaki iki tarifi apar topar hazırladım. Ama bu demek değildir ki lalettayin hazırlanmış iki tarif –asla; her zamanki gibi leziz ve sapına kadar özgün tarifler sunuyorum, başka türlüsünü bu fakir yapabilemez zaten!

***

FİNDUK REÇELİ

Fındığın herbişeyi olur da reçeli olmaz mı deyip işe giriştiğimde hayalkırıklığına uğradım. Meğer Batı Karadeniz bölgesinde afiyetle tüketilen bir kahvaltılıkmış. Olsun, benim tarifim farklı ve özgün!

Malzemeler şöyle:

Bir avuç fındık
İki su bardağı tozşeker
İki su bardağı su
Bir adet kuru incir
Bir çorba kaşığı kuru üzüm
Bir çay kaşığı limontuzu
Bir çay kaşığı tereyağı
Yarım çay kaşığı toz zencefil
Beş altı adet karanfil
Bir çubuk tarçın

Fındığı önce tavada ya da fırında iyice kavurun, sonra havanda dövün –un haline getirmeyin, yalnızca ufalansın. Limontuzu, tereyağı ve zencefil dışındaki bütün sos malzemesini tencereye koyup 15 dakika pişirin. Zencefili, tereyağını ve suda erittiğiniz limontuzunu ekledikten sonra da 5 dakika kısık ateşte tutun. Büyük kabarcıklar oluşmaya başladığında tahta kaşıkla kabarcıkları alabilirsiniz.

Ocaktan indirip soğumaya bırakın, sonra da kavanoza boşaltın.

***

FINDIKLI KUP

Reçele düşkünlüğünüz yoksa ve benim gibi dondurma manyağıysanız, bu, sizi nefis bir kup macerasına sürüklemeye yetebilir. Yapmanız gereken, yukarıdaki listeye birkaç şey daha eklemekten ibaret.

Malzeme listemiz şöyle:

Yarım kg kaymaklı dondurma
Bir paket kakaolu rulo gofret
Birkaç nane yaprağı
Bir miktar fıstık rendesi
Yeteri kadar çikolata sosu

SOS İÇİN:

Bir avuç fındık
Beş adet kuru kayısı
Bir adet kuru incir
Üçte bir çay kaşığı toz zencefil
Üç dört adet karanfil
Yarım çubuk tarçın
Bir çay bardağı su
Bir çay bardağı tozşeker
Bir çay kaşığı limontuzu
Bir çay kaşığı tereyağı

Kuru kayısılarla kuru inciri ince dilimler halinde kıyın. Fındıkları tavada ya da fırında iyice kavurun. Sos için ister kırın, ister bütün bütün kullanın –ben bütün bütün kattım sos malzemesinin içine. Gerisi reçeldeki gibi: Limontuzu, tereyağı ve zencefil dışındaki bütün sos malzemesini tencereye koyup 15 dakika pişirin. Zencefili, tereyağını ve suda erittiğiniz limontuzunu ekledikten sonra da 5 dakika kısık ateşte tutun. Büyük kabarcıklar oluşmaya başladığında tahta kaşıkla kabarcıkları alabilirsiniz.

Bu şekilde hazırladığınız sosu bir süre dinlendirin. Servis yapacağınız zaman, kup bardaklarına bir kat dondurma, bir kat sos, tekrar dondurma, tekrar sos yerleştirin. Çikolata sosunu da ekledikten sonra üzerini nane yapraklarıyla ve rendelenmiş fıstıkla süsleyip gofret çubuğunu iliştirin.

Afiyet şeker olsun. Yazısı vesile olduğu içün Selim Bey’e teşekkür edin –işte böyle de yağ yakılır! (Bkz: Bir önceki yazı)

26.10.2006 - 13:00 Yazan: metin | MUTFAKTA CİNAYET | | 8 Yorum

Bamyacıklar oldu mu, kavanoza doldu mu hey!

Şurası kesin ki sevgili okurcuklarım, başta Devletşah Hanımla Tijen Hanım olmak üzere tüm damak tadı uzmanlarının gözünden düştü müessese amiriniz! Hey gidi eski güzel günler! Her pazar ertesinde MUTFAKTA CİNAYET köşeciğimiz şenleniyordu. Birbirinden nefis ve de leziz börekler, kekler, çorbalar, dondurmalar… Hepiciği de oricinal tarifti, adeta birer sanat eseriydi diyerekten mübalağa zanaatkârlığımızı konuşturak şuracıkta ansızın.

Dün gece canımı dişime taktım gene (bakınız geçen de söyledim, burada hakikaten bir canı dişe takma operasyonu bahis mevzuudur) ve de ne yaptım bilin bakalım muhterem Moritanyalı hemşehrilerim!  

Turşu yaptım, turşu! Heh heh! Hemi de iki çeşit. Şinci her daim olduğu üzre, yine Jazzetta Mutfağı’nın dünyanın hiçbir mutfağına benzemeyen, son derece özgün ve özgül bir ekol olduğunu ispatlayacam yüksek müsaadelerinizle. Şöyle kine: Ekim ayının 15’inci günü törenle bu iki turşuyu birbirine katıp karıştıracam. Durumdan da hepinizi haberdar edecem tabii. Zevkle ve gururla.

E sormayacak mısınız a be kızancıklarım turşuların cinsini cibilliyetini özüme? Ahan da açıklıyomdur: 1) Bamya turşusu, 2) Kızılcık turşusu.

Şahsımdan da bu umulur değel mi! Öyle her faninin boş yere yapıp da boş yere övündüğü banal turşulara yüz virmem ben. Bu da yetmez, oricinalitemiz bilem duble olcek ki birşeye benzesin. Demek ki bu iki turşunun bitiştirilip hemhal olması iktiza edecek.

Neyse, gelelim geceki marifetimize. Müessese amirimizin atıp tuttuğuna bakmayın siz, esasında turşu didiğinin neresi tam anlamıyla oricinal olabilir ki! Bendenizin olaya kattığı güzellik, iki turşunun da malzemesini zenginleştirmekten ve sonunda bunları birbirine katmaya niyetlenmekten ibaret. Netice bilem henüz meçhul. Umarım yüzümüz kara çıkmaz.

Efenim malzemeler şöylecene sıraya dizilebilür:

KIZILCIK TURŞUSU için:

  • 250 gr kızılcık
  • 3 tatlı kaşığı kayatuzu
  • Bir avuç kuru nohut
  • Yarım çay bardağı elma sirkesi
  • 4 adet bamya
  • 3 adet ham kirazdomates
  • 1 adet olgun kirazdomates
  • 1 sap maydanoz
  • 2 adet nektarin (?)
  • Yeterince su (Bir su bardağı kadar) 

BAMYA TURŞUSU için de:

  • 250 gr bamya
  • 2 adet kırmızı erik
  • 5 adet nektarin (?)
  • 2 sap maydanoz
  • 10 diş sarımsak[lasak] (”sarmısak” demek şart midur allasen!)
  • Yarım havuç
  • 2 adet ilimon
  • Yarım çay bardağı elma sirkesi
  • 1 tatlı kaşığı tozşeker
  • 3 tatlı kaşığı kayatuzu
  • 1 çorba kaşığı kereviz tohumu
  • 15 adet tane karabiber
  • Yeterince su (Bir su bardağından fazla)

Soru işaretini merak etmişsinizdir, açıklayayım kızlar. Benim bildiğim, epilasyonsever şeftaliye nektarin denir. Bi de erik büyüklüğünde ve sarımsı olup da ne idüğü belirsiz bir nesne var; erik desen değil, kayısı desen hiç değil, şeftali de değil. İşte ona ne denir bilmiyorum. O yüzden kendisine geçici olarak nektarin diyorum! Bi hayırsever çıkar da doğrusunu söylerse düzeltirik.

Şimdi kıymetli ahalim, evvela kızılcık turşusundan çıkalım yola. Velet Yalova’daki Türkiye elemelerinden alnının akıyla gelmiş, gelip gelmez de eşyaları fırlatıp bi köşeye, annesine sarılıp yatmış. Bendenizse mutfakta, elim böğrümde, kaderime küs vaziyette, buzdolabındaki yiyeceklere yutkunma efekti eşliğinde bakmaktayımdır. Sonra ani bir kararla polyanacılık oynamaya başlayıp, turşu kurmaya karar viriyomdur. O sabah marketten ve pazardan devşirdiğim malzemeleri tezgaha dizim dizim dizmişimdir zaten. Yemek masasının üzerinde sanatımı icra etmeye başlarımdır. Bi güzel yıkayıp yuduğum sevgili kızılcıklarımı çekirdekleriyle mekirdekleriylen kavanozun dibine sererim. Büyücek bir kasede suyu, tuzu, sirkeyi karıştırarak turşu suyunu hazırlarım. Kavanozdaki kızılcıklarımın üzerine boca eder, sonra içeriye nohutları da sallarım. Tepesine de çekirdekleri çıkarılıp üçer parçaya bölünmüş nektarin(?)lerle diğer kahramanlarımızı yerleştirdikten kelli, kavanozun ağzını sıkı sıkıya kapayıp demlenmeye bırakırım. Tam bir ay. Ha, bu arada belirtmeyi unuttum: Kızılcık turşusu kurulurkene, Tülay German Hanım’dan “Kızılcıklar Oldu mu” türküsünü dinlemek farzdır. (Verip de tutamadığım sözlerden biri: LATERNA köşeciğimiz içün Tülay German yazısı! Milpardon gıymatlı okurcuklarım.)

Yorulmuş muyumdur? Ne münasebet! Sıra bamya biraderlere gelmiş olupdur. İkinci kavanoza sırayla, bamyayı, sarımsağı, havucu, eriği ve nektarin(?)i kat kat dizmişemdir. Kereviz tohumuyla karabiberi serpmeyi ihmal etmek yoktur. Hepsinin üstüne de maydanoz dallarıyla limon dilimlerini bezemişemdir. Sıkacakta limonun suyunu çıkardıktan sonra, ayrı kapta bunu su ve sirkeyle bi güzel karıştırmışam ve kavanoza boşaltmışamdır. Sonracığıma, kavanozu içindekiler dökülmeyecek şekilde ters tutup suyunu süzmüş; bu suya tozşekeri, tuzu ve limonumuzun kabuklarını eklemiş; on dakika ocakta kaynattıktan sonra ılımaya bırakmış ve nihayet bu suyu tekrar kavanoza boca etmişemdir. İşte sana bamya turşusu! Kavanozun ağzını deli kuvvetiyle sıkmazsan olmaz ha! Bu kavanozu yan yatıracan, çamura batırmasan bile serin ve kuytu yerde on gün evire çevire dinlendirecen. İki hafta sonra sürpriiiz: Krallara layık bir turşu! (Umarım!)

Kızlar, söz viriyom: Önce ayrı ayrı tadına bakacam turşuların, sonra katıp karıştıracam birbirine. Üç sonucun üçünü de ayrı ayrı bildirecem emir ve görüşlerinize. Ben de merak ve sabırsızlıkla bekliyomdur neticeyi.

Yalnız biriniz hatırlatsın vakti gelince bizahmet. Bugünlerde unutkanlığım üzerimde de…

11.09.2006 - 23:38 Yazan: metin | MUTFAKTA CİNAYET | | 11 Yorum

Urfalı Füzyonist Hanım’a güzelleme

Sevgideğer Sierra Leoneliler, pıçağımız paslandı sanırsam, üç hafta ara vermek zorunda kalınca “mutfakta cinayet” işlemeye. Halbuysem ne gözel ayağını alıştırmıştım buraya Devletşah Hanım’la Tijen Hanım’ın… Ne de olsa bu yeme içme işlerinde ben sefil bir çekirgeyim sadece, hoca onlar! Her haftabaşında kendilerinden kocaman birer aferin alıp pazartesi sendromu denen illetin yolaçtığı zararı asgariye indirmek idi maksadım. Bu arada sevgili okurcuklarımın da damak tadına katkıda bulunuyor idim, çok mu! Bi tek kusurum ya da ihmalim, tıkınmasal yazılarımın sonuna Polinezyalı hemşehrilerimin ikamet ettiği yere en yakın sağlık kuruluşunun telefon numerosunu belirtmeyi unutmuş olmamdı -kesinlikle benden değil, yaz sıcaklarından kaynaklanacak olası zehirlenmelere ve barsak enfeksiyonlarına karşı. Şaka şaka, şu hususu bir defa daha ehemmiyetle tebaruz ettirmeliyim ki, böyle bir vaziyet kat’iyyen mevzubahis olabilemez!

Eveeet, Ramazan diil emme geldi çattı yeni tarif! Gıymatlı okurcuklarım ve bu arada Kapris Böcüsü Hanım, bu haftaki marifetimiz, bir börek. Lakin bildiğiniz böreklerden diil, uyarırım! Mutat olunduğu üzre, özgün mü özgün bir isim verelim sayın böreğimize: JAZZGIR BÖREĞİ. Niye böyle vaftiz ettim? Şununçün: Efenim, hikayeye göre, vakti zamanında cazgır mı cazgır bir hamfendinin zevci (”zevce”nin erilidir Ece Hanım, -i takısı alınca ç’si yumuşamıştır. Sakın “eril” nedir peki diye sormayın, börekten gıdım tattırmam walla, ona göre!) bıkmış usanmış hanımın mutfaktaki atıl kapasitesinden ve işin başa, kuzgunun da leşe düştüğünü idrak eyleyip tüketicilikten üreticiliğe adım atmaya karar virmiş. Kahramanımız bu kendisine hayırlı teşebbüste o gadder başarılı olmuş ki, bunun şerefine, yaptığı çeşit çeşit böreğe çöreğe hep böyle alafortonfonik isimler takmayı masumane bir hobi haline getirmiş. İşte böğünkü böreğimizin isminin esbab-ı mucibesi efenim.

Hay Allah, ahalimin ağzının iyice sulandığının farkındayım. Müessese amirimizin malzeme listesini not ediniz kızlar:

250 gr yağsız dana kıyma,
4 adet yufka,
2 adet patlıcan (ewwet Kapris Böcüğü Hanım, duydunuz zilin sesini!),
1 adet orta boy soğan,
Yarım demet maydanoz,
1 çorba kaşığı margarin (ben tereyağ kullanıyorum, gerçi bence o da sahte ya neyse),
1 çay kaşığı kırmızıbiber,
1 çay kaşığı karabiber,
Iccıcık karanfil,
Bir miktar çörekotu,
8 adet olgun kayısı,
16 adet kızılcık,
Yarım su bardağı süt,
Yarım su bardağı findukyağı,
Yarım su bardağı su,
1 adet yumurtanın sarısı, ciğerimin de yarısı.

Heh heh, hadi hepsini bi çırpıda bulun markette de göreyim sizi! Asıl marifet mutfağa girdikten sonra diil. Girmeden önce, çarşı pazar aşamasında. Allahtan bizim pazara bugünlerde sık düştü kızılcık -ki kendisi şahsen fanatiği olduğum, mübarek bi meyvedir.

Neyse, lafı dallandırmayalım canlarım. İmdi, şöyle oluyür: Bir tava, bir de kase çıkarıyorsunuz dolaptan ya da raftan. Fırından da tepsiyi. Üç koldan girişiyorsunuz, tabii dışardan gelen Minti Hanım’ın karnını doyurup -değilse kafanız karışabülür. Üst balkondaki Toto Hanım’ı da unutmayınız, garibimin havucu bitmiş olabülür. (Daş düşebilemez eğer Gastamonu’da yaşamıyorsanız, merak etmeyiniz.)

Tavaya margarini koyun. Minicik minicik kıydığınız soğan yağda pembeleşsin, keyif onun değil mi! Kıymayı ekleyin. Rengi değişene dek kavurun. İncecikten doğradığınız maydanozla kırmızı ve karabiberi, bi de karanfili ekleyin üzerine. İşte size harcımız!

Şinci n’apceniz? Canım badulcanları közleyip kabuklarını soyduktan kelli güççük güççük doğrıycanız ve dahi harca ekleyip karıştıracanız.

Onlar öyle duradursun; bi yandan kasede sütü, sıvıyağı, suyu allim fillim ederkene, öte yandan yufkaları dörde bölecek ve tepsiyi de Kırkpınar pelvanları kibin yağlayacanız. Yımırtanın sarısını da ayırıp kenarda tutmayı unutmayınız efenim.

Yufka parçalarını düz zemine serip üzerlerini fırçaynan yağlayın -yağ demeyelim de kasedeki karışım diyelim. İçlerine münasip miktarda harç koyun, harcın üzerine de bölük pörçük ettiğiniz kayısı ve kızılcıklardan serpiştirin. Yufkanın kenarlarını güzelcene içe doğru katlayın, tepsiye asker kibin dizin. Kat yerleri altta kalsın. Üzerlerine yımırta sarısını sürün, çörekotu serpin. Önceden ısıttığınız fırına virin. 180 derecede 20 dakika gadder ter döksünler, olgunlaşsınlar.

Aha budur Kızılcahamamlı hemşehrilerim, kıymatlı yoldaşlarım! Kimselere virmeyin, kendiniz tıkının -öyle de muhteşem olmuş bu börek! Özüme maşallah!

Acansımızın değerli, âli ve de ulu mutfak görevlisi Urfalı Filanca Hanım için yaktığım ağıt -pardon güzelleme- de benden bonustur efenim. Bunu, acansımızın bir nevi marşı olarak da ele alabilir, avcunuzda çevirip, hazır ıscakken fırına virebilirsiniz. Diyom emme, içinizde de reklamcı yok ki birader! Yaramaz size, bırakın kalsın:

Urfalıyam ezelden
Gönlüm geçmez güzelden
Âlâsını yaparım kahvenin de
Anlamam pek brief’ten

Bazen yatıya kalır reklam yazarı
Ona eşlik eder reklam çizeri
Pazar mazar der dururlar ya
Benim bildiğim semt pazarı

Hergün toplantı odasında
Eser bir beyin fırtınası
Kafalar iyi çalışsın yeter ki
Mönüde kadı beyni tatlısı

Aç kalır bunlar ben olmasam
Başarısız olur her reklam
Ne satışlar yükselir ne itibar
Mazallah ekonomi neyin batar

Lazımmış filanca markaya
Bir amblem-logoyla bir de slogan
Cıngıl için de esaslı bir güfte
Şimdi canları çeker lıklıkı köfte

Müşteri temsilcisi hanım kızı
Bu sabah sarmış bir telaş
Sunumda alacak eline sazı
Öğlene tabağında çağala aş

“İyi iş için iyi aş”tır konseptim
Ben de kreatif ekiptenim
Bugün otantik yarın füzyon
Araştırır öğrenir denerim

***

Bu arada, hadi bir gün daha veriyorum size, geçenki bulmacamızın doğru cevabını bulmanız için. Bakınız ben vazifemi yaptım, hadi vazife yapmakla kalmayıp böreğin yanına çay da yapayım. Daha ne istiyonuz, belanızı mı! Çabuk bulmaca başına Bilmemece Fatihi Konstantin Bey ve avanesi!

17.08.2006 - 19:09 Yazan: metin | MUTFAKTA CİNAYET | | 139 Yorum

Dürümcü yerine çorbacı tükkanı mı açsam acep?

Şu Pazar darbesiylen bi güzel klonlanmak fena halde iştahımı kaçırdı. Madem öyle, pattadanak bi soru sorup hıncımı sizden çıkarayım sevgili okurcuklarım: Pantagrüelist misiniz siz?

Değilseniz iyi. Ben de değilim de!

Bir oturuşta bir kuzuyu afiyetnen midesine indiren Honoré de Balzac Bey ile ziyafet sofrasında görül[me]yesi bi manzara arzeden Yahya Kemal Bey’i aynı masada tahayyül ve tasavvur edemiyorum doğrusu. James Joyce Amca’mın “Ulysses”indeki Bay Leopold Bloom’la yanyana oturmak da hiç işime gelmez. İçine ciğeri kıyılmış koyu kıvamlı tavuk çorbası hadi gene neyse de, yenilmesi kıtır kıtır taşlıklar, fırında yürek dolması, dilinip ekmek kırıntısına bulanarak kızartılmış karaciğer, morinabalığı yumurtasının tavası, hele de hafif sidik kokulu koyun böbreği ızgarası delikanlıyı -yani bendenizi- cızar!

Efendim kulunuz, Mithat Cemal Kuntay Bey’in “Üç İstanbul”unda[n] tanıştığımız Hidayet Bey’inki gibi duvarda Celadon tabaklar, Fransız Goblen halısı, yanda İspanyol papazlarının ayin cübbesi koydukları siyah kilise dolabı kibin dolap, üzerinde Fransız gümüşünden altı koca şamdan duran, Cordoue derisi kaplı İspanyol koltuklarla çevrili upuzun masa, beyaz kolalı gömlekleri ve afili fraklarıyla saygılı uşaklar da istemez. Ne gerek var böyle lüzumsuz şatafata canım! Hem kuşkonmaz çorbasını kim yapacak şimdi?!

Biz iyisi mi bir yandan Pierre de Ronsard Amca’mın “Jamyn’e Şiir”ini mırıldanırkene, öte yandan sakız çiğneyerek üstüne de bi MALAGENIA A LA JAZZETTA ÇORBASI attırıverelim kızlar! Aah ah, Ece Hanım’ın yazlığının bahçe kapısı açılmasıyla barabar sizi tatlı bir musiki karşılıyor. Benim yazlığımın mutfağından içeri girer girmez de, taze demlenmiş enfes bir çay kokusu, yahut handmade bi bitter çikolata kokusu, ya da yeni çekilmiş sıcacık bi kahve kokusu karşılasaydı siz gıymatlı okurcuklarımı n’olurdu sanki! Gerçi yapmışlar Caponlar internet için koku cihazı emme adam boyundaymış mübarek, küçültememişler daha.

Efenim çorba deyince benim aklıma hemen Gorbaçov Emmi gelir niyeyse! Bi de “çaya çorbaya limon, ikizlere takke” ve sair pazar nidaları… Çağrışım gücü işte! Neyse, biz çorbada sinek aramayalım; urbamızı giyelim, torbamızı omzumuza asalım, babamızı alıp obamıza gidelim, çorbamızı afiyetlen içelim gibi irrasyonel bi araba dolusu laf ettirmeyin şinci bana. Sonra sizi Dost Kip Bey’in yerine götürür, en egzotik, eksantrik ve alâ çorbaları içirir ve hesabı ödemeden tüyerim. Ya da Hollywood ünlülerinin müdavimi olduğu, adını hatırlayamadığım İranlı Çorbacı Bey’in yerine götürür, özüne sabun ve nylon çorap olasım gelen, bu yüzden beni Derinsucu Serdar Bey‘e rezil rüsva ettikleri Belluci Hanım’la bir olup sizi oracıkta satarım.

Laf sündükçe sündü. Çorba soğudu. Pardon pardon, çorbamız soğumaz, çünkü zaten soğuk çorba cinsinden. Hadi bakalım geçtiniz mi tezgahın başına? Malzemeler hazır mı kontrol edelim:

2 dilim bayat ekmek içi,
2 diş sarımsak,
2 adet dolmalık yeşil biber,
2 domateslik püre,
1 çay kaşığı elma sirkesi,
2 çorba kaşığı zeytinyağı,
2 adet kızılcık,
1 avokadonun yaklaşık yarısı,
1 avuç dolusu barbunya,
10 tel Trakya peyniri,
4 adet zeytin,
1 adet böğürtlen,
Tuz,
Karabiber,
Kekik,
Nane,
Fesleğen,
Reyhan,
Zeytinyağında kızartılmış ekmek kıtırları,
4 bardak soğuk su.

Sevgideğer okurcuklarım, sayın Afyonkarahisarlılar, muhterem Pencaplılar, şincik şöyle yapıcaz: Yeşil biberi iyicene kıymıklandıracaz, öyle kıyacaz ki kıyım kıyım olacak kendisi. Sarımsakları ve küçük bi kapta pişirdiğimiz barbunyaları ezecez, avokadoyu ince rendeden geçirecez, kızılcıklarla zeytinlerin çekirdeklerini ayıklayıp minnacık minnacık dilimleyecez. Bunların tümünü ekmek içiylen ve domates püresiynen barabar güzelcene dövecez, hemhal edecez ki, sankim domates çorbası kibin olsun mübarek. Yani homojenize olsun. Sonra üstüne tuzunu, sirkesini, yağını ve suyunu, ha bi de o tek bir böğürtleni katıp, CIA ajanlarının Allende Bey dönemi Şili’sini karıştırdığı kibin karıştıracaz. Servis etmeden önce tekmil baharatlan süsleyip, yanına da kıtırları döşeyip, bi de havuç doğrar gibi doğradığımız tel peynirleri üstüne serpip öyle sevindirecez misafirlerimizi. Ya da bizzat kendi özümüzü.

Yalnız uyarayım da sonra demedin demeyin! Bir: Böyle soğuk çorbalar hepinizin damak zevkine hitap etmeyebilir, sonra benim çorbama bok atmayın. İki: Edepli edepli kaşıklayın çorbanızı, Homeros Amca’mın gökgözlü Athene’sini güldürmeyin kendinize, Odysseus’un oğlu Telemakhos Bey’e sormasın, “nedir bu içip coşmalar senin evinde / baksana, ne çok azmış bu adamlar” diye… Siz de misafirlerinize biraz mukayyet olunuz Devletşah Hanım, olmuyo böyle!

24.07.2006 - 17:27 Yazan: metin | MUTFAKTA CİNAYET | | 37 Yorum

Devletşah Hanım’dan mektup* geldi…

Metin bey,

Bugün “cilalı kek” tarifinizi denemek için aldım bilgisayarımı kolumun altına, girdim mutfağa -malum söz verdim bir kere…

Lakin malzemeleri çıkartırken bir baktım ki sabahtan çay kalmamış… Eh, yenisini demledim. O demlenirken malzeme işine devam ettim. Fındık yağı mı? Hiç kullanmadım, bir ara alıp deneyeyim diyerek listeye ekledim. Yerine her zamanki gibi zeytinyağını çıkarttım. Sonraki kalem dondurulmuş muz… Bir kere muzu çok sevmem. Yersem de bu kadar güzel meyvelerin olduğu mevsimde değil kışın tercih ederim. Bu nedenle evde muz yoktu. Yerine şeftali koyayım dedim. Tezgaha çıkarttım. Çaya şeker koymak yerine yanında kuru üzüm yiyen bir tanıdığımız kalanları silip süpürdüğü için kalmamıştı. Yerine dut kurusu çıkarttım. Allah’tan damla çikolatam vardı. Olmasaydı yerine rendeleyecek sütlü çikolatam da vardı. Her sabah kahvaltıda yediğimiz ceviz maalesef bu sabah kahvaltıda tükendiği için fındığı bol tutarım dedim. Ancak olmayan fındık bol tutulamayacağı için, hepsinin yerini tutacak kadar badem çıkarıldı tezgaha. Vişne likörü derseniz bizim evin yolunu bilmez. Yerine acaba elma suyu olur mu derken baktım çay olmuş. Kendime bir bardak koydum… Tarifi tekrar gözden geçirirken fark ettim ki sizin kekin yerinde yeller esiyor. Benim yeni kek tarifi oluşuyor. Velhasılı kelam, yapmaktan bugün için vazgeçtim. Yerine bir güzel çift çikolatalı topkek yaptım.

Bu yazıyı da benim kekim yerine başkasını yapmış demeyesiniz diye beyan maksadıyle yazıyorum.

————————————————————————–

(*) Yayımlamak için kendisinden izin aldım.

14.07.2006 - 11:35 Yazan: metin | MUTFAKTA CİNAYET | | 4 Yorum

Pazartesi sendromlu Bağdadî poğaça

Ne yani kızlar, şimdi size yalan mı kıvırayım? Yalan didiğiniz, resmi tarihin işi, benim diil. Mis gibi de olmuş işte, eline sağlık sayın eşimin.

Ne mi yapmış? Denize nazır taraça, al sana Bağdatlı poğaça!

Bağdat gibi diyar olmaz derlerdi ah. Bağdat mı kaldı? Çiğnedi Teksaslı hırt kovboy Busht Bey, afili, görgüsüz çizmeleriynen. Tarumar etti Babil’in asma bahçelerini. Binbir gecenin büyüsünü bakire serveti bozar gibi bozdu.

Neyse, bunlar üzücü, kahırlı mevzular. Biz kendi küçükburcuva dünyacıklarımıza U dönüşü yapalım ve bir elimizde ayna, bir elimizde BAĞDADÎ POĞAÇA; iştahlıca, oburca, bencilce tıkınalım.

(Ben aslında MALAGENIA A LA JAZZETTA ÇORBASI yapacak idim. Yaşam Kulüpçüsü Hanım’a da patlıcanlı bilmemne sözüm vardı ayrıca. Bi dahakine artık.)

Hadindi kızlar, tezgah başına! Bak anlatıveemem ha!

***

Bizim velet yaz kampından anca dün akşam dönebildi. Biz de karı koca bekar takıldık evde. Fırsattan istifade, gençlik günlerimizi işkembevi tarzda da olsa eda ettik. O yaptı ben mideye indirdim bu sefer, rolleri değiştirdik ağnayacağınız.

Evvela unu kaba doldurup ortasını açtı. Tereyağını, sızıp kalmış zeytinyağını, kabartma tozunu, boklu Tuz Gölü’nden gelmiş tuzu, yoğurdu, dilim biynirini; susam, mahlep, kişniş ve sair baharattan mürekkep poğaça harcını una ekleştirdi ve karıştırarak hamura dönüştürdü. Şekil virerek üzerini de bi güzel fırçaladı yımırta sarısıynan. Çörek otu, susam, haşhaş serpmeyi de ihmal etmedi sevgili eşimiz.

Ha, bi de cevizi eşşek sudan gelene dek döverek torba yoğurduynan ve onu da unla karıştırıp, içine de kıymık kıymık kıydığı fesleğen, reyhan yapraklarını katıp topak haline getirdi. Topakları poğaça adaylarının karnına yerleştirdi. (Karınları ağrıyacak!)

Ve sıra, yağladığı tepsiye adayları dizim dizim dizmeye geldi. Adaylar, Goç Holding binasının üst katlarından birinde insan gaynakları müdiresinin huzuruna çıkmaya hazır möhendiz adayları kibin dizildiler ve müdiranımın karşısında 180 santigrad derecede yarım saat ter döktüler.

Kulunuz fakire de, orta balkonda (Havuçperver Toto Hanım üst balkonda ikamet eylemektedir), envai çeşit nebatatın arasında -burasını azıcık abarttım- tıkınması kaldı.

Çayı kim mi demledi?
Elbette Metin-theTeapot. Ya kim olacaktı!

***

Yaw kızlar, yutkunacağınıza bi sorun hele malzemenin cinsini cibilliyetini. Bak unutayazdımdı az kalsın.

Un beş su bardağı. Tereyağ 125 gr. Sızma zeytinyağı yarım su bardağı. Kabartma tozu bir paket. Tuz bir tatlı kaşığı. Yoğurt bir su bardağı. Harç iki yemek kaşığı. Yımırta bir adet. Biynir, arzunuzca. Ceviz birkaç tane. Eh, biraz da baharat işte. Hepsi budur. (Ceviz didim de… Tikkatinizi celbetmiştir sanırsam bu çetin ceviz bitkiye düşkünlüğüm. Mamafih, fih-i mafih, zeki fekat demokrasi düşmanı Ceviz Kabuğu Bey’i teğet geçelim de, Nazım Hikmet Amca ile Cem Karaca Baba pek bi hasretkârane anarlar bu cevizin ağacını.)

Neyse… Az tıkının ha, Amerikalı obez embesillere dönersiniz sonra. Demedi demeyin.

Yapacağımı yaptım gene. Özüme gırmızı kurdâleli, yıldızlı pekiyi virdim.

10.07.2006 - 11:12 Yazan: metin | MUTFAKTA CİNAYET | | 12 Yorum

Dondurmam gaymak!

Sevgili okurcuklarım, gökyüzünün suratı beş karış bugün. Kızım da kampta, sınıfçak Bolu dağlarına çıktılar. E, n’apcez o halde? N’apceğizi var mı saygıdeğer blog ahalim, dondurma yapcez! Hep kek, börek, çörek yiyecek değiliz a! Mevsim kışa dönmeden, sayılı gün geçip gitmeden, şunun şurasında bi dondurmam gaymak demişiz, çok mu görüyonuz?

Bu arada, kazan sütlaç olmaya razıyım walla, yeter ki Saide Hanım’ı üzmeyin Portakal Ağacı yamyamları! Bana mektup yolladı, hepimize küseceğini söyledi. Haberiniz ola, ona göre. Dondurmamı yiyin, Saide Hanım’a ilişmeyin. Çok istiyorsanız dantel örün, kurdele nakışı yapın, eskitmecilik edin, ahşap boyayın.

Bugün lafı sündürmeyeceğim Maraş dondurması gibi. Zaten dondurmam da hazır, balkon masasına getirilmeyi bekliyor hazret.

Evet sevgili Yalovalılar, Çemişgezekliler, Şeriflikoçhisarlılar! Bugün, hazır tariflerden birine göre vanilyalı-fındıklı dondurma yaptım. Ana tarifi istediğiniz yerden bulabilirsiniz. Kitap karıştırın, guglayın, ne isterseniz yapın, bana sormayın.*

Hazırladığım vanilyalı-fındıklı dondurmayı saklama kaplarına aldıktan sonra, içine dondurulmuş muz ve vişne parçalarını, kıyılmış fesleğen yapraklarını, dövülmüş cevizleri, üzümlü drajeleri ve çok az miktardaki toz tarçını kattım. Servis yapana dek buzlukta beklettim.

Servisi, suyu alınmış hindistancevizi kaseler içinde yaptım. Dondurma doldurduğum hindistancevizlerini servisten önce bir süre buzlukta beklettim.

Bayıldım dondurmama, haberiniz olsun! Oldum olası bayılırım zaten. Öyle kalırım oracıkta donmuş donmuş.

Dondurmalarınızı bitirdikten sonra kaplarının içini bıçakla kanırttırıp kanırttırıp kemirmeyi unutmayın! Ilık su içmeyi de ihmal etmeyin kuzucuklarım! (Peki, Adile Teyze!)

(*) Yorum kısmına yazdım ama içim rahat etmedi, kaşıntım tuttu, buraya da ekleyecem! Bakın bundan sonrası orijinaliteye giriyor, yani bu dondurma -ana kısmısını saymazsak- esasen benim eserim. Bi yerden araklamış demeyin, kızarım sevgili Afyonkarahisarlılar! Bak sonra sizi il yapmam, Özer‘e söylerim, uçurur, ona göre!

03.07.2006 - 17:34 Yazan: metin | MUTFAKTA CİNAYET | | 15 Yorum