jazzetta

“renk renk düşünceler kaldı söylenmedik” (hayyam)

İyi kötü (1)

yanlış yola girdin. iyi.
rüzgar ağaçla sevişiyor. iyi.
sustun. iyi. dinledin. iyi.
sen bir lambasın. iyi. böcek avlıyorsun. kötü.
yanlış yoldan sapmadın. iyi. kararlısın. iyi.
yolun yanlış olduğunu biliyorsan doğrudur yol. iyi.
yolun doğru olduğunu bilseydin doğru olacaktı yol. iyi.
yanlış yoldan doğru yola çıkacaksın. iyi.
bunu bildiğin için dönmedin. iyi.
sen bir lambasın. iyi. böcekler iyi. iyi.
böcekleri çekiyorsun. iyi. ölüyorlar. kötü.
ağaç rüzgarla sevişiyor. iyi. sevişmek. iyi.
öleceğini bilmeden sevişmek. kötü.
ölüm taçtır. iyi.
tacı krallar takar ve kraliçeler. iyi.
yakışıyorsan kralsın. kraliçesin. iyi.
yakışmıyorsan bi bok değilsin. iyi.
ağaç rüzgarla sevişmeyi sürdürüyor. iyi.
hayat sürüyor. iyi.
ölümle taçlanıyor hayat. iyi.
yoldasın. iyi.
çok iyi.
yol iyi.
iyi.

***

Luz Casal dinleyelim:

16.05.2008 - 16:54 Yazan: metin | LATERNA | | 9 Yorum

Antipas

İşim öylesine başımdan aşkın ki, size güzel bir nihavend kanun taksimi sunup ardından da sevgili Haris Alexiou‘ya kulak vermenizi isteyerek kaçayım müsaadenizle… Afşar Bey‘in yine kulakları çınlasın -malum şu bizim meşhur kâr maksimizasyonu meselesi!

09.05.2008 - 16:07 Yazan: metin | LATERNA | | 5 Yorum

‘İmparator’luk & ‘İm+para’torluk

A. Bey telefonu çaldırdığında oturmuş “Sayılar İmparatorluğu” (Denis Guedj, çev: Ö. Aygün, YKY Yayınları, 2007) adlı kitabı okuyor ve bir yandan da düşünüyordum: Bonsai-kedi Cero[nimo] bahçe katı pencerelerinden birinin pervazına keyifle kurulmuş beni seyrederken, ben de onun varlığında gururlu kedilerin, ahmakça bir büyüklenmeyle ‘saygın’ bulmadığımız börtü böceğin, gelinlik çağı gelmiş kiraz ağacımın, daha kaç kez muhteşem uyanışına tanıklık edebileceğimi kestiremediğim asmanın, havuzda uyuklayan kurbağanın, gözlerindeki ışıltı repertuvarıyla pek çok şey anlatan sokak köpeğimizin, kedilerle aynı kaptan yemek yiyen ve beni görünce dostluğuma pek güvenemeyip kuytuya saklanmayı tercih eden yavru kirpinin değer ve anlam evrenimdeki yeriyle hemcinsleriminkini karşılaştırmaya koyulmuştum. Bu arada da, gündüz reklamcı gece insan olmanın dayanılmaz hafifliği eşliğinde günlerdir bölüm bölüm sayfalarını çevirdiğim kitap, sayıların dramatik ikilemini, zarif ve kararlı bir üslupla kafama kafama vuruyordu:  

“Sayıların hükümranlığı, sayıların hükmü. (…) Sayı modern toplumların yeni tanrısı olarak öne atılıyor ve gerçekliğin tümünü dile getirmesi bekleniyor. Numaralandırmayla olsun nicelleştirmeyle olsun, dünyanın sayısallaştırılması bir yoksullaşmadır. Böyle amaçlara alet edilemeyecek kadar güzel bir insan buluşu sayı.”

“Dünyayı sayısallaştırma yönünde sayıları ve güçleri gitgide artan girişimler”in hayatı yoksullaştırdığını söyleyen yazar, şöyle devam ediyordu:

“Gerçeğin araştırılması bir sayının hesaplanmasıyla bir tutuluyor: faiz oranları, endeksler, efektifler, yüzdeler, sapmalar ve ortalamalar, vergi payları, rayiçler, senetler ve katsayılar, kalibreler, frekans ve kapsamlar, temettüler. Gerçekliğin bütününü dile getirmek sorumluluğu sayının omuzlarına yükleniyor. Bir sayı diktatörlüğü diyebilir miyiz buna?”

Dünyayı, hayatı biraz olsun güzelleştirmek, insani kılmak üzere sayıların hesaplama, ölçme, sıralama, nicelleştirme gücünden yararlanan bilim, teknoloji, sanat ve spor insanları -hepsi ve her zaman değil elbette- bir tarafa. (Hadi size mesela Oulipo grubunu hatırlatarak şairleri bir adım öne çıkarayım!) Peki, karşı kampta kimler var? Bir kere diktatörler, despotlar, tiranlar, oligarklar, otokratlar, arkaik ve çağdaş padişahlar var. Sonracığıma temsilcisi ve icracısı oldukları sınıflar, zümreler, gruplar, yapılanmalar var. Bütün bir ‘sistem’ ve sistem mantığı var. Sistemin ruhlarımızda yarattığı kirlenme ve esaret var. Sersem kafam, unutuyordum az kalsın: Reklamcılar var! 

Siz sadece bilgi‘sayar’cıların dünyasını mı 1 ve 0’ın oluşturduğunu sanıyordunuz? Müstebitlerle reklamcıların eli armut mu topluyor! 

İşte size tek derste müstebitlerin matematiği:

1 = Kendi kadir-i mutlak egemenliklerinin varlığı ve gücü,

0 = Hükmettikleri halkların hayat hakkı ve özgürlüklerinin, onların gözündeki değersizliği.

Tek ders bize yetmez diyorsanız, bu da ek ders:

İstibdat altındakilerin oluşturduğu küme, müstebitlerin gözünde bir ‘singleton’dur. Yani:

{a} = {a, a, a, a, a, a, …, a}

Ya reklamcıların (bu arada reklamcı-sanatçıların bu taifenin bir altkümesi olduğunu hatırlayalım!) matematiği? O da tek derse yetecek kadar basit:

1 = ‘Tüketici’ (dolayısıyla genişleyen pazar payı, tavana vuran kârlar, varlıklı olmayı ve tüketmeyi var olmaya tercih etme şeklinde teşhir edebileceğimiz çarpıtılmış ‘bilinç’) olarak insan,

0 = Bizatihi ‘insan’ olarak insan.      

Peki, reklamcıların kümeler kuramı? İşte burada müstebitlerin kümeler kuramından birazcık ayrılabiliriz. Şöyle ki:

{a} = {A, B, C1, C2, D, E}

A. Bey yazımı kitabına almaktan vazgeçmeden ikilesem iyi olur! Gitmeden, Denis Guedj gibi ben de sözü küçük bir prense bırakayım isterseniz:

“Büyükler sayıları sever. Onlara yeni bir arkadaşınızdan söz ettiğiniz zaman asıl önemli olan şeyleri asla sormazlar. Şunları sormazlar: ‘Sesi nasıl? Hangi oyunları seviyor? Kelebek koleksiyonu yapıyor mu?’ Şöyle sorarlar: ‘Kaç yaşında? Kaç kardeşler? Kaç kilo? Babası ne kadar kazanıyor?’ Büyükler yeni arkadaşınızı ancak bu yolla tanıyabileceklerini sanır.” (Ah Küçük Prens! Reklamcılar  o ilk grup soruları da soruyor -sayılara dönüştürmek için.) 

Bitti A. Bey, valla bitti! Sadece bu yazıyı değil, hasbelkader şair yanımla yazmam gerekeni de yazıp kurtuldum. Onu da okurlarınızın ilgisine sunmanın bir “oğlum göster pipini amcalara” performansı olmadığını herkesin takdir edeceğini umarak ve konumuzla ilintili olduğu bahanesine de sığınarak buraya aktarsam ne olur? Pek pek, toyluk olur. Olsun, o kadarcık kusur ileride torunlarına anlatamayacağı 367 (yoksa 301 miydi, kafam karıştı) şey olan ‘kadı’nın, bu demokrasi düşmanlığı suçunun hesabını torunlara bırakmadan kendisinden soracak olan kızında da olur.

Ben şimdi, Joe Satriani dinleyerek içimi temizlemeye girişiyorum: 54 dakika 9 saniye. Son CD’sinde (“Professor Satchafunkilus and the Musterion of Rock”) birbirinden nefis tam 10 parça var. Birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu parça harika! (Hem “Asık Vaysel”in de ruhu şadolur böylece.) Dinleyeceğim ikinci CD ise Sema’nın “Ekho”su, mesela birinci ve sekizinci parça. Müziğin büyülü matematiğine doğru yolculuğa çıkmak iyi gelecektir eminim.

Aşağıdaki şiirimsi metin, eğri oturup doğru konuşmaya çalışma kabahatimi affettirir mi, yoksa daha da mı ağırlaştırır, orası takdirinize kalmış gayrı:

bin kunduz

basitlik isterim. kedi, kitap, biber gibi: tırmala, konuş, yak! ki ne kadar mutludur bokun üstünde bokböceği, ne çok şey anlatır bilgisayarın birleri sıfırları çöpleri! benim bütün ruhum bir arşenin üzerine uzanmıştır boylu boyunca, aylak. kadıköy çarşısını özlemek gibi seni sevmenin basitliğini isterim. hepsi bu.

aklımın kedisi tırmalar yüzümü. geçip gider sonra gurur abidesi. tepesinde karga… havada çingenkızı bir güz gülümsemesi, yarı utangaç yarı arsız. akşamlar ve dönmeklik ve olup olmamaklık var mıdır? bir fenere ve bir de fıçıya ihtiyaç vardır, yamuk bakmanın dilince -evet evet hepsi bu.

gerekirse çırılçıplak, kelimesiz kalır dilim, arslanlar gibi kükrer ve sonra üşürüm aniden bir tinerci yırtılmışlığında. şehrin bütün şairleri çoktan uykuya dalmıştır, reklamlar yalanıp yutulmuştur! ne kağıttan-yorgan, ne geceden-düş… vardır dilin de evden kaçanı. üzerinde epey uğraşılıp didinilmiş basitlik isterim. hepsi bu.

çek git üstümden başımdan. üstünü bırakmayacağım işte, bir tarkovski filmi olacağım. daha taş olacağım ağaç olacağım sessizlik olacağım. daha bir taş olacağım, daha bir ağaç, daha sessizlik… bütün kelimelerini çalmalıdır ruhlarından kitapların, iyilikleri içindir, batıp boğulmasınlar diye derin anlamazlık sularına. benim aine-babam senin lakırdı-babanı döver be ölüm! cırlak!

***

bazen geriye yalnızca donmuş bir fırçayla açık bir tüp kalır. hepsi bu.

***

hepsi bu. 

28.04.2008 - 13:54 Yazan: metin | LATERNA | | 6 Yorum

Hoşçakalın.

Sözün bittiği yerde susmak düşer insana.

Ne zamana kadar?

Bilmiyorum.

Belki yeniden kelimeler galip gelir.

Belki de suskunluk.

Onlar bilir, ben bilmem.

Şimdilik hoşçakalın.

Burayı silmiyorum, ben olsam da olmasam da yaşasın.

Gelirsem, kaldığımız yerden devam ederiz.

Gelmezsem de [nereye gittiğim] önemli değil.

John Berger: “Acının kaynağı biliniyorsa, o bir şekilde giderilir; ancak kayıp duygusundan yola çıkan acıları telafi etmek imkansızdır.”
Nietzsche: “Uçurumları sevenin kanatları olmalı.”

15.08.2007 - 11:48 Yazan: metin | LATERNA | | 29 Yorum

Adamın birinin Tanrı ile pazarlığı (1)

İyi bir film senaryosu yazayım, 40 yılımı geri al.
Hiçbir devletle ve hiçbir toplumsal düzenle ilişiği olmayan bir hayat süreyim, 30 yılımı geri al.
Ya da İstanbul’dan uzak bir dağ başında yaşayayım, 15 yılımı geri al.
Piyano virtüözü olayım, 25 yılımı geri al.
Türkiye demokratik bir ülke ve Türkiye toplumu da demokrat bir toplum haline gelsin, 3 yılımı geri al.
Dünyayı gezeyim (turist gibi değil, gezgin gibi), 15 yılımı geri al.

Hayatımın insanına kavuşayım, bütün geri aldığın yıllarımı geri ver!

14.08.2007 - 12:30 Yazan: metin | LATERNA | | 17 Yorum

Esse est percipi

İnternet -daha özgül bir alan olarak da blogistan- benim hayatımda üç aşamalı bir devrimdir. 1996′da internet, 2005′te ise blogistan topraklarına ayak bastığımda hangi kıtaya geldiğinin, orada ne serüvenler yaşayacağının henüz ayırdında olmayan bir gezgin gibiydim. Bugün çok mu farkındayım bunun? Ne gezer! Ama biliyorum ki yeni dünya budur; bu yeni dünyada insanın düşünce formatı, zihin haritası, algı sığası, değişmek zorundadır. Biliyorum ki bu başdöndürücü değişimde yeniyi algılayamayan ve değerlendiremeyenlere yer yoktur.

Neyse, tıraşı kesip sadede gelelim. Aslında blogistan maceramı tefrika ediyordum bir zamanlar, araya telaşe girdi, yarım kaldı. Ona devam edeceğim kısmet olursa, bunu da o vakit belki eklemlerim o diziye. Şimdilik şöyle bir dokunup geçeyim.

Jazzetta’nın birinci derdinin sahicilik olduğunu kıdemli okurcukları biliyor artık, bu hususta uzun uzun dil dökmeme gerek yok. Jazzettanka’nın ikinci bölümünü yazdığımda buna değineceğim esas itibariyle. Öztürkçeci vandalizm Türkçenin içine etti edeli sahicilik gibi güzelim sözcükler de hayatımızdan çıktı. Çok önemli bir kavramdır aslına bakılırsa. Neyse, bugün hep konuyu dağıtmaya eğilimliyim zahir! Efenim, blogistanda birkaç esaslı dost edindim, “gerçek” hayattakilerden daha gerçek dostlar bunlar. Tek biri hariç karşısına çıkıp yüzünü bile görmediğim, bir ikisi hariç sesini bile duymadığım, birkaçı dışında asıl adlarını bile bilmediğim sarı çizmeli Mehmet Ağa’lar, kırmızı şapkalı (yahut yeşil türbanlı) Ayşe Hanım’lar… Kimisinin bloğu, kimisininse yalnızca yorumları var orada burada. Politik yelpazesi geniş bir dost koleksiyonu. Blogsuz olanlarına -kimse duymasın ama- gizli gizli teşekkür ediyorum; çünkü zamanım o kadar kısıtlı ki, vicdan azabı çekiyorum sonra, yeterince ziyaret edemiyorum blog sahiplerinin çoğunu diye. Birkaçının (kimlerin diye sormayın) malikanesini -eskiden yazlık diyordum biliyorsunuz- sürekli ziyaret etmedim mi kaşıntı tutuyor beni, huzursuz oluyorum, iki elim kanda olsa gidip bi bakmalıyım en azından. Diğerlerininse beni hoşgördüklerini tahmin ediyorum sık uğrayamadığım için.

Gelgelelim, biri var ki işte o çok fena! İlk ziyaretimde büyülendim, içimi tuhaf bir özdeşleşme duygusu kapladı, kendimi kendi ruhumun derinliklerinde kaybolmuş buluverdim. Oraya çok sık gitmişliğim olmadı, ama her gidişim çok yoğun yaşantılar üretti bende, iç diyaloğumu kurdum orada, zihnimin ve benliğimin dehlizlerinde dolaşıp durdum. İç müziğimi buldum, iç resmimi yaptım. Dünyayla yeniden hesaplaştım, kendimle bir daha konuştum, hayata sorgulayıcı ve hainane bakışlar fırlattım.

Ve dedim ki, kimdir buranın sahibi? Arthur Rimbaud mudur, ben miyimdir? Kanatlarını sürekli çırpıp duran, kanat sesleri kulağımda çınlayıp duran o kuş mudur? Anka mıdır o kuş, nedir? Sönmeyen ateşin çıtırtısında dünya da yanıyor mudur bir yandan? Darmadağın, darmaduman biri vardır orada, o benim ruh ikizim değil, ruh “biriz”imdir.

Ah! Bu yaptığım da ne böyle! Kimselere duyurmamalıydım o gizli toprakları ben. O harikulade ıssız koyu. Kalabalık, geride yıkıntı bırakır, kirlenmişlik bırakır. Ama neyse, sevdiklerim kalabalıktan değil.

Duman Bey
, yazınızı yayımlamama izin verdiğiniz için bir kez de burada teşekkür ederim.

***

ey dünya!
senin yeni yüzyılına, senin karanlık iliklerine, müzelerine, kütüphanelerine, tapınaklarına, sana yağan yağmurların sarkan iplerine, ağaçlarına, boyalı kadınlarına, hep ama hep sarhoş ve bütün tırnaklarımla ve bütün dişlerimle dokundum ben…
düşüncelerle karşılaştım bazen en korkunç sokaklarında. bal kavanozuna düşmüş bir arı gibi hem savaştım seninle, hem istedim tadını.
geldin yerin ve göğün bütün acısıyla. derin bir mezarmışsın gibi yürüdün bana doğru.
ağlamadım ve bağırmadım ama, acı hafiflesin istemedim…

işte bir sabah yeniden aşk, eğilip silahını alıyor yerden.
aşk; o kartal koşulu sabanlarla darmadağın edilmiş gök! kadınların soluğu ve kan! yıldırımları kucaklamış gibi yüzü parlayan, hiç ıslanmadan denizler geçen kocaman bir mendil…

durmadan yürüyor aşk; sonuna varmak için her şeyin. tıpkı senin gibi. sen karanlık bir vagonun içinde büzülmüş, geçtiğin ülkeleri sayıyorsun belki. sendeleyen ışıklarını çökmüş kulelerin, çıplak ayaklı kız çocuklarını. saydam cildinin ardında bir tas süt gibi kalbinle, bazı geç saatlerin aksanıyla giydirdiğin sözlerinle…
dudaklarının hafifçe üflediği soluğun, gidebildiği kadar uzağında çıtırdıyor, kıvranarak yanıyor tütün. ateş yakıyor canını. benim ruhuma iğneleri batmasın diye taktığım yüksük. terzilerin, cellatların makaslarının, bıçaklarının önünde bir koşu tutturmuş her şey işte…
kaçıyorlar, senin acıyı unutturan lanetli güzelliğinden…

***

kapaklan senin için kurulmuş kapanın üzerine
ben gözlerindeki masumiyetten mezun olalı yıllar yıllar geçti.
elimde “aşık olamaz” raporu.
bir uçaktan aşağıya baktığımda gördüğüm tombala ömrümüz.
sen de olsan olsan benim paranoyak sularımdan kum çeken, kafası iyi bir kostersin, filikasız.
geçtiğin ya da geçmediğin yollardan yanlış rüzgarlara binip gelmiş yalan…
beraberken kirliydik ama çoktuk kabul et.
şimdi hem sandalsın sen, hem fırtına…
bir de kültürlü adam suskun oluyor bak!
bilgiden felsefeden bişeyden bahsetmiyor. kapı diyor bardak diyor kaşık diyor.
sabah düşürdüğü kirpiği aramıyor tren yollarında gece yarıları…
kendine iyi bak…

***
darmaduman.blogspot.com‘da karşıma çıkan müzik, beni hiçbir seferinde şaşırtmadı. Ne umduysam onu buldum. Bu kez sıra bende. Beneditto Marcello. Bu, ilk yazı için:

Bu da ikinci yazıya:

12.08.2007 - 15:51 Yazan: metin | LATERNA | | 8 Yorum

I can’t say any more…

Önce Cem Karaca:

Sonra Moody Blues:

Sonra yine Moody Blues:

06.08.2007 - 06:48 Yazan: metin | LATERNA | | 3 Yorum

I go… (İkinci perdenin sonu)

30.07.2007 - 14:25 Yazan: metin | LATERNA | | 13 Yorum

Birinci perdenin sonu



27.07.2007 - 23:09 Yazan: metin | LATERNA | | Yorum yapılmamış

Duymak…



24.07.2007 - 17:55 Yazan: metin | LATERNA | | 5 Yorum