jazzetta

“renk renk düşünceler kaldı söylenmedik” (hayyam)

Distopik bir tasavvur: Eşcinsçil-egemen dünya

“Çöp evde bir Tractatus” başlıklı yazıma gelen yorumlarda homoseksüellik de konu edilince, hiç istemediğim halde kendimi bu konuya bulaşmış buldum ve aceleci –ne yalan söylemeli, biraz da telaşlı- bir tavırla düşüncelerimi açıklayacağım diye debelenirken batağa saplandım. Kendi yorumlarımı derleyip buraya topluca alıntılayayım önce –bazı yerleri atlayarak. Demişim ki:

”Eşcinsel” tilciği spastik bir tilcik; dilbilimsel kurallara aykırı. “Homoseksüel” uzun ve söylenişi zor. “Gay” de bana çok yılışık geliyor. Her ne kadar bir değer yargısı da barındırıyorsa içinde, yine de ben o hiç sevmediğim politikayı burada benimseyip “i***” demeyi tercih ediyorum.

Bu i***lik mevzuu çetrefilli mevzu. Ne kadar kendimi aksini düşünmeye zorlasam da olmuyor; ben bunu bir tür hastalık olarak görmeye eğilimliyim ve böyle düşünmekle de homofobik falan olduğum şeklinde bir suçlamaya maruz kalmayı da hiç iplemem i***ler tarafından. Çok ilginç birşeydir ki içlerinden dört dörtlük adamların çıktığı da çok oluyor ama genel olarak kopardıkları yaygaradan hoşlanmıyorum -hele de hakim oldukları birçok sektörde bu daha da itici oluyor. Bir iş başvurusu dolayısıyla karşısına çıktığım çok ünlü bir i***mizin tavrı o kadar tiksinti vericiydi ki, ossaat tuzla buz oldu gözümdeki saygınlığı. Kişilik bozukluğu iyi bir hal değil maalesef. Kusura bakmasınlar.

Bütün i***leri aynı sepete koymam, koymuyorum. Ayrıca tekrar edeyim; aşağılamak maksadıyla kullanmıyorum ben bu “i***” sözcüğünü. Sansürleyişimin amacı da öyle zannedeceklerden sakınmaktır. Bana doğadan, hayvanlardan kanıt getirilmesi de fikrimi ne yazık ki değiştirmiyor. Bunu “doğal” kabul edemiyorum.

Bu kişilere düşmanlık beslediğim yok. Buna karşılık, sempati beslediğimi de hiç söyleyemeyeceğim doğrusu. Bizden farkları yok, insani zaaflar taşımak konusunda. İçlerinde iyileri de var, beş para etmeyenleri de; tıpkı heteroseksüellerde olduğu gibi. Negatif ayrımcılığa da, pozitif ayrımcılığa da lüzum yok yani.

İnsanların kendi bireyselliklerine müdahale etmeye, onları kendi tercihlerimiz doğrultusunda yeniden biçimlendirmeye falan hakkımız yoktur; bu tür faşizan tasavvurlara kapım kapalı. Ama ortalıktaki olguyu da kendi bakış açıma göre değerlendirmeye, isimlendirmeye ve kendi tavrımı almaya da hakkım var ve ben o hakkımı kullanarak diyorum ki bu kişilere: “Kardeşim, sizin bu durumunuz benim baktığım yerden bir ’seçim’ değildir; dolayısıyla da bir suçlama/mahkum etme vesilesi de değildir. Bana göre sizin bir ’sorun’unuz var; ben size bunun bir ’sorun’ olduğu dayatmasında bulunamam, ama siz de benim bunu bir ‘tercih’ değil, bir ’sorun’ olarak görmemi engelleyemezsiniz. O halde orta yolda buluşalım: Ne siz benim alanıma sızmaya, beni tahakküme yeltenin; ne de ben sizi. Tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna.” Fazlaca vulgarize ve karikatürize ederek böyle söylemiş olayım.

Sadece bu kişiler için değil, herkes için söylemek istediğim birşey var: Üzerindeki etiketi rant kapısı haline getirenler, canımı sıkıyor.

Evet, hakikaten fazlaca vulgarize ve karikatürize etmişim. Şimdi bu lakırdılarımı veledimin kalem çantasından yürüttüğüm silgiyle silerek meramımı daha düzgün, yer yer de özeleştirel bir ifadeyle anlatmaya çalışayım:

1. “İbne” sözcüğünü aşağılama maksadıyla kullanmadığımı, hatta ünlü homoseksüel sanatçılarımızdan (artiz değil, hakiki sanatçı!) birinin kendi eğiliminden olanlar için aynı adlandırmayı yaptığını bir kez daha belirteyim önce. Artık böyle bir “aman yanlış anlamayın ha”lı açıklama yapmadan kullanması zor olan bu sözcüğü de kullanmayacak, kendim bir sözcük uyduracağım: “Eşcinsçil”.

2. Eşcinsçilliği bir tür hastalık olarak görüşüm, sadece beni bağlar. Bir tür rasizme, sosyal darvinizme ve öjeniye giden yolda koşar adım yürümek istemem.

3. “Maksadını aşmış ifade” klişesine hiç itibar eden biri değilim ama “kişilik bozukluğu” ifadem hakikaten de maksadını aşmış. Cinsel hedonizmin karanlık uzayında kendini kaybetmiş eşcinsçilleri bir yana bırakırsak, bütün eşcinsçiller için böyle bir ifade kullanmanın doğru olduğunu sanmıyorum.

4. “Bunu ‘doğal’ kabul edemiyorum” derken, iş “madem ki doğal değil, öyleyse yokedelim” noktasına varsın niyetinde değilim. Sadece kendi yargımı ifade ediyorum. Farklı olana hayat hakkı tanımamak, kendini kategorik olarak üstte görmek benim kitabımda yazmıyor.

5. Ben pozitif ayrımcılığın da pek matah birşey olduğu kanısında değilim. Dahası, onun, negatif ayrımcılığın zımnen onaylanması anlamına bile geldiğini düşünürüm. Onun için de feminizme, “ezilen ulus milliyetçiliği”ne, kotalara motalara prim vermem. Öyleyse, sırf toplumun çoğunluğunca dışlanıyor, aşağılanıyor diye eşcinsçilliği koruma altına almak, hatta ona sempati duymak, benim tercih edeceğim bir tutum değildir. Böyle bakarak, insani zaaflar konusunda eşcinsçillerin bizden farkları olmadığının bir kez daha altını çiziyor ve nasıl ki mizaç, karakter ve davranış özellikleri bakımından eksileri artılarını bastıran pek çok karşıcinsçil (heteroseksüel) varsa aynı oranda da eşcinsçil vardır diyor, peşin peşin nasıl ki antipati beslemiyorsam sempati de beslemediğimi teyit ediyorum.

6. O yazıdaki sondan ikinci yorumumda içimdeki rasiste dur demişim! Ama bunu yaparken de “tercih” gibi yanıltıcı lakırdılar da etmişim. Hedonist eğilimli eşcinsçiller için bu sözkonusu olabilir ama bence tercih değil, seçimlik olmayan bir farklı-oluş durumu var birçok eşcinsçil için.

7. Adam yerine koymadığım, dünyada yer işgal etmesini gereksiz gördüğüm sayısız karşıcinsçil; buna mukabil tarihte ve günümüzde birçok alanda son derece değer verdiğim ve saygı duyduğum birçok bilimci, sanatçı, vs eşcinsçil var. Ve tabii bunun tam tersi de geçerli. E n’olacak o zaman?! Demek ki bu kategorilendirme, benim için çok da anlam ve işlev taşımayan bir işlem.

8. Evet, son yorumumu tekrarlayayım. Sadece bu kişiler için değil, herkes için söylemek istediğim birşey var: Üzerindeki etiketi rant kapısı haline getirenler, canımı sıkıyor.

9. Özet: Eşcinsçillerle sorunum yok, ama eşcinsçillikle sorunum var.

Bu çetrefilli meselede kendi bakışımı bu kadar lakırdıya rağmen halâ doğru düzgün ifade edememiş olabilirim. Sevgili dostum Suat Bey’in verdiği linkte sıkı bir tartışma yaşanmıştı. İşin tuhafı, Prusyalı Bey ile Fatih Bey kardeşimin oradaki irkiltici ses tonlarını görmezden gelirsek, ben bir yandan Suat Bey’e, ama aynı anda da Muzmin Bey’e hak verdim tartışmanın tümünü okuyunca şimdi. Çelişkiye mi düştüm? Düştüğümü sanmıyorum ve bunun için de bence iyi bir kanıtım var: Yukarıdaki özet cümlem. Ama bu yüzden Muzmin Bey’den de, Suat Bey’den de azar işitme ihtimalim var. Tıpkı Afşar Bey ile Kalemzede-Tansel-Mky Beyler zıtlaşmasında olduğu gibi…

08.04.2007 - 00:09 Yazan: metin | KARŞI APARTUMAN | | 34 Yorum

“Batılılaşmacı”lar Batıya karşı!

Blogistan topraklarında zuhur ettim edeli, sanırım ki birçoğunuzca bir “AB’ci” olarak görülüyorum. Bundan rahatsız mıyım? Evet. Bu ülkede AB’ye girme sürecini hararetle destekleyenlerin ezici çoğunluğunun aslında “AB’ci” mabeci olmadıklarını; AB’ye girme talebinin sadece ve sadece, demokratikleşme sürecinde bir kaldıraç olarak değerlendirilmesi gerektiğini, bunun araçsal bir şey olduğunu düşündüklerini ve savunduklarını biliyorum -kendim buna bir örneğim. “AB’cilik”, demokrasi düşmanı cephenin bir kuyruklu yalanı, karaçalması.

Avrupa, şizofren bir moruktur; yarılmaya uğramıştır. Hem kendi içinde, hem de kendi dışındaki dünyaya karşı çift ruhludur. Tarihsel serüveninin onu getirdiği noktada, ne halt edeceğini bilemeyen, hızla bir dekadansa sürüklenen; gitgide ikincil, üçüncül rollere layık görülen; becerisini, heyecanını, dinamizmini yitirmiş bir aktör eskisidir. Kapitalistleşme sürecinin gaddarlığı ve vahşeti sayesinde dünyayı ve kendi insanlarını sömürerek kavuştuğu zenginlikle burjuva demokrasisinin değerlerini oluşturması, onları üniversal değerler olarak içkinleştirdiği anlamına asla gelmez, gelmemiştir de. Avrupa, her zaman için “bon pour l’Orient”çıdır; Avrupamerkezcilikle maluldür. Kendi içine baktığımızda da görürüz ki, özellikle kriz dönemlerinde apaçık meydana çıkan, bilinçaltının derinliklerinde sakladığı o Avrupadışı’nı küçümseme tavrını, faşist ve ırkçı kesimleri aracılığıyla bir tahkir ve tehdit unsuru olarak sürekli tedavülde tutar. Normal zamanlarda ise, Avrupadışı’na ve özellikle Doğuya en “anlayışlı” bakışı bile oryantalist motiflerle bezelidir.

Gelgelelim, bu, körükörüne, yahut bizim jakobenist, izolasyonist, totaliter zihniyetli resmi görüşçülerimizin –her türden milliyetçi ve neomilliyetçilerdir bunlar- bilinçli tercihiyle, Batı düşmanı olmayı gerektirmez. Batı dostu olmamız gerekmediği gibi tıpkı. Zaten bizimkiler öyle tuhaf birer Batı “düşman”ıdırlar ki, bir yandan yıllarca “komünizm” hayaletine karşı Batının bekçi köpekliğini yapmaktan gocunmamışlar, öte yandan da kendi despotizmlerini sürdürme yolunda Batının politik kültürünün demokratik yüzünün gözümüzü açmaması için de dört bir yanımızı ideolojik gümrük duvarlarıyla çevrelemeyi ihmal etmemişlerdir -bunu yaparken bile, bizimle alay edercesine “Aydınlanma”, “ilericilik” filan gibi lakırdılarla kafamızı ütülemekten de geri kalmaksızın.

Batının faşizan yüzüyle liberal-demokratik yüzünün madalyonun ön ve arka yüzü gibi olduğunu, “AB’ci” olarak “suç”lanan bizler görmüyor değiliz efendi. Kapitalist üretim formasyonunun özündeki eşitsiz ve adaletsiz yapılanmayı kamufle eden Avrupamerkezci megalomaninin “özgürlük, eşitlik, kardeşlik”çiliğinin sahteliğini farketmiyor değiliz. Bunun “üniversal bir uygarlık modeli” lansmanı olduğu, fakat geride yatan amacın hiç de insani falan olmadığı; aksine, kapitalizmin yayılmacı ruhunun dünyanın gerikalanını birörnekleştirip standartlaştırma projesinin düşünsel ve ideolojik üstyapısı olduğu şeklinde özetlenebilecek yakın tarih serüvenini bilmiyor değiliz.

Mesele şudur: Niçin AB deyince tüyleriniz diken diken oluyor, bütün bunlardan mı -elbette hayır. Sizin derdiniz AB falan değil –tıpkı bizim derdimizin de AB falan olmadığı gibi. Ne tesadüf! Sizin derdiniz, hegemonyanızın devamı. Onun için de Avrupa’nın karanlık yüzüyle çok iyi anlaşıyorsunuz, tersinden de olsa aynı dili konuşuyorsunuz.

Yıllarca “Batılılaşma, Batılılaşma!” diye höykürdünüz durdunuz. Bir sosyal mühendislik harikası inşa ettiniz. Bir değerler karmaşası/kargaşası ürettiniz; dünyanın hiçbir devesine ve kuşuna benzemeyen anomik bir toplumsal yapı yarattınız silbaştan. Ama gözünüz hemegonyanın şehvetinden öyle dönmüş ki yüzbilmemkaç yıldır; bir türlü, kapitalistleşmenin üstyapısal tezahürlerini/gerek-koşullarını kabul etmeye yanaşmıyor; modernleşme, Batılılaşma diyerek çıktığınız yolda, amacınız aslında sadece devletin restorasyonu ve “beka”sı -ve dolayısıyla kendi bürokratik tahakkümünüzün devamı ve bekası- olduğu için de, modernleşme eşittir kapitalistleşme o da eşittir bürokratik vesayet rejiminin liberal demokratik rejim lehine tasfiye süreci olduğunu asla ve asla kabule yanaşmıyorsunuz. Bütün patırtı gürültü, kıyamet de bundan kopuyor. Toplum bir yandan ekonomik altyapıdaki değişim ve dönüşüm sürecinin sancılarını etinde kemiğinde hissederek yaşamaya çalışırken, öte yandan da sizin halâ anakronik biçimde kendisini zorbaca vesayet ve tahakkümünüz altında inletmenize akıl sır erdirmeye çalışıyor. Yalpalıyor; kimi zaman ideolojik totalitenizin etkisiyle insanlığından çıkarak sizin amigoluğunuzun gereklerini yerine getiriyor, kimi zaman da bir anlığına gaflet uykusundan uyanarak demokrasi demokrasi diye inliyor, farklılıklarının sizin için tehdit ama kendisi için zenginlik, demokrasi-insan hakları-hukuk taleplerinin sizin için mahviyet ama kendisi için kurtuluş olduğunun farkına varıyor. “Örümcek kafalı” halka “saatlerin yüzyıl geri alınacağı” tarzında ürkütücü senaryolar sunarken, bütün derdiniz, saatlerin aslında tarafınızdan çoktaaan “geri alındığı”, hatta bununla kalınmayıp neredeyse rutin ve geleneksel bir biçimde 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat gibi gündönümlerinde “kış” saati uygulamasına geçilip durduğu gerçeğinin ortaya tüm çıplaklığıyla çıkmakta olduğunu kendinize unutturmaya çalışmak ve toplumu da bu uyanış ve silkinmeden nasıl koparacağının sinsice, alçakça hesabını yapmak. Paternalist devletçiliğinizin yasakçı zorbalığının, sahte modernizminin, Batı düşmanı Batılılaşmacılığının foyası döküldü ama ne yazık ki –ya da ne mutlu ki. AB “rüya”sının, Batının karanlık yüzü ve sizin el ve güçbirliğinizle sona ermesi, uyanış ve silkiniş sürecini bir süre için sekteye uğratabilir, hatta geçici olarak iptal de edebilir, ama tarih çöküş ve yeniden diriliş serüvenleriyle doludur.

Bugün size bayat bir hikaye anlattım sevgili kuzucuklarım. Savruk, eksik ve epeyce dağınık bir şekilde. Kusura bakmayın. Üstelik iyimserliğim de pek bir üstümde, nedense. Hayret!

10.03.2007 - 15:54 Yazan: metin | KARŞI APARTUMAN | | 108 Yorum

Kramer Kramer’e karşı (1)

Sayın baylar, bayanlar,**

Kafanızın içinde taşıdığınızın beyin olduğuna inanmak istiyorum ama kendimi ikna etmemde bana yardımcı olmanız gerek.

Nesiniz siz?

Sanmam ki “ülkücü komando” olasınız. Ne de olsa mektep medrese görmüşsünüz. Şeğerlisiniz. (Şeğer: Şehir) “Medrese” dediğime bakmayın; lafın gelişidir.

Kontrbilmemne misiniz? Eğer öyleyseniz, başka kapıya. Ben, kendi halinde, sade kahve gibi bir vatandaşım. Hiç abuk subuk işlerle işim olmaz.

12 Mart’ın meşhur “muhbir vatandaş”ı mısınız? İyi de, İkinci Dünya Savaşının halâ devam ettiğini sanan Capon askerlerinden ne farkınız kalır o vakit?! Yapmayınız, köprülerin altından ne darbeler geçti o günden bugüne…

Yoksa 28 Şubat’ın andıççılarına mı özenmektesiniz? Sanırım öyle. Ama insaf yahu, bizi Cengiz Çandar Bey yahut Mim Ali Birand Bey mi sandınız?

Amerikalı senatör Joseph MacCarthy Bey de cadı avına çıkmış ve yargısız infaz müessesesinin en ünlü aktörlerinden biri olarak ismini dünya alçaklık tarihine altın varakla yazdırmıştı. Nedense durduk yerde şimdi o da aklıma geldi.

Rıza Pehlevi döneminin İran’ı, Pinochet döneminin Şili’si filan da düştü aklıma. Videla’nın Arjantin’i, Salazar’ın Portekiz’i, Franko’nun İspanya’sı, Albay Beyler’in Yunanistan’ı, Netekim Bey’in Absürdistan’ı filan da peşisıra sökün ettiler…

Ben aslında sizi tanıyorum efendiler.

Yaşınıza denk bir süre Cumburliyet kazatası denen Nazi muhibbi yarı-resmi mevkuteyi okumuşluğum vardır. Sizi İlhan Abi’mden tanıyorum, onun akraba-yı taallukatındansınız. Hani 9 Mart hayalleri kurarkene 12 Mart’ta perili köşkte ağırlanan, sonra da hiçbir şey olmamış gibi yakın zamanda Dövlet Bahçevan Bey’le ittifak kurarak Kızılelmacı kemalistliğe terfi eden abim var ya, işte ondan bahsediyorum.

Ben sizi ta İttihat Terakki’den tanıyorum. Amcalar toprak oldular, şimdi isim verip can sıkmayayım. Cumhuriyet Hâlk Fırkası’ndan tanıyorum –tikkat: “halk” diil, “hâlk”. Nihayet ağzından baklayı çıkarıp gönlünün faşistlikte olduğunu iyice belli eden Antalyalı Denizbitti Demagogağası Bey’den de hatırlıyorum sizi.

Sizi eski maocu neomilliyetçi Doğu Kerinçek Bey’den de gözüm ısırıyor desem olur mu?

“Hemi Türk hemi de sol” diye bir çirkef yuvası var. Ama hayır, siz temiz aile çocuklarına benziyorsunuz.

Yok yok, buldum: Siz, AB başta olmak üzere bütün dahili ve harici bedhahları, hainleri, düşmanları kahretmek üzere Ergenekon’dan yola çıkıp Anadolu topraklarına varmış olan, düşmanların korkulu rüyası, Tansu Abula’mız dönemine yetişememiş olsa bile yine de onun ve saz arkadaşlarının medar-ı iftiharı, böyyük ve ödenekli Türk milliyetçisi Kamil Perinçli Bey’in dijital versiyonusunuz.

***

Kimlik probleminizi çözdük sayılır. Şimdi gelelim ne istediğinize…

Soğuk savaş dönemi biteli, “Demirperde” yıkılalı yıllar oldu. Gorbaçov Emmi kendi elcağızıyla Lenin ve Stalin’den miras kalan, akla hep Beria Bey‘i getiren o ürkünç ve tiksinç kötülükler imparatorluğunu yıkıverdiğinde şaşkınlıktan küçük dilinizi yutayazdınızdı. Düşmansız kalmıştınız bir anda çünkü. Bir süre devam eden ne yapacağını bilememe halinden çabuk sıyrıldınız.

…Diyordum ki aklım başıma geldi. Bu son söylediğim, burası için geçerli değil ki. Bizim diyarda şöyle: Yıllarca ABD’nin dümen suyunda giden, onun bir dediğini iki etmeyen, ikide bir halk iradesini bypass eden ve toplumun tepesinde boza pişirme seansları düzenleyen “our boys” ve kakofoni orkestrası, bakıyoruz da birden “antiemperyalist”, “anti-ABD” filan takılmaya başlamış! Sosyalistlere ve yurtseverlere yıllarca kan kusturan oligarşi, birdenbire hidayete ermiş ve başımıza neredeyse “solcu” kesilmiş! At izi it izine karışmış; dünün azılı Şükrü Stone Bey’iyle ondan daha da azılı Recep Pekbier Bey’i bugünün Che’sine dönüşmüş! Öyle ki sokak kontenjanından kullandıkları paramiliter lumpen kıtalarının bu dönüşümden başı dönmüş…

Bu bol sarımsaklı ve körili “antiemperyalizm” tiriti, bundan ibaret değil tabii. Dünün köyden inmiş şehere kuşbeyinli “gomonist”i de eski hasmının bu “transformasyon”undan aşka gelmiş olacak ki, “ulan bu faşolar demek ki has uşaklarmış!” diyerek, aslında hamurlarında mevcut bulunan faşizan milliyetçiliğe iltica edivermişler. Bunun onlar için bir ihtida olduğu çok açık.

Peki siz bu resmin neresindesiniz? Leke değeriniz var mı?

Bu şirin beldede esasen kimin ne bok olduğu belli değil. Herkes kendi etiketinde yazılı olanın “naylon”u. Komünisti komüniste benzemez, faşisti faşiste benzemez, liberali liberale benzemez, islamisti islamiste benzemez, sosyaldemokratı sosyaldemokrata benzemez, muhafazakarı muhafazakara benzemez.

Ya kemalisti kemaliste benzer mi? İşte bu, ölümcül bir soru. Önce, “kemalist” neye benzer, onun cevabını bulmak lazım. Ama yok, olmuyor bir türlü. Yaw bu kemalizm nedir; ideoloji desen değil, doktrin desen değil, sağcı desen inkar ediyor, solcu desen alakası bile yok. Her dönemde de mahiyeti ve “tez”leri, “dost”ları ve “düşman”ları değişi değişiveriyor. Savunucularına bakıyorsun; ne demek istediklerini anlamak için bütün bildiklerini unutman, bigbang’ten filan başlaman gerekiyor. Gelgelelim kamalismus longa, vita brevis. Ve sinopslardaki kimyasalların da bir haddi hududu var.

Kemalistin neye benzediğini biz faniler kavrayamayınca, soru da cevapsız kalıyor. O zaman, şu user friendly mottoya müracaat şart oluyor: “Biz bize benzeriz.”

Orta Asya steplerinde at koşturur, avrat sözü dinler, silah kuşanır; bir gün başımız bilinmez bir sebeple belaya girince Ergenekon yaylasından yola düzülüp Anatolia topraklarına ineriz. Orada yerel etnisitelerle bi gözel kaynaşır, hemhal olur, bi de üstüne İslam’ın nakışını işleriz ince ince. Artık gözümüz çekik, kanımız safkan filan olmaktan çıkmış; çok daha zengin bir gen haritasına sahip olmuşuzdur. Medeniyet dediğin bizden sorulur olmuştur. Asırlar böyle hayhuyla geçip gider.

Gün gelir devran döner. Bir bakmışsın elin götü boklu gavuru, Rönesans, reform, feodalizmin tasfiyesi, sermaye birikimi, terra incognita falan fıstık derken, biz garibanlara “dünyanın ortaçağı” diye yutturageldiği kendi ortaçağından sıyrılıp “endüstri toplumu”, “bilgi toplumu” diye –haklı olarak- cafcaflı etiketler yapıştıracağı bir dönüşüm gösterivermiştir! Nasıl olmuştur ne zaman olmuştur, bunları üzerinde “Emin Oktay, Turgut Özakman, Kemal Alemdaroğlu, vs” yazmayan tarih kitaplarından filan öğrenebilirsin. (Pardon, bu sonuncusu Lokman Hekim’di galiba!) Sen ise dünyanın gidişine ayak uyduramayan koskoca Osmanlı imparatorluğunun pare pare oluşunu seyretmekle meşgulsündür. Aniden telaşa kapılır, istihareye yatarsın. Zebbah kalktığında kararın karardır: “İttihat” suretiyle “terakki” edeceksin, hasta adamı ayağa kaldıracaksındır. Amma günler aylar yıllar geçer, olmaz bi türlü. Bakarsın ki ittihat terakki getirmiyor, “fenagâh-i muvakkatten geçer her şey zevaliyle” deyüp “içtima” suretiyle “terakki” sağlayacak olursun. Arada Kazım Karabekir gibi bazı arkadaşlar harcanır emme o kadar kusur özüne sabun ve nylon çorap olasım gelen Belluci Hanım’da da olacaktır elbet. Kolay mı; vatanı kurtaracak, padişahı kovacak, gıcır gıcır bir ulus-devlet inşa edecek, bütün bir geçmişin üzerine çarpı işareti (svastika?) koyup medeniyet istasyonunda makas değiştireceksindir. Batılı olacak ve “çağdaş”(!)laşacaksındır. E tabii öyle “adam” gibi Batılı olmak delikanlıyı bozar. Batının şepkesini kellesinden kapacak, fekat o kellenin içindeki beynin rasyonelliğine olanca şark kurnazlığınla yan çizeceksindir. Frenk bunu yemez elbette, hemen yapıştırır damgayı artık, tüm dandikliklerin üstüne: “Bon pour l’Orient”. (Gerçi Doğulunun tanımı içine Farisiler, Kırgızlar, Tacikler filan da girer emme farketmez.) Bu “Batılılık”, bizim için yeterlidir; Frenkoğlu haklıdır. Hem bu Parisien monsenyör değil midir eşi menendi bulunmayan şu güzelim laikliğimizin de kaşifi?

Bu batılılığın nevi şahsına münhasırlığına tebaanın aymaması için elinden geleni yaparsın. Ama kalleş dünya, bir türlü zamanı senin için durdurmaya yanaşmamış, almış başını yürümüştür. Tebaan, fizikçi oğlu ileride aslan sosyaldemokratlara baş olacak ve otuzküsur aydın müthiş estetik bir provokasyonla Sivas’ta cayır cayır yaktırılırkene “ne yapalım kaderlerinde bu da varmış” diyecek olan işitme engelli millî şefimizin zulmü altında inleyegelmiş o eski köylü yığınları değildir artık; kör topal bir endüstrileşme, berbat da olsa bir şehirleşme, elifi mertekten ayırabilecek oranda da olsa okuryazarlaşma bu şirin beldede de fena neticeler doğurmaya başlayacak; seninse eteklerin tutuşacaktır.

Çanlar köhnemiş zihniyetin için çan çan çalmakta; bela göz göre göre geliyorum demektedir. Ahalin, Tandoğan meydanına adını vermiş olan anlı şanlı Angara valinin sözünü dinlememekte, Hitler ve Mussolini Beyler göt altına gidiverince mecburiyetten ilan eylemek zorunda kaldığın demokraaasinin bokunu çıkarmakta; kırk yıllık fırkanı sap gibi siyaset meydanının kıyısında bırakıvermektedir. İlk (aslında ilk felan değil tabii) darbeni yapar, kelleleri uçuraraktan çapulculara gözdağını verirsin. Allah Allah! Alaaddin’in cini şişeden, fluoridli İpana da tüpten çıkmıştır bi kere. Bir çarıklı erkân-ı harp çıkar –ismi Morrisonzade The Sülü Bey’dir- senin o nezih üslubuna ve diline sevimli (!) Sparta ağzını bulaştıra bulaştıra kendi bildiğini okur, her daim pusuda bekleyen “mürteci”lere akide şekeri dağıta dağıta nurlu ufuklara doğru yol alır. Bu arada yollar yürümekle aşınmaya başlamış; uyduruk asfaltın altından moloztaşlar görünür olmuştur. The Sülü Bey, ithal ikamesi de olsa, “karma ekonomi”k de olsa, paslı “biynir” tenekesinden de olsa, kara toprağa yar ettiğin Adnan Bey’in izinden giderek şirin beldemizde yandan çarklı bir kapitalist dönüşüme çanak tutmakta; bu da imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış kitlemizin milli birlik ve beraberlik ahlakını bozmakta; ortalığa “işçi sınıfı”, “sosyalizm” gibi muzır lakırdıların yayılmasına, “Türkiye İşçi Partisi” falan gibi kökü dışarda şer mihraklarının zuhur eylemesine, hatta melmeketin tersanelerine –pardon, meclisine- bile tamı tamına 15 temsilci sokmasına sebebiyet vermektedir. Bu tehlikeli gidişe bir son vermek iktiza etmektedir. Memduh Tağmaç Emmi’mizin menşur deyişiyle “sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aşmış”, gomonisler gemi azıya almışlardır. Bu kış gomonizm gelebilirdir Allah muhafaza.

Nihat Erim Allah kerim” diyerek işe girişir, ikinci kez kelleleri uçurursun. Hem bu kez saftirik ahalim de muhtarları ve sayın muhbir vatandaşları yardımıyla değirmenine su taşıyıverir. Bir taşla kaç kuş vurmuşsundur! Çünkü içinden çıkan bir hizip*, ta bir önceki darbeden bu yana işi azıtmış, sosyalist fikirlerle cilveleşmekte; o güzelim, unique, sui generis kemalizmini, “asker/sivil bürokrasi-‘ilerici’ aydınlar” ittifakı şeklinde formüle ettiği ve “zinde güçler” edebiyatıyla süslediği sovyetik bir “milliyetçi-devrimci” darbecilik dümeniyle kızıla boyamaya tevessül ve teşebbüs etmektedir. Aslında kafan azıcık bassa, bunun sosyalist fikriyatla flört değil, sosyalist fikriyatı iğfal ve kötü yola düşürme harekatı olduğunu anlaman işten bile değildir ama n’apalım ki her ülkede olur böyle kardeşler arasında lüzumsuz ihtilaflar. Senden bile daha fazla nazi ruhlu olan İlhan Abi’yi bu uğurda perili köşkte akrostişli kriptolar yazmaya zorlar, adamın canını sıkarsın. Mümtaz Baasçı Mümtaz Hoca’ya kürek verip hela temizlettirirsin. (Sonra da “o adam” tutar, The Sülü in Kıprıs Bey’e anayasso hazırlar.) Olur böyle vak’alar.

The Sülü Hacıyatmaz Bey’in karşısına kifayetsiz muhteris Eco Bey çıkar bu arada. “Bu düzen değişmeli” laforizmasıyla, sağ politikacılardan sıtkı sıyrılmış olan, gönlünü sola kaptırmaya hazır kitlelerin aklını çeler ve onları ebediyen faşizan bir sağa hapsetme stratejisini yürürlüğe sokar. Ama zaman henüz “ben faşistim” deme zamanı değildir; alabildiğine keskin bir sol söylem kullanılmalı, düzenden umudu kesmiş kitlelerin yanısıra sosyalizme meyilli yarım aydınların da desteği alınmalıdır. Böylece tabandaki “devrimci”-“ülkücü” gençlik zıtlaşması, tepede de “Milliyetçi Cephe” – “CHP ve destekçisi sol” cepheleşmesinde izdüşümünü bulacak ve bu cepheleşme, The Sülü Bey – Eco Bey kayıkçı kavgası vodvilinde simgeleşecektir. Ülke kan gölüne dön[dürül]ecek, ABD’deki sahipler keyifle ellerini ovuşturup vaktin gelmesini bekleyeceklerdir.

Ve vakit gelecektir elbette. Şartlar olgunlaşacak, aralarında Time dergisinin kapakoğlanı olmayı ve Lockheed skandalından alnının akıyla (!) çıkmayı becerecek bir arkadaşları da olan Beşibiryerde Beyler ülkenin üzerine kabus gibi çöküp toplumun ümüğünü sıkacaklar, ona yıllarca üstünden çıkarmayı başaramayacağı –ki başarısızlık devam ediyor- bir deli gömleği giydireceklerdir. Dibimin Ressamı Bey, her Allah’ın günü binbeşyüz vakit ve her gittiği yerde “Ulu Önder”in adını zikrederek suçlarına legalite kazandırdığını düşünecek; bir yandan Kur’an’dan, öte yandan Nutuk’tan ayetler okuyacak ve kanlı ama beceriksiz elleriyle ayet yazdığı kağıtları birbirine karıştıracaktır. Kemalizmin ne anlama geldiği de nihayet o kalın kafalı dangalak otodidakt komünistlerin kafalarına zindanlarda, işkence odalarında dank edecektir.

Fekat dünya iyice tuhaflaşmış, korkunç Sovyet imparatorluğu yıkılınca ne oldum delisine dönmüştür. Mesela bizim vesayetle güdülmeye, otarşiye, içedönüklüğe, Goç Emmi’min s*ktiriboktan buzdolabı ve arabalarına, “Adana aradan çık”lara filan alışkın ahalimize bi haller olmuş; bir lokma bir hırkacı ahalimiz “men de isterem men de isterem”ci bir yetinmeme kültürü kapmaya başlamıştır. Bu da, ikibuçuk partili seçimde buçuk kontenjanından siyaset meydanına atılan ve esrarengiz bir şekilde cennet kadillağına bindirilen Özal Bey’in organizatör ve katalizörlüğünde vuku bulmuştur. Özal Bey, arabesk bir kültürel altyapının doğal sonucu olarak önceleri sadece kaba bir ekonomik liberalizm zihniyetiyle anti-Sülücü bir moderen kapitalizm hamlesine girişmiş ve fakat sonradan kazın ayağının öyle olmadığını görüp bu hareketini siyasal liberalizmle de tamama erdirmenin fikrî hazırlıklarını yaparkene ebediyen emekli -yahut ebediyete intikal- ettirttirilivermiştir. Emme ta Osmanlı’nın son döneminden beri devam eden iki partili yapı (merkezi temsilen devletçi-seçkinci-jakoben bürokrat Devlet Partisi ile periferiyi temsilen muhalifi) içinde devlet partisinin karşısındaki muhalefet, ikinci ve en kalıcı sosyolojik başarısını kazanmıştır. Şişeden cin ve tüpten İpana, bir daha asla içeri girmeyecek şekilde günyüzüne çıkmıştır. Artık toplum, kaba hötzötle güdülemeyecek kadar heterojen ve rafine bir sosyolojik hal arzeder olmuştur.

Bu süreçte eskinin basit “sol-sağ” modellemesi de anlamını, işlevini, dolayısıyla da hükmünü yitirmiş; zaten bu şirin beldede anlam ve işlevini asla bulmamış olan ve aslında her ikisi de evrensel boyutta “sağ” nitelik taşıyan “sağ” ve “sol” kavram ve tasvirlerinin yerini “insan hakları”, “hukuk”, “özgürlük” nosyonlarının temel teşkil ettiği daha sağlıklı bir antagonistik ikililik almıştır.

Bu arada AB’ye katılma süreci, iç dinamiklerle asla demokratik ve erişkin bir topluma dönüşemeyeceği artık anlaşılan Türk toplumunun demokrasi talebini hayata geçirebilecek bir kaldıraç işlevini üstleniverirken, saflar da AB’ye katılım sürecini destekleyen özgürlükçü demokrat cephe ile bu süreci doğrudan ve dolaylı olarak reddeden ve baltalayan özgürlük ve demokrasi düşmanı cephe olarak belirginleşmiştir. Ve hiç de ilginç olmayan biçimde her iki cephe de son derece heterojen olup, ilk cephede totaliter resmi zihniyetten canı yanmış toplum kesimlerinin ve dünya standartlarında donanımlı bir bölük aydının, ikinci cephede ise sovyetik komünistlerin, faşistlerin, dindarlıkları sadece ilkel bir reaksiyondan ibaret olan taşralı hödüklerin (dikkat: “dindarlar”ın demedim!), sosyaldemokrat karikatürlerinin, eski-maocu yeni Ergenekoncu ajanların, ve tabii ki -düğün kambersiz olmaz- kostümlü ve kostümsüz fincancı katırlarının yeraldığını cümle alem görmektedir. Ve esasında hadise hiç de AB’ye duhul etme hadisesi filan değildir. AB burada sadece aptal bir konu mankeni olup, bütün mes’ele, işbu toplumun çocukluktan ergenliğe, oradan da yetişkinliğe geçiş sancıları ve çocuğun büyümekte olduğunu görüp evdeki hötzötünü artık sürdüremeyeceğini anlayan otorite düşkünü “baba”nın telaş ve hiddetten kudurması, her türlü şeytani planla, eşyanın tabiatını zorlayan bu gelişimi durdurmaya kalkışması mes’elesidir. Yoksa bu satırların yazarı da gayet iyi bilmektedir ki Absürdistan asla ve kat’a AB’ye giremeyecektir ve dahi AB dediğin de ömrünün sonbaharında, tek dişi kalmış, kafası ince işlere hiç basmayan bir ihtiyar kocakarıdır.

(Devamı çıkmaz ayın son çarşambasında)

———————————————————————————————————————————

(*) Atası Kadro hareketi olan Yön dergisi (Doğan Avcıoğlu) çevresi, kemalist fraksiyonlardan biri olan “sol kemalizm”in kurmay kadrosuydu. Seçkinci bürokrat jakobenizminin faşizan zihniyetini mükemmelen taşıyan bu harekete, Mihri Belli ve çevresindeki “Milli Demokratik Devrimci” sosyalistler de katılacak; başından beri zihinleri milliyetçilikle malul olan Türkiyeli sosyalistlerin bir bölüğü nihayet açık açık kemalizmle müttefikliğini deklare edecekti. Bir yandan bu uğursuz ittifakın gaza getirdiği, burjuva kültüründen yoksun, sokma akıllı “devrimci” (!) gençlik, öte yandan Panama ekollü, Virginia-Langley destekli paramiliter faşist lumpen kıtaları, aynı silah sabah birinin (Dev-Sol), öğleden sonra ötekinin (ÜGD) elinde, ülkeyi kana bulayacak ve askeri darbenin yolunu açacaktı. Ve dış ve iç egemenler, bir taşla beş on kuş vurmuş olmanın heyecanı ve orgazmik keyfiyle ellerini ovuşturacaklardı.

(**) Bir ay kadar önce yazıldığı halde araya başka şeyler girince yayımlanamayan bu yazı, alaturka faşistliğin şeğerli versiyonu olan çok değerli, acayip birikimli, ultrasüpermega donanımlı seçkin kemalist gençlerimize ithaf olunmuştur. Vatan yahut Silistre ve de Durgut Sözakman Emmi‘nin para kesesi onlara minnettardır.

13.12.2006 - 15:22 Yazan: metin | KARŞI APARTUMAN | | 49 Yorum

Doğala kıymayın efendiler!

Transgenik tohum üretimi ve ticareti serbest hale geliyormuş. (Haberi şuradan okuyabilirsiniz.) Dehşete ve infiale kapılmamak mümkün değil. İlgili bakan yasayı savunuyor. Biyogüvenlik miyogüvenlik hak getire -böyle anlayış düşman başına! Yazıklar olsun.

Jazzettanka’yı bir tamamlayabilsem, yeşil olduğumu da söyleyecektim. Zaten anlamışsınızdır. Dolayısıyla transgenik ürünlere de şiddetle karşıyım. (Nasıl olup da GDO’ya Hayır Platformu’nun sitesine link vermemişim, hayret!)

Şimdi Muzmin Bey kapımı çalıp hışımla içeri girecek ve aramızdaki o derin çatlağın dayanılmaz ağırlıktaki gerçeğini gafama gafama vuracaktır yine, eminim! Olsun, dostun vurduğu yerde gül biter! Genetiği değiştirilmemiş gül.

05.10.2006 - 12:14 Yazan: metin | KARŞI APARTUMAN | | 12 Yorum

Entelektüel namusa karşı intisap ve icazet geleneği

Kalemzede Bey aramıza döndü. Döndü ama kendi yazlığının kapısı penceresi kapalı, o sadece bizim yazlıklarda görünmeyi tercih ediyor şimdilik, ağırlıklı olarak da Ece Hanım’ınkinde. Olsun, bu da birşeydir!

Ece Hanım’ın, Fatma Barbarosoğlu’nun bir yazısından hareketle açtığı tartışmada Kalemzede Bey tarafından yapılan yorumu, o tartışmadan bağımsız olarak değerlendirmeyi ve kendisinden izin alarak buraya, VERSUS köşemize taşımayı uygun gördüm. Her zamanki gibi titiz, kılı kırk yaran, zekice değerlendirmelerle, sevgili Bekir Bey’in de düsturu olan “resmin bütününü görme”mizi sağlayıcı açılımlar getiren Kalemzede Bey’in bu yazısı, benim için ayrıca önemli. Nedenine ilişkin şu anda gevezelik yapacak ne vaktim, ne de gücüm var; o şimdilik bende kalsın. Yazıyı, yazarının e.e.cummings ve a.düzkan sendromuna saygı göstererek, aynen yayımlıyorum.

***

türkiye cumhuriyeti’nin bir modernleşme krizi yaşadığı açık. osmanlı daha ta üçüncü selim zamanında modernleşmeye karar verdiğinden, bunun zorunluluğunu hissetmeye başladığından beri özü itibariyle batı-dışı bir modernleştirme projesinin nesnesi oldu. on dokuzuncu yüzyılda milliyetçilik dalgasının hızla büyümesi uluslaştırma ve ulus-devlet inşa projelerini bu batı-dışı modernleştirme projelerinin organik bir unsuru haline getirdi. emperyal zihniyetin hâkim olduğu bir çok-kültürlü ve çok-etnili coğrafyada entelektüel üretim ile iktidar arasındaki ilişki vatanın bekası uğruna sayısız hasar aldı, kavramsal zemindeki derinleşme ihtimalini büyük ölçüde kaybetti, ahlaki bir tutum olarak samimiyet bu ilişkide yoğun bir operasyonel mahiyet edindi. hemen hemen her dönemde ve her tarihsel dönemeçte gündemin aciliyet kesbeden maddeleri uğruna temel meseleler ihmale maruz kaldı, ne osmanlı ne de türk toplumu bir kültürel analize modern bilimsel disiplinlerin gerek jargonunun ve gerekse de terminolojisinin hakkını vererek tabi tutulmadı. batı-dışı modernleşme süreçlerinin ya da modernleştirme projelerinin asla ve kat’a vazgeçemeyeceği bir gereklilik modernitenin ve modernizmin batılı entelektüel ve şark’ın tefekkür ve hikmet birikimini aynı masaya yerleştirip sağduyulu ve eleştirel bir yaklaşımla okuma ve yeniden yazma girişimi idi. oysa bu, örneğin tanpınar, atay, kemal tahir, idris küçükömer gibi birkaç entelektüel ve edebiyatçının yalnızlık ve umutsuzlukla donanmış çabası dışında, ideolojik bakış açısı ne olursa olsun hiçbir fikir ve edebiyat camiasınca yerine getirilmedi. intisap ve icazet hevesinin ve geleneğinin aşılamadığı bir fikir dünyasında kendine yer arayan, merkeze yakın durmak için ne gerekirse feda etmeye hazır bir entelijansiya ahval ve şeraiti resmeden bu hastalık tablosunda aciliyet gerekçeli operasyonel jargonlara ve söylemlere meselelerin aslına ve özüne yakışır bir kavramsal donanım ve işleyiş, bu coğrafyayı paylaşan insanların ve insan topluluklarının hak ve huzur arayışları karşısında daima öncelik tanıdılar, kendi toplumsal itibarlarını ve işlevsel statülerini bu öncelik gerekçesinin üzerine inşa ettiler. meşrutiyette türkçüler, cumhuriyetin ilk dönemlerinde pozitivist ve sekülaristler, kırklardan seksenlere kadar sosyalistler ve sosyal demokratlar, seksenlerde türk-islamcılar ve muhafazakârlar, doksanlardan bugüne ise islamcılar; hangi ideolojik gelenek içerisine yerleşmiş olursa olsun, bugün şu ya da bu oranda bir arada yaşamaya çalışan bütün entelektüel cemaatler fikir üretirken hep sözde-öncelikleri gerekçeleştiren bir iktidar mücadelesinin neferleri ve komutanları olmayı bir kimlik ve işlev addettiler.

insan teklerinin dramatik ve trajik öykülerini şu ya da bu kimlik ve proje adına feda etmeye her daim hazır bir entelijansiyanın tartışma adabı ve üslubu elbette ki kavramsal doygunluğun gereklerini algılamaktan bihaber bir durumda olacaktır. aktüel meselerin kutuplaşmacı çekişmelerine hizmet etmeyi münevverlik addeden bir zihniyetin araçsallaştırdığı akıl giderek kavramlarını kaybeden bir hafızanın esiri haline gelecektir. en basit meselede bile kavramların özgün ve bilimsel tanımlarından bihaber bir yorum ve hitap çabası bu münevverlere itimat ve itibar eden masum ve mazlum insanların zihninde ve kalbinde nasıl da büyük gedikler ve yaralar açmaktadır, hiç kimse dillendirmez olmuştur bu trajediyi artık. türkçülerin düşmanları batıcılardı, muhafazakârların ilerlemeciler, pozitivistlerin tasavvufçular, sekülaristlerin dindarlar, sosyalistlerin liberaller ve kapitalistler, türk-islamcıların komünistler, günümüz islamcılarının ise laikler… bu kutuplaşma ve hasmane konumlanış hiç mi varlık sebebi gösteremez, hiç mi kaçınılmaz değildir, elbette ama dünya ne öküzün boynuzunda, hayat ne sokaktan ya da haneden ibaret, insan ise ne sadece tekil bir hikâye kahramanı ne de sadece bir cemaatin unsurudur. bir entelektüelin başlıca varoluş gayesi dünyayı, hayatı ve insanı her daim kendisiyle birlikte anlamaya, kavramaya, anlatmaya çabalamaktır. fuzûlî, şeyh galip gibi söz ustalarını yaşatmış bir kültürel geleneğin mirasını üstlenen entelektüellerin bugün ucubeleşmiş bir sokak dilinin vokabüleriyle ve manşetleri ören klişe ifadelerle hayati meseleleri tartışmaya kalkışması ve sorumluluk taşıdığı insanlar karşısında bir işlevi yerine getirmenin huzuruna kapılması hazin bir dramdır ve bu drama yeterince kurban verilmiştir: tanpınar sükût konspirasyonuna maruz kalmanın yeisiyle göçüp gitti hayatımızdan, atay okurunu bulamamış olmanın eti kemikten ayıran acısıyla göçüp gitti hayatımızdan, kemal tahir devlet babanın mirasını talan etmekten başka gayesi kalmamış bir güruhun kurduğu darağacında iskemlesini kendi devirerek göçüp gitti hayatımızdan, ve daha niceleri…

yetmişlerde sol bu aciliyet gerekçesi ve operasyonel işlev hevesiyledir ki bu toprakların insanlarıyla ne aklen ne de kalben buluşabilmiştir. vülgar bir materyalizmin ve ucube birkaç çeviriden ibaret bir marksist kitaplığın hastalıklarını bünyesinde taşıyan ve aklı ve kalbi ayrı tellerden çalan bir entelektüel miras bıraktılar şimdilerde onca şikâyet ettiğimiz çocuklarına ve torunlarına. peki ya bugünün müslüman entelektüelleri ve islamcı aktörleri, kanaat önderleri neredeyse yüz yılı aşan bu fikir mücadelesi geleneğiyle hesaplaşmayı, onun hastalıkları, arazları, gedikleri, beyhudelikleri, hataları, günahları ile yüzleşmeyi, bütün o kıssalardan kendilerine mutlaka bir hisse çıkarmayı başarabildiler mi? ağızlara sakız olmuşçasına bir yuvarlak hesapla seksen senelik bir mağduriyet ve zulüm anlatısıyla tek bir an bile nadasa bırakmadıkları kalplere ektikleri bu hınç ve hatta kin tohumlarından aklı zenginleştiren ve kalbi gönendiren bir ütopya anlatısının mı doğmasını bekliyorlar? kavramlarını operasyonel söyleme feda etmiş bir müslüman sosyolog bu anlatıda kendi kelimelerini aramaya kalkıştığında neyle karşılaşacaktır bir gün acaba? kavramların hakkını savunup onlarla donatmaya yeltendiği cümlelerini bir ilmik gibi boğazında taşımaya mecbur edilmiş bir başkası bu anlatıda kendi kelimelerini aramaya kalkıştığında tanpınar’ın ya da atay’ın ya da meriç’in ruhuna fatiha okumak dışında bir çaresi kalmadığı hissine mi kapılacaktır sonunda? bu ülkenin insanları kelimelerin hakkını aramanın kuru akademik tartışmalar olduğu gafletine kaç zamandan beridir kapılır oldu, haberi olan var mıdır? bildiğim bir gerçek var ki, kelimelerin kalbine değemiyorsanız kalbinizdeki kelimeleri bilmiyorsunuz demektir!

26.09.2006 - 10:17 Yazan: metin | KARŞI APARTUMAN | | 30 Yorum

Nalan, sevgilim, sana bir şiir yazdım, okiyim mi?

(Nedense karamsar ve/veya nihilist bir rüzgar estiği algılaması sezinledim bugün yazlığımızın ziyaretçilerinde! Havayı yumuşatalım biraz bari.)

***
Sevgili Şebinkarahisarlı, Doğubeyazıtlı, Kamçatkalı hemşehrilerim,

Mıstaa Bey’in çiftliğindeki horozların arasında görüneli nereden baksanız bir altı ay oldu sanırım. Sonra kovan oğul verdi, dört bir yana saçıldık! Jazzetta ile daha da açıldı çenemiz, kapanmak bilmedi. Ne zaman kapanır onu bilmem, ama en azından şimdilik kendi isteğimle kapamaya niyetim yok görünüyor.

O günden bugüne özümü takip eden ısrarlı okurcuklar, benim bir ukala dümbeleği olmadığımı farketmişlerdir diye düşünüyorum. İlk defa milli olmaya karar verdim, bugün bu yazıda ukala dümbelekliği yapacam! Buyurun, hayrını görün. Kızmayın, anlayın beni.

***
Efenim şair milletiz vesselam! Şiirden zerre anlamaz bir şair millet! Ağaçtan zerre anlamaz köylü misali. G*tündensanatçı artiz taifesine nasıl ki sanatçı diyorlar, birtakım abuklamalara da şiir deyip geçiyorlar. Sağımız solumuz, önümüz arkamız şiir, şair maşallah. Meşhur tespittir: Her üç kişiden beşi. Edebiyat dersleri demek s**tiriboktan ders kitaplarına maruz bırakılmak demek olursa olacağı budur: Okuma zevki, okuduğunu anlama yetisi gelişmemiş, “edep”, inceluk, sanat nedir bilmez kuşaklar…

Efenim dersimize geçelim. Bugünkü dersimizin konusu soba borusu değil, şiirin ne olmadığı. Yahut şöyle diyelim: Şiir, şairaneliğe ve bayağılığa karşı. Hadende bakalım, ezberinize kuvvet. Failatün failatün mefailün failün:

01) Şiir, bir içdökme platformu, bir duygulanım dışavurumu değildir.
02) Şiir, şairane bir eda, şairane bir ifade kaygısı değildir.
03) Şiir, ille de manzume (ölçülü-uyaklı sözler bütünü) olmadığı gibi, her ölçülü-uyaklı sözler bütünü de şiir değildir.
04) Şiir, self-romantika değildir.
05) Şiir, politik ajitasyon aracı değildir.
06) Şiir, atmasyon, sallamasyon değildir.
07) Şiir, devrik cümle kullanmak, satırları gelişigüzel bölmek, ilkel ve amaçsız benzetmeler, eğretilemeler türetmek demek değildir.
08) Şiir, arabesk bir isyan denemesi değildir.
09) Şiir, kelimenin ikinci (özenci) anlamıyla, amatör bir uğraş değildir.
10) Şiir, kelimenin ikinci (özencinin karşıtı) anlamıyla, profesyonel bir uğraş değildir.
11) Şiir, felsefi bakışın/dünya görüşünün manzum ifadelerle aktarıldığı bir tür bildiri değildir.
12) Şiir, anlamsız ve işlevsiz kelime oyunları yapmak demek değildir.
13) Şiir, günlük dilin verili yapısı içinde işlev gören dilsel araçların verili kullanımıyla üretilen bir söyleme dayanan ürün değildir.
14) Şiir, asla İbrahim Sadri, Şebnem Kısaparmak gibilerinin yapay, acıklı ve gülünç bir müsamereci ses tonuyla ve söyleyiş biçimiyle gevelediği/höykürdüğü, harcıalem, saçmasapan laf salatası değildir.
15) Şiir, ilkokul bebelerinin hamasi bir ses tonuyla “dramatize” ettiği, yirmibeşinci sınıf okul kitabı şairlerinin “sen kalk da…” acıklılığı ya da “Dehşet Domal Çağıldar” koçaklaması değildir.
16) Şiir, her ÜÇ Türk vatandaşından BEŞinin yazdığı “şey” değildir.

Şiirin ne olmadığı, üç aşağı beş yukarı belli oldu. Keyfim yerine gelirse, bakarsınız şiirin ne olduğuna ilişkin de birkaç satır karalarım.

Çok mu didaktik oldu? Walla internet çıkıp da mertlik bozulunca, -sözüm meclisten dışarı- “ben yaptım oldu”culuğun gemi azıya aldığı bir kitsch&trash ortamı oluşunca, kör gözüm parmağına didaktizm de gerekiyor arada. Sözlü kültürden görsel kültüre atlayıverince olanlar oldu. Neticelerden bir netice: İnterneti bir tür -selülozik olmasa bile- YAZILI kültür aracı olarak kullanamayan, görsel kültürün sığlığında zibildeten bir toplum…

Teneffüste bahçeye çıkıp top koşturmayın. Terler, üşütürsünüz. İkinci derste konumuza devam edecez.

21.08.2006 - 16:16 Yazan: metin | KARŞI APARTUMAN | | 14 Yorum

Siyonist vahşete karşı “goyim”ci yahudinin notaları

İsrail’de Wagner, düşünebiliyor musunuz! Siyonist devletin 53. yılında İsrailli orkestra şefi Daniel Barenboim, Tristan ve Isolde’den bir bölüm çaldırarak tabuları yıktı. Ondan iki yıl öncesinde de (1999), ünlü Filistinli aktivist düşünür Edward Said’le birlik olup Filistinli, İsrailli ve Ortadoğulu genç müzisyenlerle Goethe’nin doğumunun 250. yıldönümünü kutlamak üzere ve kültürler arasındaki yakınlaşmayı güçlendirmek, bir diyalog ve uzlaşma platformu oluşturmak amacıyla, Weimar’da Doğu-Batı Divanı Orkestrası’nı kurdu. Adını Goethe’nin ünlü eserinden alan orkestranın verdiği konserler bütün dünyada büyük ilgiyle karşılandı ve çok iyi eleştiriler aldı. Çok geniş bir repertuvara sahip olan orkestra için ünlü müzikolog M. Miller, “Verdikleri konserlerle farklılıkları olan bir politik grubun nasıl mükemmel bir uyumlu bütüne dönüşebildiğini somut olarak gösterdiler” ifadesini kullandı. Orkestra, 16 Ağustos’ta İstanbul’a da geliyor. Vaktim olsa da gitsem!

Orkestrayla ilgili genişçe bir bilgiyi internetten buraya alıntılıyorum. Kıbrıs Yeni Düzen gazetesi yazarı Asım Akansoy’un yazısından bir bölüm bize yeter:

***

1999 yılında Goethe’nin doğumunun 250. yıldönümü kutlama törenleri çerçevesinde genç İsrail ve Arap müzisyenler biraraya gelerek eşsiz bir deneyimin ilk imzasını atmışlardı. Almanya’nın Weimar kentinde biraraya gelen müzisyenler, bir yandan müzik ile ilgili tartışmalar yaparken diğer yandan, yoğun bir çalışma programı içerisinde farklı bir boyut olan müzik alanında birarada bulunabiliyorlardı.

Weimar, Goethe, Schiller, Wagner, Lizst, Bach gibi büyük yaratıcıların yaşadığı yer olma yanında, İkinci Dünya Savaşının korkunç ölüm kamplarından Buchenwald’in de çok yakınında bir kent! Bir yanıyla yaratıcılığın doruklarını temsil ederken, bir diğer yanı ile insan aklının yokediciliğini, körlüğünü, acımasızlığını, belki de bitişini sembolize ediyor. Kolayca açıklanamayacak bir durum bu.

Goethe, “Doğu Batı Divanı”nı burada yazdı. İslam dünyasına karşı büyük bir ilgisi olan Goethe, İspanyol seferlerinde savaşmış bir Alman askerden aldığı Kuran’dan bir sayfadan etkilenerek Doğuya yönelik bir arayışa girişmiş ve Divan’ı yazmış.

Biri İsrailli diğeri Filistinli iki önemli adamın oluşturduğu, “Doğu Batı Divanı” orkestrasının isim kaynağı ve ilk biraraya gelişi böyle oldu.

Edward Said ve Daniel Barenboim, bu önemli projeyi yaratan ve uygulamaya koyan iki önemli adam. İlki, edebiyat eleştirisi ve teorisi, felsefe, kültürel çalışmalar, uluslararası politika ve müzik alanında pek çok çalışma yapmış, “oryantalizm” teorisinin sahibi. Hayatı boyunca Filistin davası üzerine düşünmüş, konuşmuş, çalışmış, “taş atmış”, bize entelektüelin kim olduğunu anlatmış, bir önemli adam. İkincisi, bir Yahudi. İsrail’de büyümüş, hayatı müzikle geçmiş, günümüzün en önemli klasik müzik şefi ve piyanistlerinden bir tanesi. Bir müzik dahisi.

Filistinli, İsrailli ve Ortadoğulu gençlerden oluşan “Doğu Batı Divanı Orkestrası”, bünyesinde 17 ülkeden 110 müzisyeni barındırıyor.

“Kutsal” toprakların bu iki farklı kesimden insanının buluşmasının anlamı çok büyük. Kutsal toprakların kana bulandığı şu günlerde bu buluşmanın anlamı bir o kadar daha önemli geliyor bana. Farklı kimliklerin birarada yaşamaları üzerine kurulu bir idealist söylemin hümanist tezahürüdür müzikle yapılan. Sanatın milliyetçiliğin maskesini düşüren gücü karşısında kim nasıl durabilir, sanat bir propaganda aleti haline getirilmediği sürece.

Tüm dünyada konserler vererek Ortadoğulu olmanın pratiğine müzikle katılan gençlerin bu hoşgörülü duruşu, bugün bu bölge adına yapılan pek çok siyasi konuşmadan daha değerli. Çünkü ortak yaşam bir söylemden öte pratiktir. Uygulama ancak, ortak değerlerin yaratılmasını sağlar ve geliştirir. Farklı kimliklerin keskin bıçak gibi birbirinden ayrılamayacağı, her zaman karşılıklı geçişirliğinin olduğu ve zamanın bu ortak alanlar üzerinde üretilmiş maddi manevi değerler üzerinde anlamlı kılındığını biliyoruz. Biliyoruz ki, ne denli zor olsa da farklılıkları kabul etmek kadar bu farklılıklar üzerine inşa edilmiş bir ortaklık dünyasını yaratmaktır esas olan. Diğeri, hayali unsurlar üzerine şekillendirilmiş zorlama kimlikleri bir ayrılık tohumu olarak kullanma kolaycılığı değil midir?

07.08.2006 - 17:11 Yazan: metin | KARŞI APARTUMAN | | 24 Yorum

Tek yol evrim!

Hayır hayır, yanlış anlamayın! Darwinistik ya da non-Darwinistik evrimden filan sözettiğim yok!

(O konuda “taraf” tutmuyorum! Bu, bitaraf ve dolayısıyla bertaraf olmayı zorunlu kılmıyor; yalnızca bir konumlanma ya da ebelemece oyunu oynamaya gönlüm razı değil. Hayat bana karmaşıklığa selam vermeyi, kaostaki düzeni ve düzendeki kaosu dikkatli gözlerle seçebilmeyi ve bu paradoksa hayranlık ve saygı duymayı, lineer bir ilerleme ve pozitif yönde gelişme paradigmasının kesinliğini sorgulamak gerektiğini öğretti. Bir de, bunun arkasında yahut önünde, sağında solunda, üstünde gibi yön ve boyut kavramlarına başvurmaksızın; sıfat ve dereceye yüz vermeksizin; “tasarım” gibisinden insani tasavvurların daraltıcı, indirgeyici, kapsam, içerik, yöntem ve yordam öngörücü sakıncalarını dışta tutarak, bütün gözkamaştırıcılığıyla “Yaratan” nosyonuna ve o nosyonun beni gönderdiği hakikat sezgisine yönelmeyi…)

Ben, böyle deyince, en azından kuşaktaşlarımın belleğinden acı, gurur, düşkırıklığı, özlem, belki kızgınlık, kırgınlık, hatta belki de utanç ve öfke gibi duygularla geçit resmi yapan, eski masalsı dönemlerimizden kalma bir slogana gönderme yapıyorum: “Tek yol devrim!”

Yıllar içinde, “devrim[ler]”in, politik/ekonomik/sosyal/kültürel çöküş dönemlerinin görünür ya da görünmez-kanlı sonu ve bu düzlemlerden biri/bütününde verili çöküş sürecinden geçmekte olan formasyonların antitezi iddiasını bağrında taşıyan, afili ve havalı bir[er] reaksiyoner/reaksiyonel sonuç[sallık] olduğundan hareketle, tarihi kanatan bir[er] patolojik olgu niteliği taşıdığını kavramam güç olmadı.

Tabii, Türkçenin bağında bahçesinde bir zamanlar fırtına gibi esip ağaçları devirmiş, etrafı tarümar etmiş olan öztürkçeci garabet akımın dilimizde yarattığı yoksullaşmanın doğal sonucu olarak burada bir sıkıntı yaşamıyor değiliz: “İnkılap” mı, “ihtilal” mi, nedir devrim?

Şöyle çizelim çerçeveyi dilerseniz: “Evrim”in karşıtı olan şey. Bundan hareketle gidersek, inkılap-ihtilal ayrımının yetersiz ikilemesinden de uzak durmuş oluruz. (Zıddından hareketle yapılan bu tanım sıkıştırması da tartışılır elbette. “Evrim” tarihsel planda geçerli bir argüman mıdır, tartışmalıdır. Benim şu anda yaptığım, yalnızca geçici bir konumlama. Böyle bakınca da, yazının başlığının bir ironiden öteye gitmediği de farkedilecektir!)

Devrimler tarihini didiklemeye gerek görmüyorum şimdi. Fransız devrimini, Sovyet devrimini, Çin kültür devrimini, Türk devrimini hatırla[t]makla yetiniyorum. Bunların farklı motiflerle, farklı toplumsal-tarihsel koşul ve süreçlerde, farklı karakterlerde eylenmiş ve işlemiş reaksiyon bütünleri olduklarını kabul ediyorum. Bununla birlikte, adları anılan anılmayan bütün devrimsel hareket ve süreçlerin ortak karakteristiğinin, savrulmayla gelen bir ilerleme illüzyonu, “bugün burada” yaşanmakta olan dekadansa karşı, değil onu durdurup düze çıkmak, bilakis başka bir renk ve doku ile onu derinleştirerek, problemlerine yeni ve bir kısmı ancak ileride görülebilecek problemler ekleyerek, yer yer dramatik ve yer yer trajikomik hikayelere zemin açarak, hem “bugün burada” hem de geleceği de kendi sorunsalıyla ipotek ederek yaşanacak bir “dekadans sonrası dekadans” olduğunu vurgulamak istiyorum. Organik tarihe, kesintisiz işleyen; lineer değil, belki çembersel, belki helezonik, belki kaotik, belki de Quantum teorisinin “wavicle” (kimi zaman particle/parçacık ve kimi zaman wave/dalga) tespitinin analojik izdüşümünün zihnimizde üreteceği bir nitelemeyle sıfatlandırılabilecek insani serüvene, iyileşmesi kendi doğal iç tedavi süreçleriyle ve zaman içinde doğal akışıyla mümkünken, edebi bir metaforla dile getirirsek; insansı ama zarar verici bir telaşın ve aceleciliğin paslı ameliyat bıçağıyla yapılan müdahalenin adı, acaba gerçekten de “devirmek”ten geliyor olmasın?! Bir yumrukta yere devirmekten?

Bu bir giriş yazısıydı. Bir sonraki yazımda “devrim” ile “gericilik-ilericilik” kavram ikilisinin arasındaki ilişki ve/veya ilintiyi ele almaya çalışacağım. Hem zaten yazının genel başlığını da "Gericilik vs. İlericilik" koymalıydık. Ana eksenimiz evrim-devrim karşıtlığı değil.

23.06.2006 - 15:38 Yazan: metin | KARŞI APARTUMAN | | 14 Yorum

KARŞI APARTUMAN

Efendim ben bu blog işini pek bi sevdim emme, şöyle sevdim: Vaktiynen -ilkokul iki sularında- evde bir dergi çıkardıydım. O günden bugüne, içimde bir ukde, derunumda bir sızı olarak kaldı yayıncılık. Nice dergiler sevdim, yoktular. İşte şincik fırsat elime geçti diyerekten bu blogu bir nevi dergi niyetine dolduruyorum. Dolayısıyla, alın bir köşe daha size!

Bu köşe VERSUS köşesi, kırılsın her türlü manipülasyon şişesi!

İşte ilk x vs. y:

KAHRAMAN BAKKAL, SÜPERMARKETE KARŞI

Çok yazıldı, çizildi. Bakkal kahramandır, dosttur, tanıştır, ahbaptır, sırdaştır, markopaşadır, kreditördür, fahri emlakçıdır, felandır. Eh bu arada ufak tefek kazıklar atmayı da ihmal etmez. Lakin biz o ayaküstü kazıklara, meşhur bakkal defterindeki masumane kalem sürçmelerine yahut kaydırmalarına razıyızdır. Niye? Çünkü, yukarıda saydıklarıma ilaveten, kimi zaman sahtekarca sırıtkan, çoğu zaman da abus ve/veya mel’un suratlı kasiyer kızları yoktur bakkaliyenin de ondan. Mekan planlaması hileleri de namevcuttur; çiklet almaya girip bir otomobil artı iki buzdolabı artı muhterem valdenizin örekesini yüklenip çıkmazsınız mekandan. Asansör musikisi kılıklı aranağmeler ve basbariton dışsesten berbat promosyon anonsları da tırmalamaz nazik kulağınızı. Hele de eski çağlardan kalma güngörmüş bir şehir bakkaliyesindeyseniz, Udi Hırant Efendi ya da Tanburi Cemil Bey’in soylu tınılarıyla karşılaşmanız işten bile değildir.

Gelvelakin, artık [o] bakkal[lar] yok. Kendine hipermarket süsü veren süpermarketler, marketler var. Torba, file, yerini çoktan pis kokulu poşete bıraktığı gibi, bakkaliye de tahtını süperi, hiperi, ultramegasıyla, sade suya tiritiyle, markete bırakmış durumda. Yine de siz siz olun, “bakkal” kavramıyla “Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün”* kavramını zinhar biraraya getirmeyin derim. Yoksa ne romantizm kalır orta yerde, ne nostalji, ne de edebiyat. Zaten ortada Ferhan Şensoy’un “Kahraman”ıyla Halide Edip’in “Sinekli”si dışında bakkal da kaldı mı ki!

(Okurcuklara not: Bu sefil yazının doğrularını alkışlayıp yanlışlarını kargışlayınız. Eksikleri varsa tamamlayınız. Bu bir dönem ödevidir, not verilecektir.)

* Mustafa Sarıgül mü gelmiş o anda aklıma ne, tövbe tövbe! Düzelttim, sağolasınız Fethi Bey.

13.06.2006 - 17:12 Yazan: metin | KARŞI APARTUMAN | | 25 Yorum