jazzetta

“renk renk düşünceler kaldı söylenmedik” (hayyam)

Oscar, 21 Temmuz’u 22 Temmuz’a bağlayan gece sabaha karşı CHP’nin kucağına oturmuş…

Çoktandır gazeteleri doğru dürüst okumuyorum. İnternetten bile. Biraz kafamı dinlemeye çalıştım. Cumaları hariç Radikal’i de almıyorum artık. Sağolasın ekran. Bugünkü bir haber dikkatimi çekti, Kazzetta’ya yazayım dedim. Haber, bir kediyle ilgili. Kedi dendi mi biliyorsunuz akan sular durur bende. Oscar adındaki kedimiz, ölmeye yatacak hastaları birkaç saat öncesinde tahmin ederek, gidip kucaklarına oturuyormuş. Şimdiye kadar doktorlar yanılmış da o yanılmamış. Hayvan deyip geçen insan müsveddelerine duyurulur. İşte şöyle.

27.07.2007 - 11:44 Yazan: metin | KAZZETTA | | Yorum yapılmamış

Eşşeğim eşşeksin eşşek…

CB adaylarımızdan Metin Uca Bey’in bir sabah programı vardı Ztar kanalizasyonunda vaktiyle. Hoşuma giderdi seyretmek, işsizdim o sıra. Kazzetta köşeciğimizi aslında o programın bir tür internet versiyonu gibi tasarlamıştım ama hayat bu, şişede durduğu gibi durmuyor işte.

Hadi gezintiye çıkalım biraz bugün kazatalar arasında. Ne dersiniz sevgili ve de vefasız okurcuklarım -dünya durdukça durası, sevgili patronum da iş gezisindeykene hazır!

***
Birileri yeni bir parti kurmuş. Bu güzide tabela partimiz (“Genç Türkiye Partisi” midir nedir) bir gösteri tertipleyecek olmuş bazı merkep vatandaşlarımızla, fakat zavallı eşeklere yapmadıklarını komamışlar. Birinin ayağı kırılmış, öteki dayak yemişten beter olmuş felan. Nedir lan bu siyasetçi taifesinden çektiği seçkin heyvancağızlarımızın?! Birisi tutar ayı vurur, öteki eşek yaralar… Çevreye verdikleri zarardan dolayı özür filan da dilemez bunlar. Kümülatif yığıntılar sizi! Eytişimsel özdekçi açıdan bakıldıkta kentsoylu egemenliğinden bile göreli olaraktan geride kalmış süel-uygaral kamubuyurumcuların siyasa sözcüleri sizi!

***
Netekim Bey, Zincirbozan filminin galasına katılmak istiyormuş! Bu diktatör eskisi efendi, sevgili hocam Baskın Oran Bey’in kitaplarına da bunca yıldan sonra sunuş yazısı yazmak isterse hiç şaşmayacağım netekim! San’âtle –kendi çap[sızlığ]ında da olsa- haşır neşir olunca ıccıcık incelip rafineleşti midir nedir?

***
Kusura bakmayınız, yukarıdaki iki haberle ilgili link veremiyorum, üşengeçlikten. Fakat bunu bugünkü haberlerle telafi edeyim. Buyrunuz, once şurayı, sonra şurayı, sonra da şurayı ardarda ve birbiriyle ilinti kuraraktan okuyunuz, validenizin örekesini görünüz. Arkadaş, ben merhum valideme, müessese amirinizi niyçün Madagaskar adasında veya Güney kutbunda doğurmadı diye zaten kızıp duruyom, size de aynısını tavsiye ederim. Mamafih tepkileriniz lütfen ölçülü biçili olsun, fincancılarımızı kaşındırmasın.

29.03.2007 - 17:25 Yazan: metin | KAZZETTA | | 4 Yorum

“Geleceği kadar olamayan”a ağıt

“Çocuktum / ve geleceğim kadardım” diyor bir kitabında Hasan Ali Toptaş.

Beni bu dört kelime bambaşka bir yere götürüyor. Dilara’nın çığlıklarına, annesinin feryadına, babasının isyanına götürüyor. Duyarsızlığımıza, çapaçulluğumuza, insan hayatını hiçe sayan ilkelliğimize götürüyor. “Vatan millet Sakarya”cı gülünç palavracılığımıza; şişinmeciliğimizle ürettiğimiz palavralardan oluşan maske kazınınca kabak gibi meydana çıkan, ahlaksız, medeniyet bilincinden fersah fersah uzak, kof ve sahte insanlığımıza götürüyor.

Hrant Dink’in ölümü alaturka çürümüşlük buzdağının suyun üstündeki kısmıysa, Dilara’nın ölümü de suyun altındaki kısmıdır. Bu cümleme itiraz edecek hiç kimsenin itirazına kulak asacak filan değilim. Aynen öyledir. Bu toplum çoktan çürümüştür. Palavralarımızın kusmuğunda boğulmaktayız.

Dilara, hiçbir zaman “geleceği kadar” olamayacak. Dilara gitti. Dilara, bu toplumun çözülüşünün son raddelerini görmeyecek. Atılan palavraların, bir toplumun kör, sağır ve dilsiz kalışının bir yandan sebebi, bir yandan sonucu olduğunu; bu gerçeğin, tarihte herşeyin kendi ölümüne simge olacak bir “son”u bağrında taşıdığının bu topraklarda da birgün büyük bir acıyla farkına varılacağını görmeyecek.

Ağlıyorum.

Hiçbir şey yapamıyorum. Sadece birkaç çaresiz kelime dökülüyor böyle işte ağzımdan.

Biliyorum ki Dilara’nın ölümüyle değişen hiçbir şey olmayacak. Biliyorum ki yeni Dilara’lar da ölecek ve yine değişen birşey olmayacak.

Bu toplum sadece “Türk, övün!” laforizmasının cazibesiyle övünüp duracak. “Türküm, doğruyum, ilkem filan yoktur, ne ilkesi!” diyerek. “Bir Türk dünyaya bedel” olacak, ama bir Dilara sadece bir kanalizasyon akıntısına bedel olabilecek. “Türkün Türkten başka dostu olmayacak”, ama Türk Dilara’ların hayatlarına Türk müteahhit Filanca Bey’ler son vermeye devam edecek.

Üzülme Dilara. Biz seni kaybetmekle çok şey kaybettik, ama sen bizleri kaybetmekle birşey kaybetmiş sayılmazsın. İçine sıçılmış bir dünyada zaten ne işi vardı senin gibi bir meleğin? Biz dünyayı ve kendi ruhlarımızı yoketmekle kendisini programlamış robotlarız, sense henüz insandın Dilara. Sana aramızda yer yoktu ki.

Annene ve babana artık bu hayat hiçbir şey söylemeyecek. Onlar da yok. Gittiler. Burada duruyor gibiler sadece. Ama şimdilik elinden tutamayacaklar Dilara.

Bizi bağışlama. Buna hakkın yok.

Güzel gözlerinden öpüyorum Dilara. Benim de kızımdın sen.

“Çocuktum / ve geleceğim kadardım” diyebilmeni isterdim.

Güzel bir dünyada.

2958223.jpg

03.03.2007 - 17:37 Yazan: metin | KAZZETTA | | 33 Yorum

Kardeş, Antropoloji und Etnoloji Enistütüsü’ne nasıl gidilir?

Bu ülkede ırkçılık cereyanının olmadığını, bu yüzden toplumca üşütüp zatürree veya sulu zatülcenp olma ihtimalini de ciddiye almamamız gerektiğini iddia eden dost ve akrabalarımın dikkatine sunarım:

Yer: Bir düğün salonu veya bir restoran. Dekor: Üzerine Türk bayrağı örtülü bir masa… Üstünde bir Kuran-ı Kerim, iki tane tabanca…
Masanın etrafında 13-14 genç erkek ayakta… Ortalarındaki orta yaşlı zatın elinde mikrofon var. Derneğin kurucu başkanı oymuş. Emekli albaymış… Adı Fikri Karadağ… Etrafındakiler de derneğe yeni üye yazılıp ‘üyelik yemini’ etmeye hazırlananlar…
Karadağ, bir yemin metnini bölüm bölüm okumaya başlıyor. Ötekiler de tekrarlıyor. Birinci cümle şu:
“Türk anadan Türk babadan doğmuş, soyunda dönme olmayan Türk oğlu Türk’üm ben…”
Bu, 1940′lardaki Türk ırkçılarınınkinden daha da iddialı bir ‘Türklük’ tarifi… Onlar ‘dört göbekten kanca Türkleşmiş’ olanları Türk sayıyorlardı. Bunların tarifinde, ‘göbek’ sınırlaması yok. Daha önceki ‘göbek’ler de dahil, tüm ’soy’un içinde ‘dönme’ bulunmaması gerekiyor.
Yeminin devamında Kuvayı Milliye Derneği üyelerinin ana amacı da belirleniyor:
“Türk milletini dünyanın efendisi yapmak…”
Yeminciler, ‘o uğurda her türlü ahval ve şerait içinde’ yılmadan çalışacaklarını, “Türk vatanının ve Türklük camiasının şan ve şerefini korumayı canlarından aziz bildikleri”ni vurguluyorlar.
Bunu, yemin metninin dışında, emekli albay, daha da açıklığa kavuşturuyor. Atatürk’ün bir sözünü naklettiğini söyleyerek, diyor ki:
“Bu uğurda ölmek var. Öldürülmek var. Öldürmek var…”

Bu, güncel bir örnek. Bu ülkenin son yüzyıllık tarihinde ırkçılık her zaman temel motif olmuştur. Resmi tarih bize düpedüz yalan söylemektedir ve yatsı vakti gelip çatmıştır.

Bakınız adam ne diyor… Şimdi ben bu adama faraza “nazi müsveddesi” desem olur mu? Olmaz! Başka şey demem gerekir. Ne demem gerektiğini de söyleyemem. Çünkü bu ülkede taşlar bağlı!

Der Spiegel yanılmıyor: Evet, Türkiye’de yeniden faşizmin ayak sesleri duyuluyor. Gümbür gümbür. Ve bu kez faşizm, tepeden inme bir faşist cuntanın darbe yapması yöntemiyle gelmeyecek –çünkü o dönemin kapandığının onlar da farkındalar ve sıkıntıları da bu yüzden. Faşizm bu kez derin güçlerin sokakla, sokaktaki lumpen sürüleriyle işbirliğinden gelecek gibi gözüküyor. Ve de bu, bugüne kadarki faşizm denemelerinden başka bir yönüyle de daha ürkünç: Bu kez gelmekte olan, ırkçı bölücülüğün had safhada belirleyici olacağı bir faşizm, yani adıyla sanıyla faşorasizm. Vatana millete hayırlı uğurlu olsun! Tengri “Türk”ü korusun! Ben şinci Afet İnan Teyze‘min ve Şevket Aziz Kansu Emmi‘min, oradan da Reha Oğuz Türkkan Dayı‘mın yanına gidiyom. Kafatasımı ölçtürmeye. Bakalım burnumun ucundan kafamın arkasına kadar olan bölüm 155 mm, bir kulağımdan öteki kulağıma kadarki mesafe 182 mm geliyor mu? Bi de kan testi mi yaptırsam ne? Fekat ben biliyom; kafakemiğim ince, kanım da sarı-kırmızı akar! Hay Allah, n’apsam Nalan?

11.02.2007 - 15:30 Yazan: metin | KAZZETTA | | 102 Yorum

Sevdiceğinden son mektup

“Yaptıklarını, konuştuklarını kim unutabilir?

Unutabilir mi sevgilim?

Korku unutturabilir mi?

Ölüm unutturabilir mi?

Yaşam unutturabilir mi?

Yaşamdan, çocuklarından, torunlarından ayrıldın.

Ama ülkenden ayrılmadın sevgilim.”

23.01.2007 - 20:20 Yazan: metin | KAZZETTA | | 4 Yorum

Cinayeti gördük mü?

Hrant Dink’in ölümü, Türkiye’nin siyasi tarihinde yeni bir dönemece işaret ediyor. Bu suikast, karanlık güçlerin toplumumuza bir mesajı. Diyorlar ki bize: “Heveslenmeyin boşuna; demokrasi, özgürlük, hak hukuk, medeniyet, AB, mabe diye!” Diyorlar ki bize: “Sizi her zaman olduğu gibi biz yöneteceğiz, sizi onların yönettiğini sandığınız hükümetler değil!” Diyorlar ki bize: “Dünya hangi yöne doğru giderse gitsin, siz bizim çizdiğimiz ateş çemberinin dışına çıkamazsınız; buna izin vermeyiz!” Diyorlar ki bize: “İcabında bütün ülkeyi hapishaneye, toplama kampına, faili meçhul/malum cinayetler cehennemine çevirme gücüne sahibiz; bize itaat etmekten başka çareniz yok!”

“Yeter artık!” demeliyiz onlara, diyebilmeliyiz. Bunun için önce içimizdeki, ruhumuzdaki, benliğimizdeki, zihnimizdeki faşoya kapıyı gösterebilmeliyiz. Önce bütün ötekileştirici/düşmanlaştırıcı zihniyet kalıplarımızı kırıp çöpe atabilmeliyiz. Önce “solcu, sağcı, müslüman, liberal, yurtsever, sosyalist, vs vs” değil, “insan” olabilmeliyiz. Sonra kurumsal faşizm ve rasizm ile sokak faşizminin ve rasizminin teşhirine ve vicdanlarımızda mahkumiyetine sıra gelecektir elbet.

İçim acıyla dolu günlerdir. Bu acı, sadece çok değerli bir yurttaşımın, çok sevdiğim namuslu ve onurlu bir kalemin kalleşçe susturulmasından kaynaklanmıyor; aynı zamanda kendimi bildim bileli aynı oyunun pervasızca oynanabiliyor oluşuna duyduğum öfke ve utançla da katmerlenmiş durumda. Bu ülkenin geleceğine duyduğum inancın ve beslediğim umudun tekrar kuvvetli bir darbe almış olmasından da kaynaklanıyor. Başından beri Hrant Dink ve benzeri namuslu muhalif entelektüeller hakkında demediklerini bırakmayan, bütün kusmuklarını püskürten toplum ve demokrasi düşmanı birtakım aşşağılık medyatörlerin sureti haktan görünerek gözümüzün içine baka baka timsah gözyaşları döküyor oluşuyla da şiddetleniyor.

Yazmış olduğum iki yazı, duygu ve düşüncelerimi eksiksiz ve layıkıyla yansıtmaktan uzak. Zaten bu duygu yoğunluğuyla oturup soğukkanlı ve analitik bir yazı yazmam imkansız ve gereksiz de. Bunun yerine aklıma Hrant Dink’i ve ölümünü konu edinen gazete yazılarını derlemek geldi ve oturup derledim. Ancak:

* Hrant Dink’i ve/veya ölümünü konu edinen bütün köşe ve yorum yazılarının linkini veriyor değilim. Bir kere şimdilik sadece gazeteleri aldım önüme; dergiler ve internet siteleri/blogları şu aşamada kapsamdışı kaldı. İkincisi, konuya sadece dürüstçe yaklaşanların, timsah gözyaşları dökmeyenlerin (öyle algıladıklarımı), kimliğine faşistliğin, ırkçılığın gölgesi düşmemiş olanların yazılarını işaret ediyorum. Ancak link verdiğim bazı yazarları pek tanımıyorum, onları sadece linkini verdiğim yazıları dolayısıyla buraya getirmiş oldum.

* Gazete yazılarının tümüne ulaşamadım. Ya görmemişimdir, ya da Vakit’te olduğu gibi yayın şifreli olduğu içindir. Demokrasi düşmanı cephenin önemli yayın organlarından olan malum faşizan gazetede saygı duyduğum belki de tek isim olan Oral Çalışlar halâ yazı yazıyor mu bilmiyorum ama yazıyorsa bile ona da yayın şifreli olduğu için ulaşamazdım zaten.

* Bazı yazılarda itiraz ettiğim noktalar var. Örneğin, İbrahim Aydın’ın yazısına “milliyetçilik” olgusuna Afşar Bey’in ilgisini çekebilecek açıdan yaklaşmış bir yazı diye bir not düşüyorum. Örneğin Türker Alkan hocamın yazısında bir cümleye itirazım var.

* Hrant Dink’le yapılmış röportajları, bir de suikastle ilgili olarak geleceğe ibret belgesi olarak arşivlenmesi gereken demeç, görgü tanıklığı, vb şeyleri ayrıca biraraya getirip listelemek isterdim ama şimdilik bunun için vaktim müsait değil. İleride belki.

* Bu linkler, olayın gerçekleştiği günden bugüne yayımlanan yazıları kapsıyor doğal olarak. Yeni yazılar yazıldıkça liste genişleyecek.

Buyrun (abc sırasıyla):

A. Turan Alkan, Zaman: Gittikçe artıyor tekilliğimiz
Abdullah Muradoğlu, Yeni Şafak: Güvercini öldürmek
Ahmet Kekeç, Star: Hepiniz hedefsiniz!
Ahmet Kekeç, Star: Sevgili Özdemir…
Ahmet Tulgar, Birgün: Bu caddede *
Ahmet Tulgar, Birgün: İlkelerle bir sürecin içinden geçmek
Ali Bulaç, Zaman: Kurşun kime sıkıldı?
Ali Çağlar, Zaman: Net bir provokasyon
Altan Öymen, Radikal: Katil, Hrant Dink’le birlikte Türkiye’yi de vurdu
Avni Özgürel, Radikal: Gazeteci neden kurban seçilir?
Ayşegül Sönmez, Birgün: Hepimiz Hrant Dink’iz
Beril Dedeoğlu, Zaman: İnadına Hrant olmak
Bilal Çetin, Vatan: Hrant Dink cinayetinin gerisinde ne var?
Can Dündar, Milliyet: Sıdesutyun Paregamıs! (Elveda Dostum!)
Can Dündar, Milliyet: Yarın cenazeye gelmelisiniz Sayın Sezer!
Cüneyt Ülsever, Hürriyet: Bugün ben Ermeni’yim
Çetin Altan, Milliyet: Acı
Derya Sazak, Milliyet: Sevda güvercini
Ece Temelkuran, Milliyet: Ararat’ımı yıktılar!
Ege Cansen, Hürriyet: Korunmayan ülkenin itibarıdır
Ekrem Dumanlı, Zaman: Hrant Dink suikastı; ya da üslup için bir dönüm noktası
Emrah Arslan, Yeni Şafak: Katilleri çok iyi tanıyoruz
Engin Ardıç, Akşam: Başbakanı ne zaman öldüreceksiniz?
Engin Ardıç, Akşam: Lumpen cehennemi
Enis Berberoğlu, Hürriyet: Tuzak nasıl bozulur
Erdal Güven, Radikal: Murat duydun mu, Hrant’ı vurdular…
Erdal Şafak, Sabah: Az gittik, uz gittik
Erdal Şafak, Sabah: Agos’u yaşatmak
Ergun Babahan, Sabah: Güvercinleri de vururlar, değil mi!
Ergun Babahan, Sabah: Aynaya bakma zamanı
Eser Karakaş, Star: Devlet skandalı
Eser Karakaş, Star: Cinayeti gördüm, siz de gördünüz
Etyen Mahçupyan, Zaman: Türkler
Etyen Mahçupyan, Zaman: Hrant
Ferai Tınç, Hürriyet: Koruyamadık
Fikri Akyüz, Yeni Şafak: Yırtık ayakkabı..
Gündüz Vassaf, Radikal: Hrant Dink
Güneri Cıvaoğlu, Milliyet: Kan kültürü
Hadi Uluengin, Hürriyet: Ahparik, ahparik!
Hakan Albayrak, Yeni Şafak: Hrant Dink koruma talep etmemiş. Bak sen!
Hakan Albayrak, Yeni Şafak: Hrant’ı vurdular içim yanıyor…
Hakkı Devrim, Radikal: Gerçekten «yorulduk artık!»
Haluk Şahin, Radikal: Şimdi ne yapmalı?
Hasan Cemal, Milliyet: Hey sen, eline kan bulaşan!
Herkül Millas, Zaman: Ülkemizde hain yok
Hrant Dink, Agos: Ruh halimin güvercin tedirginliği
Hrant Dink, Radikal: Bir Ermeni olduğum için haddim bildirilmeliydi, tıpkı bir güvercin gibiyim, dikkatli ve ürkek…
Hüseyin Hatemi, Yeni Şafak: İnsanlığa düşman olmak
İbrahim Aydın, Yeni Şafak: Milliyetçilik ve ulusalcılık nereye kadar?
İbrahim Öztürk, Zaman: TÜSİAD’ın son çağrısına kulak verilmeli
İdris Bal, Zaman: Türkiye’yi sabote eden cinayet!
İhsan Dağı, Zaman: Milliyetçiliği yeniden düşünmek!
İhsan Deniz, Yeni Şafak: ‘Güvercin tedirginliği’…
İskender Aruoba, Radikal: Başbakan, trafik, Hrant Dink…
İsmet Berkan, Radikal: 17 yaşında bir çocuk mu?
İsmet Berkan, Radikal: Çaresizlik ve sessizlik
İsmet Berkan, Radikal: Hrant Dink’i öldürdük
Koray Düzgören, Yeni Şafak: Hrant Dink soruyor: “Beni niye hedef seçtiler?”
Kürşat Bumin, Yeni Şafak: Hrant: Affedebilmek ve umut edebilmek artık daha da zor
Mehmet Ali Birand, Hürriyet: Hırant’ı Türk düşmanları öldürdü
Mehmet Altan, Star: Bir vicdan borcu…
Mehmet Altan, Star: Siyasal milliyetçiliğin yeni kozu…
Mehmet Altan, Star: Örgüt…
Mehmet Barlas, Sabah: İşler böyle gelmişse, bundan sonra da böyle mi gitmelidir?
Mehmet Barlas, Sabah: “İktidar olanlar”la “muktedir olanlar”ın karşılaşması mı?
Mehmet Tezkan, Vatan: Hapse giren yok ama ölen var..
Mehmet Tezkan, Vatan: Suikast değil, vatana ihanet..
Melih Pekdemir, Birgün: Sireli Yeğpayris Hrant!
Metin Münir, Milliyet: Eğer bir şey hakkında konuşulamıyorsa
Murat Aksoy, Yeni Şafak: Soros’un değil Türkiye’nin çocuğuydu
Murat Bardakçı, Sabah: Bu işler kraldan çok kralcılarla yürümez
Murat Yetkin, Radikal: Bu yalanlar ve yanlışlar ne kadar sürdürülebilir?
Murat Yetkin, Radikal: Korkunç ve karanlık bir cinayet
Mustafa Ünal, Zaman: Eyvah! Türkiye vuruldu
Mümtaz’er Türköne, Zaman: Hrant Dink kimdi?
Nasuhi Güngör, Star: Hrant niçin Türkiye’dir?
Nazım Alpman, Birgün: Trabzon’da ‘katil yetiştirme yurdu’ mu var?
Nazım Alpman, Birgün: Hrant’a sıktılar, Türkiye’yi vurdular
Nur Çintay, Radikal: ‘Hrant’ ateş demekmiş…
Okay Gönensin, Vatan: Yalnız bir katil mi?
Oray Eğin, Akşam: Devlet ne işe yarar?
Osman Ulagay, Milliyet: Değişimi çözmek ve Hrant Dink’i yaşatmak
Ömer Taşpınar, Radikal: Hrant Dink için barış anıtı dikelim
Perihan Mağden, Radikal: Hrant Dink Yazısı
Ruşen Çakır, Vatan: Yeni bir terörist tipiyle karşı karşıyayız: Yalnız kurtlar
Selçuk Gültaşlı, Zaman: Hrant Dink
Semih İdiz, Milliyet: Hrant’ın katili, damarlarımıza karışan zehirli kandır
Semih İdiz, Milliyet: ‘İnsan’ olmadan, ‘Türk’ olunmuyor
Süreyyya Evren, Birgün: Hepimiz Hrant Dink değiliz, ama olacağız
Taha Akyol, Milliyet: Hrant Dink’in katilleri
Taha Akyol, Milliyet: Cinayetin derin kökleri
Taha Kıvanç, Yeni Şafak: Hrant’ı kaybettik
Tarhan Erdem, Radikal: Dink’ten görüşler
Türker Alkan, Radikal: Kalkın ey ehli vatan!
Uğur Cilasun, Birgün: Mektup
Uğur Gürses, Radikal: Cinayetin sosyal sorumluluğu!
Umur Talu, Sabah: Ülkeni, onu kanatmadan seveceksin!
Umur Talu, Sabah: Ogün’den bugüne
Umur Talu, Sabah: “Soy-adı” peşinde
Yasemin Çongar, Milliyet: “Manidar…”
Yıldırım Türker, Radikal: Kardeşimi vurdular

22.01.2007 - 17:37 Yazan: metin | KAZZETTA | | 14 Yorum

Ortadoğuda bir bayat numara daha…

Hrant Dink öldürülmüş

Besbelli ki 2007 kötü geçecek… Besbelli ki Türkiye’nin, Türkiye toplumunun başına çoktandır örülmek istenen çorap için 2007, provokasyonlar silsilesinin yoğunlaştırıldığı yıl olacak…

Besbelli ki Türkiye toplumunun demokratikleşme, özgürleşme ve zenginleşme taleplerinin önü bir defa daha alınmak isteniyor…

Besbelli ki eski yaralar defalarca kaşınsa da bir türlü istenen ölçüde kanamıyor ve buna birtakım odaklar çok öfkeleniyor…

Besbelli ki Perinçligillerin İsveç mahkemelerinde Nobel komitesine dava açmak istemeleri gibisinden absürd alçaklıklar yetmiyor…

Besbelli ki bir AKP’linin CB olması ihtimali, birileri için ne pahasına olursa olsun önlenmesi gereken bir gelişme…

Besbelli ki diaspora Ermenilerindeki travmatik bakış çarpıklığının karşısında da, içerdeki rasist alçaklığa karşı da, entelektüel dürüstlüğe yakışır, onurlu ve başı dik bir tutum sergilemekte hiç duraksama göstermeyen, solcu, demokrat, aydın bir Türkiyeli Ermeni’nin katli mükemmel bir seçim…

Besbelli ki oynanmasına hız verilen kanlı oyunun çapı tahminlerimizin ötesinde bir genişliğe sahip…

Besbelli ki bu suikastin gerisinde de Ortadoğudaki saldırgan barbarlığın rolü var…

Bunlar benim düşüncelerim.

Bakalım zaman ne gösterecek…

Ne gösterecekse gösterecek, ama korkarım ki iyi şeyler göstermeyecek… Tahminim öyle.

Toprağın bol olsun sevgili yurttaşım. Sen hepimizden daha Türkiyeliydin. Yazık ettiler sana, bize, geleceğimize.

Her zaman yaptıkları gibi…

19.01.2007 - 17:54 Yazan: metin | KAZZETTA | | 12 Yorum

Mjstlrnn gzts, mjstlrnn sl: Cmhryt

Birbirinden kıymetli okurcuklarım, mel’un taşım gene kıvrım kıvrım kıvrandırıyor beni. Çok fenayım, yazı yazacak halim yok; emme Cumburliyet kazatasının içine düştüğü komik durumla Ertuğrul Efendi’nin beyanatı, müessese müdürünüze daşını maşını unutturuvirdi.

Efenim mes’ele şudur: Halâ Noel’i -pardon, Nobel’i- hakkındaki fetvamı bekleyen Orhan Pambık Bey, dayanamayıp özüme bir süprüz yapınca (bkz: Nobelli kazata) benden de aferini gapmıştır. Bunu nahal becermiştir? Şöyle kine: “Fikir özgürlüğü, yazarların sanatçıların düşüncelerini rahatça söyleyebilmeleri kime sorsanız gerekli ve önemli bir şeydir. ‘Ama bir yere kadar!’ Türkiye’de hep çok dar bir alanı çevreliyor olmalı ki, yakın tarihimiz ‘büyük ve suçlu’ yazarlarla dolu. Türkçe’nin en büyük şairlerinden Nâzım bu durumun en bilinen örneği. Kendi kuşağından şairler gibi, hakim devlet görüşüne uygun olmayan görüşü nedeniyle binbir belaya maruz kalmıştı.” demiş ve dokuz sütuna manşet çekerekten, anlı şanlı Cumburliyet kazatasının nasıl da sol gösterip sağ vurduğunu, nasıl da nazilerden daha nazi, nasıl da Devlet Partisi’nin yarı-resmi El-Ahram kazatası olduğunu, o aşağılık suratı teşhis ve teşhir ediliverince nasıl da maskesini sıyırıp köpek dişlerini gösteriverdiğini ustalıklı bir çalımla ispat edivermiştir.

Elinizde taşımak ya da ceket/palto cebinize sığdırmak için, kat yerinden katlanmış gazeteyi dikey olarak iki kez daha katlarsınız. Gazeteniz Cumburliyet’se logo “Cumh” olarak okunur. “Cumh”u bugünün gençleri bilmez. Ama benim kuşağım (78 kuşağı) çok iyi bilir, çünkü ölümcül bir gurur kaynağıydı “Cumh”. Bir yandan bazılarımız için entel görünmenin temel yöntemi, bazılarımız için entelektüel olmanın vizesi, öte yandan da hepimiz için faşist kurşuna hedef olmanın en kestirme bahanesiydi. İçten içe duyduğumuz endişeye baskın gelirdi duyduğumuz gurur, dolayısıyla da kıyafetimizin en önemli aksesuarı olurdu hep bu anlı şanlı “Cumh”.

Fakat benim şahsen bu “Cumh”la ilişkimin ekseni politik olmaktan ziyade gazetenin “sanat ve kültür”e verdiği önemdi. Ha bir de görsel farklılığıydı. Cumburliyet, Hürriyet/Günaydın ekolünün boyacı çanağı ve çıfıt çarşısı görselliğine ve sığ popüler kültürün arabesk kodlarını hem kullanmayı hem de yeniden-üretmeyi karakter edinmişliğine inat; sade, yalın, ağırbaşlı grafik tasarımıyla da, yegane kitap eki ve oldukça zengin kültür-sanat sayfalarıyla yarattığı afili entelektüel maskesiyle de, benim gibi iflah olmaz bir kitap okurunun okumak için tercih edeceği tek gazeteydi.

Siyasal çizgisini de es geçmek olmaz tabii ki. İllegal ve yarı-illegal komünist yayınları saymazsak, tek sol –daha doğrusu “sol”- gazeteydi Cumburliyet. Bu ülkenin yakın tarihi, sadece siyaset meydanında değil, medyada da sahte solun nasıl başarıyla at koşturduğunun ve kitlelerinin zihinlerinin akıl tutulmasına uğratıldıklarının da tarihidir aynı zamanda. Günümüzde maske düşmüş ve ardındaki iğrenç surat tüm hatlarıyla günyüzüne çıkmıştır ama sola meyilli kitledeki akıl tutulması tüm acıklılığıyla devam etmektedir. Bu kitlenin zihniyet yapısını biçimlendiren kemalist şablonun mevcut dünyayı algılama/okuma edimini iyiden iyiye çarpıtıp imkansızlaştıran arkaikleşme sürecinde geldiği son nokta, sözkonusu kitleyi nihayet asıl mensup ve ait oldukları alaturka faşist zihniyetle buluşturmuştur. Trajikomedileri budur. “Ulusalcılık” diye hava bastıkları şey, cümle aleme rezil olmamak için içgüdüsel bir gayretle, reflektif bir şekilde MHP’li faşistlerin “milliyetçilik”lerinden farklıymış izlenimi vermenin kod adıdır. Kadayıfın kaymağı da, dil ırkçılığının diğer adı olan öztürkçeciliktir elbet; kaka “millet”e karşı cici “ulus”. Ulan &%^?!Ş<$, sanki biz aptalız da anlamayacağız senin ulusalcılığının milliyetçilikten farkı olmadığını. Bize de mi ontolojik, semiyolojik, alafortonfunik lolo?!

Bu gazeteyi ilk kez, doğduğum ve çocukluğumu geçirdiğim mahalledeki bir komşumuzda görmüştüm. İngiliz lordlarına benzeyen bir hakim amcanın elinde ve evinde. Paramla almaya başladığımdaysa yaşım 16 idi. Öncesinde Abdi İpekçi’nin Milliyet’ini alır okurdum. Kesintisiz olarak, Haso Cemal Paşazade’nin liberal ekibinin gazete içindeki faşist cunta tarafından devrilişine kadar paramı kaptırdım uyanık İlhan Abi’ye. Bu dönemde başka gazeteleri de okudum tabii; eski Milliyet, eski Vatan, Yeni Ortam, İsmail Cem’in Politika’sı, en son da Demokrat gazetesi. Ama değişmez gazetem “Cumh” ve en büyük keyfim, bekar öğrenci evlerinin klasiği olan pazar kahvaltısı + Cumburliyet kıraati ikilisiydi. Kültür-sanat sayfaları ve kitap ekinin dışında, bir de meşhur ikinci sayfa (“Düşünenlerin Düşünceleri”).

Unutamadıklarım ise şunlar: 1) Üniversitede, Dev Yol’un epey sansasyon yaratan Cumburliyet boykotu karşısında duyduğum şaşkınlık; 2) Şu ülkede görüp görebileceğim en zeki, en namuslu, en birikimli entelektüellerden biri, belki de başlıcası olan Nejdet Şenlik Bey’in İlhan Abi cuntasının çirkefliği yüzünden gazeteden ayrılması; 3) Tamim Lütfi müstearıyla yazdığı yazılarla kalbimi fethetmiş olan adamın ve 12 Eylül’e faşizm adını ilk defa açık açık koyma cesaretini göstermiş olan bir başka adamın aslında vicdanlarımızda mahkum ettiğimiz sefil rejimin nasıl da en has yeniden-üreticileri ve kod adlı temsilcileri olduklarını gereksiz bir hüzünle farkedişim; 4) Gazetenin geçmişteki nazi muhipliğini öğrendiğim zamanki dehşetim; 5) O zamanlar orada düzeltmen olarak çalışmakta olan şair Refika Durmabaş Bey’i bir İstanbul gezimde ziyaret ettiğimde, bu gazetenin medyadaki en azılı sendika düşmanı ve en sömürgen emekçi düşmanı olduğunu öğrenince küçük dilimi yutuşum. (Sonraki gelişmeler beni hiç şaşırtmadı elbette. Dövlet Bahçevan Bey’le buluşmalar, Türk-Metal’lemeler, şunlar bunlar… Keriz uyanmıştı bir kere!)

Tam da Cumburliyet’in sol, muhalif bir gazete değil de, vesayetçi tahakkümcü faşizan rejimin resmi ideolojisinin yarı-resmi sözcüsü olduğunu çakozladığım sıralarda kıyamet koptu; gazeteyi nispeten liberalleştirip modernleştirmeye çabalayan Haso Cemal Paşazade ekibi gazeteden apar topar ayrılmak zorunda kaldı. Gazete tarihinde görmediği kadar tiraj patlamasına uğramıştı ve tarihinde görmediği üzere zank diye yere çakılıverdi bu darbeyle. Benimle birlikte okurlarının en az yarısı Yeni Yüzyıl’a ve sonrasında da Radikal’e yöneldi. Cumburliyet’in bugünkü okuru, tam da layık olduğu okurdur; nesli tükenen dodo kuşu. Devekuşunun akrabası mıdır bilmem ama neslinin tükenmekte olduğu bir gerçek. Thlknn frkndlr m, orası da onların sorunu artık.

Benim hayretimi mucip olan şey, muhalif entelektüel duruşa bunca düşman bir yayın organına kendini muhalif entelektüel addeden bazı saygın isimlerin halâ itibar edişi… Faşist zihniyetini en son Orhan Pambuk düşmanlığıyla taçlandırarak sergilemesine rağmen bu adamların aymazlığı, bana La Fontaine Bey‘le Ezop Bey‘in fabllarını hatırlatıyor. Neyse, bu da gaflete düşmüşlerin sorunu, benim değil.

***

Şincik haberlerden özetler:

Pambuk’un Radical’i Cumburliyet’i kızdırdı: Cumburliyet Kazatası yayın kurulu üyesi Şükreden Sonbay Bey “Geçmişi bıraksın, bugüne baksın” diye konuştu. Sonbay, gazetenin genel yayın yönetmeni İrbaam Üçhilal Bey ile imtiyaz sahibi İlhanlı Abi’nin bu haber ile ilgili hiçbir polemiğe girmeyeceklerini de söyledi.

Ertuğrul Efendi şöyle didi: “Ondan daha zekice birşey yapmasını beklerdim.”

***

Bu iki haberle ilgili de iki çift lakırdı sarfedip dün yazıyı bitirecektim ki, bugün Radical’de Kissmet Berkkan Bey’in “Pambuk’un kişisel hesaplaşma yaptığını düşünenler, onu kendileri kadar sığ sanıyor olmalı.” sözünü okuyunca vazgeçtim. Ertuğrul Efendi’ye bu yeter de artar, başka lafa lüzum yok.

10.01.2007 - 12:31 Yazan: metin | KAZZETTA | | 46 Yorum

Hadi bakalım, sıra sende netekim…

Üzerinde yaşamak suretiyle berbat ettiğimiz şu gezegenin havasını 91 yıldan beri kirleten, binlerce kişinin katili, onbinlerce kişinin işkencecisi, yüzbinlerce sürgünün karabasanı, koca bir toplumun umut ve sevincinin terminatörü olan bir pislik ortadan kalkmış… Gerçi yargılanıp suratlarına tükürülmeden tahtalıköyü boylamaları haksızlık oluyor böylelerinin ama yapacak birşey yok maalesef. Yine de, Türkçenin taçlanışından sonra gazetede gördüğüm, günün en güzel haberi… CIA’in oyununa gelmiş şoförlerle evkadınlarının eline lekeli vicdanlarını temizleme fırsatı geçmiş oluyor böylelikle nihayet. Umarım o kıt akıllarıyla azıcık düşünürler de, klaksonlarının ve tencerelerinin çıkardığı gürültünün nasıl vahşiyane bir temizlik harekatına zemin ve gerekçe hazırladığını bu vesileyle bunca yılın ardından birazcık olsun anlarlar…

Darısı Netekim Bey’in ve hababam darbe yiye yiye şaşkın ördeğe dönen ahalimin başına…*

———————————————————————————————————————————————–

(*) Fethi Bey‘in konuyla ilgili yazısını okuyunca birtakım zevata başsağlığı dilemeyi unuttuğumu farkettim. Netekim Bey haricinde Cumburliyet Kazatası, İlhan Abi, Mümtazundseçkin Hoca, Çölajanı Bey, Kaptan Ertuğrul Efendi, Kamil Kerinçek Bey, Şarkî Perinçsiz Bey, İzmirli Bağyan Muh[a]bir Abla, Zelzeleci Celal Beyamca, Müsvedde Şair Demir Bey, Diplomat Eskisi Asamkesem Bey, Hâlk Fırkası Reis-i Umumisi Denizbitti Bey, Provorektör Gazi Yanaç Bey, ma.org’dan emekli Ataman Bey, Ankara’dan Çağdaş Hale Hanım, Çağdaş Jale Hanım, Çağdaş Lale Hanım ve de ismilazımdeğilgillere başsağlığı dileklerimi sunar; merhumun cenazesi toprağa verilirken o kutsal topraklarda bizzat hazır bulunmamalarının tarihin dipnotlar sayfasına kendileri adına kara bir leke olarak geçeceğini hatırlatmama bilmem lüzum var mıydı diye höykürürüm.

Ha, ayrıca, Jazzetta topraklarındaki matem havasının dağılmasına bu vesileyle kendi çaplarında katkıda bulundukları için de işbu zevata teşekkürü bir borç bilirim.

11.12.2006 - 14:24 Yazan: metin | KAZZETTA | | 36 Yorum

Yürürken kart kurt sesleri çıkaran ayının intikamında üçüncü perde: İnekoğluinekler!

Kıymetli Arizonalı hemşehrilerim, müessese amirimizin haber takibinde ne gadder başarılı olduğunu şinci kendi gözlerinizle görecek ve takdir duygularınızı belirtmek içün yorum kuyruğuna gireceksiniz. (Gireceksiniz, di mi? Yüzümü kara çıkarmayın ha!)

Haberimiz devam ediyor efenim. Şu meşhur kalaşnikoflu müsveddenin yeni macerasını sinemamız gururla sunar: Olan şimdi de zavallı ineklere oldu!

Gerisini buraya yazmamıza gerek yok. Hava serinledi gerçi emme müessese amirinizin tatile çıkamama stresi tavana vurduğundan eli titriyor, gözleri klavyenin tuşlarındaki harfleri seçemiyor. Bi de zaten Afşar Bey fırçalamış kendisini, “üle Metin Bey, eger senin patronun kâr maksimizasyonu derdi olmasaydı, tükkan kapanır sen de kapının önünde avel avel gökteki kuşları seyrederdin!” deyü. Neyse, merak edenleriniz haberin ayrıntılarını şuradan edinebilür.

Ha bi de arada Muzmin Bey’in kanlısının köşeyazısı çıkmış da atlamışız dikkatsizlikten. Onu da okurcuklarımıza duyuralım da vazifemizi layıkıyla yapmanın huzurunu yaşayalımdır. Ama yazıdan iki alıntı yapacağım dayanamayıp:

“Bu memlekette insanlar, tuhaf bir duyarlılık fazlasıyla, gerçeklerden kaçmanın bir yolu olarak kafayı kuşa, çiçeğe, hayvana, velhasıl doğaya takmış olmakla suçlanır. Dünyayı paylaştığı bütün canlılara ve onlarla paylaştığı havaya, suya, toprağa, saygılı bir merakla, sakınarak yaklaşanlar ciddiye alınmaz. Her canlının ve beslendiği ortamın her doğal oluşumunun vazgeçilmez olduğuna inananlar enayi romantikler, hatta gelişimin baş düşmanları olarak yaftalanıverirler. Çoğunluk zararsız, ortalıkta fazla göründükleri takdirde en azından can sıkıcı deliler. Hayvanseverlik, dertli, mutsuz ve fuzuli hayatlarına bir anlam arayan, münasebetsizce hırçın insanlara yakıştırılan neredeyse eksantrik bir insanlık hali.

Sokak hayvanlarına yönelik katliam zaman zaman yoğunlaşarak devam ediyor. Şehirlerin başıboş hayvanlarını katletmek en ‘fiyzıbıl’ çözüm olarak görülüyor hâlâ. Ölümü seçeneklerden biri olarak içeren fizibilite hesaplarının korkunçluğundan dem vurmaksa dangalaklık. Münasebetsizlik. Daha birkaç yıl olmadı, bir çocuğun cehaletin ve kuduzun kurbanı olması üstüne görevliler olaya el koymuştu. Vatandaşını kuduza karşı bilgilendirmeyen, onu aşılamaktan aciz otorite, bütün köpeklerin katline karar verdi. ‘Çünkü bir çocuğun hayatı bütün köpeklerinkinden değerlidir.’ Canlıların hayatlarını bir kez birbirleriyle tartmaya başladınız mı, bu kendi kuyruğunu ısıran ölümcül bir çemberin sonsuza dek dönmesine yol açar. Aklın şirazesini ölümle örersen, hayatı öncelikler sıralamasıyla tartarsan sonunda vatanın, zamanla üstünde bir bayrak dalgalanan kimsesiz bir kayalığa dönüşür. Ölümün çözüm olduğu bir ülkede hayat asla yeşermez.”

“Başkan Kara, fotoğraflardan birinde, stil gözlüğü ve vücudunun en afili parçası gibi tuttuğu Kalaşnikof’uyla kahraman pozu verirken ‘Pişmanlık pozu’ başlığı altına yakıştırılan, çömelmiş pozuydu. Oturduğumuz yerden maruz bırakıldığımız mesajları hayli çok hedefli, hayli değişkendi. Kolay öldürenlerin kurnazlığı yansıyordu her dediğinden. Özellikle Çevre Bakanı Pepe’nin sert tepkisi başta olmak üzere besbelli hiç beklemezken aldığı tepkiler canını sıkmıştı. Pepe mükemmel bir isabetle, öldürdüğü ayıyla poz veren Kara’yı ‘paparazzilere poz vermek için yarışan şöhret peşindekilere’ benzetiyordu.

Kara’ya göre artık karşımızda kimin olduğunu açıklamanın zamanı gelmişti. Önce öfkeyle haykırdı: ‘Bizi parçalamaya gelirken, ‘Gel ayı gel, mi deseydim? Mecbur kaldım. Vatan evlatlarımız şehit oldu, dernekler PKK’yı kınayan açıklamalar yapmadı. Ama ben insan kurtarmak için bir ayıyı vurdum, bütün dernekler ayağa kalktı.’ Ayının ölümüne atfedilen önemin şehitlerden esirgendiğini savunarak şaşırtmıştı doğrusu. Mutlaka gerisi gelecekti. Nitekim ertesi gün gazetelerde bambaşka bir hikâyeyle karşımızdaydı. Başkanın anlattıkları, avcı fıkralarını aratmıyordu doğrusu.

Kendisi, vatanın en şaibeli, en başbelası kurumlarından koruculuk kurumunun şanlı bir neferiydi: ‘Yıllarca geceleri çocuklarımdan uzak dağlarda vatan için koruculuk yaptım. Terörist sanıp vurduğum bir ayı yüzünden vatan haini ilan edildim. 70 gönüllü korucu, bu ayı yüzünden silah bırakmayı düşünüyoruz.’ Eyvah, ilerde PKK ile savaşın tarihine ‘Ayı Vak’ası’ olarak geçecek bir dönüm noktası mı yaşıyoruz derken anlatıyordu: ‘Olay günü domuz avına değil, korucular olarak arazi taramasına çıkmıştık. O günlerde bir polisimiz ve askerlerimiz şehit olunca biz de o gece araziye çıktık. Ben üzerimize gelen ve gölgesini gördüğüm şeyi terörist sanarak ateş etmeye başladım. O esnada gölgenin bir ayıya ait olduğunu gördüm.’ Yani, ayı olmasa faili meçhul olacakmış.

Domatesler, fasulyeler ve karpuzları korumak için çıkılan av hak ettiği saygıyı görmemişti. Ya şehitlerin intikamını almak için vatan uğruna çıkılan av? Hem ayının PKK ile ilişkisi olmadığını kim savlayabilir? Ne de olsa o dağların ayısı.”

31.08.2006 - 15:53 Yazan: metin | KAZZETTA | | 64 Yorum