Sayın baylar, bayanlar,**
Kafanızın içinde taşıdığınızın beyin olduğuna inanmak istiyorum ama kendimi ikna etmemde bana yardımcı olmanız gerek.
Nesiniz siz?
Sanmam ki “ülkücü komando” olasınız. Ne de olsa mektep medrese görmüşsünüz. Şeğerlisiniz. (Şeğer: Şehir) “Medrese” dediğime bakmayın; lafın gelişidir.
Kontrbilmemne misiniz? Eğer öyleyseniz, başka kapıya. Ben, kendi halinde, sade kahve gibi bir vatandaşım. Hiç abuk subuk işlerle işim olmaz.
12 Mart’ın meşhur “muhbir vatandaş”ı mısınız? İyi de, İkinci Dünya Savaşının halâ devam ettiğini sanan Capon askerlerinden ne farkınız kalır o vakit?! Yapmayınız, köprülerin altından ne darbeler geçti o günden bugüne…
Yoksa 28 Şubat’ın andıççılarına mı özenmektesiniz? Sanırım öyle. Ama insaf yahu, bizi Cengiz Çandar Bey yahut Mim Ali Birand Bey mi sandınız?
Amerikalı senatör Joseph MacCarthy Bey de cadı avına çıkmış ve yargısız infaz müessesesinin en ünlü aktörlerinden biri olarak ismini dünya alçaklık tarihine altın varakla yazdırmıştı. Nedense durduk yerde şimdi o da aklıma geldi.
Rıza Pehlevi döneminin İran’ı, Pinochet döneminin Şili’si filan da düştü aklıma. Videla’nın Arjantin’i, Salazar’ın Portekiz’i, Franko’nun İspanya’sı, Albay Beyler’in Yunanistan’ı, Netekim Bey’in Absürdistan’ı filan da peşisıra sökün ettiler…
Ben aslında sizi tanıyorum efendiler.
Yaşınıza denk bir süre Cumburliyet kazatası denen Nazi muhibbi yarı-resmi mevkuteyi okumuşluğum vardır. Sizi İlhan Abi’mden tanıyorum, onun akraba-yı taallukatındansınız. Hani 9 Mart hayalleri kurarkene 12 Mart’ta perili köşkte ağırlanan, sonra da hiçbir şey olmamış gibi yakın zamanda Dövlet Bahçevan Bey’le ittifak kurarak Kızılelmacı kemalistliğe terfi eden abim var ya, işte ondan bahsediyorum.
Ben sizi ta İttihat Terakki’den tanıyorum. Amcalar toprak oldular, şimdi isim verip can sıkmayayım. Cumhuriyet Hâlk Fırkası’ndan tanıyorum –tikkat: “halk” diil, “hâlk”. Nihayet ağzından baklayı çıkarıp gönlünün faşistlikte olduğunu iyice belli eden Antalyalı Denizbitti Demagogağası Bey’den de hatırlıyorum sizi.
Sizi eski maocu neomilliyetçi Doğu Kerinçek Bey’den de gözüm ısırıyor desem olur mu?
“Hemi Türk hemi de sol” diye bir çirkef yuvası var. Ama hayır, siz temiz aile çocuklarına benziyorsunuz.
Yok yok, buldum: Siz, AB başta olmak üzere bütün dahili ve harici bedhahları, hainleri, düşmanları kahretmek üzere Ergenekon’dan yola çıkıp Anadolu topraklarına varmış olan, düşmanların korkulu rüyası, Tansu Abula’mız dönemine yetişememiş olsa bile yine de onun ve saz arkadaşlarının medar-ı iftiharı, böyyük ve ödenekli Türk milliyetçisi Kamil Perinçli Bey’in dijital versiyonusunuz.
***
Kimlik probleminizi çözdük sayılır. Şimdi gelelim ne istediğinize…
Soğuk savaş dönemi biteli, “Demirperde” yıkılalı yıllar oldu. Gorbaçov Emmi kendi elcağızıyla Lenin ve Stalin’den miras kalan, akla hep Beria Bey‘i getiren o ürkünç ve tiksinç kötülükler imparatorluğunu yıkıverdiğinde şaşkınlıktan küçük dilinizi yutayazdınızdı. Düşmansız kalmıştınız bir anda çünkü. Bir süre devam eden ne yapacağını bilememe halinden çabuk sıyrıldınız.
…Diyordum ki aklım başıma geldi. Bu son söylediğim, burası için geçerli değil ki. Bizim diyarda şöyle: Yıllarca ABD’nin dümen suyunda giden, onun bir dediğini iki etmeyen, ikide bir halk iradesini bypass eden ve toplumun tepesinde boza pişirme seansları düzenleyen “our boys” ve kakofoni orkestrası, bakıyoruz da birden “antiemperyalist”, “anti-ABD” filan takılmaya başlamış! Sosyalistlere ve yurtseverlere yıllarca kan kusturan oligarşi, birdenbire hidayete ermiş ve başımıza neredeyse “solcu” kesilmiş! At izi it izine karışmış; dünün azılı Şükrü Stone Bey’iyle ondan daha da azılı Recep Pekbier Bey’i bugünün Che’sine dönüşmüş! Öyle ki sokak kontenjanından kullandıkları paramiliter lumpen kıtalarının bu dönüşümden başı dönmüş…
Bu bol sarımsaklı ve körili “antiemperyalizm” tiriti, bundan ibaret değil tabii. Dünün köyden inmiş şehere kuşbeyinli “gomonist”i de eski hasmının bu “transformasyon”undan aşka gelmiş olacak ki, “ulan bu faşolar demek ki has uşaklarmış!” diyerek, aslında hamurlarında mevcut bulunan faşizan milliyetçiliğe iltica edivermişler. Bunun onlar için bir ihtida olduğu çok açık.
Peki siz bu resmin neresindesiniz? Leke değeriniz var mı?
Bu şirin beldede esasen kimin ne bok olduğu belli değil. Herkes kendi etiketinde yazılı olanın “naylon”u. Komünisti komüniste benzemez, faşisti faşiste benzemez, liberali liberale benzemez, islamisti islamiste benzemez, sosyaldemokratı sosyaldemokrata benzemez, muhafazakarı muhafazakara benzemez.
Ya kemalisti kemaliste benzer mi? İşte bu, ölümcül bir soru. Önce, “kemalist” neye benzer, onun cevabını bulmak lazım. Ama yok, olmuyor bir türlü. Yaw bu kemalizm nedir; ideoloji desen değil, doktrin desen değil, sağcı desen inkar ediyor, solcu desen alakası bile yok. Her dönemde de mahiyeti ve “tez”leri, “dost”ları ve “düşman”ları değişi değişiveriyor. Savunucularına bakıyorsun; ne demek istediklerini anlamak için bütün bildiklerini unutman, bigbang’ten filan başlaman gerekiyor. Gelgelelim kamalismus longa, vita brevis. Ve sinopslardaki kimyasalların da bir haddi hududu var.
Kemalistin neye benzediğini biz faniler kavrayamayınca, soru da cevapsız kalıyor. O zaman, şu user friendly mottoya müracaat şart oluyor: “Biz bize benzeriz.”
Orta Asya steplerinde at koşturur, avrat sözü dinler, silah kuşanır; bir gün başımız bilinmez bir sebeple belaya girince Ergenekon yaylasından yola düzülüp Anatolia topraklarına ineriz. Orada yerel etnisitelerle bi gözel kaynaşır, hemhal olur, bi de üstüne İslam’ın nakışını işleriz ince ince. Artık gözümüz çekik, kanımız safkan filan olmaktan çıkmış; çok daha zengin bir gen haritasına sahip olmuşuzdur. Medeniyet dediğin bizden sorulur olmuştur. Asırlar böyle hayhuyla geçip gider.
Gün gelir devran döner. Bir bakmışsın elin götü boklu gavuru, Rönesans, reform, feodalizmin tasfiyesi, sermaye birikimi, terra incognita falan fıstık derken, biz garibanlara “dünyanın ortaçağı” diye yutturageldiği kendi ortaçağından sıyrılıp “endüstri toplumu”, “bilgi toplumu” diye –haklı olarak- cafcaflı etiketler yapıştıracağı bir dönüşüm gösterivermiştir! Nasıl olmuştur ne zaman olmuştur, bunları üzerinde “Emin Oktay, Turgut Özakman, Kemal Alemdaroğlu, vs” yazmayan tarih kitaplarından filan öğrenebilirsin. (Pardon, bu sonuncusu Lokman Hekim’di galiba!) Sen ise dünyanın gidişine ayak uyduramayan koskoca Osmanlı imparatorluğunun pare pare oluşunu seyretmekle meşgulsündür. Aniden telaşa kapılır, istihareye yatarsın. Zebbah kalktığında kararın karardır: “İttihat” suretiyle “terakki” edeceksin, hasta adamı ayağa kaldıracaksındır. Amma günler aylar yıllar geçer, olmaz bi türlü. Bakarsın ki ittihat terakki getirmiyor, “fenagâh-i muvakkatten geçer her şey zevaliyle” deyüp “içtima” suretiyle “terakki” sağlayacak olursun. Arada Kazım Karabekir gibi bazı arkadaşlar harcanır emme o kadar kusur özüne sabun ve nylon çorap olasım gelen Belluci Hanım’da da olacaktır elbet. Kolay mı; vatanı kurtaracak, padişahı kovacak, gıcır gıcır bir ulus-devlet inşa edecek, bütün bir geçmişin üzerine çarpı işareti (svastika?) koyup medeniyet istasyonunda makas değiştireceksindir. Batılı olacak ve “çağdaş”(!)laşacaksındır. E tabii öyle “adam” gibi Batılı olmak delikanlıyı bozar. Batının şepkesini kellesinden kapacak, fekat o kellenin içindeki beynin rasyonelliğine olanca şark kurnazlığınla yan çizeceksindir. Frenk bunu yemez elbette, hemen yapıştırır damgayı artık, tüm dandikliklerin üstüne: “Bon pour l’Orient”. (Gerçi Doğulunun tanımı içine Farisiler, Kırgızlar, Tacikler filan da girer emme farketmez.) Bu “Batılılık”, bizim için yeterlidir; Frenkoğlu haklıdır. Hem bu Parisien monsenyör değil midir eşi menendi bulunmayan şu güzelim laikliğimizin de kaşifi?
Bu batılılığın nevi şahsına münhasırlığına tebaanın aymaması için elinden geleni yaparsın. Ama kalleş dünya, bir türlü zamanı senin için durdurmaya yanaşmamış, almış başını yürümüştür. Tebaan, fizikçi oğlu ileride aslan sosyaldemokratlara baş olacak ve otuzküsur aydın müthiş estetik bir provokasyonla Sivas’ta cayır cayır yaktırılırkene “ne yapalım kaderlerinde bu da varmış” diyecek olan işitme engelli millî şefimizin zulmü altında inleyegelmiş o eski köylü yığınları değildir artık; kör topal bir endüstrileşme, berbat da olsa bir şehirleşme, elifi mertekten ayırabilecek oranda da olsa okuryazarlaşma bu şirin beldede de fena neticeler doğurmaya başlayacak; seninse eteklerin tutuşacaktır.
Çanlar köhnemiş zihniyetin için çan çan çalmakta; bela göz göre göre geliyorum demektedir. Ahalin, Tandoğan meydanına adını vermiş olan anlı şanlı Angara valinin sözünü dinlememekte, Hitler ve Mussolini Beyler göt altına gidiverince mecburiyetten ilan eylemek zorunda kaldığın demokraaasinin bokunu çıkarmakta; kırk yıllık fırkanı sap gibi siyaset meydanının kıyısında bırakıvermektedir. İlk (aslında ilk felan değil tabii) darbeni yapar, kelleleri uçuraraktan çapulculara gözdağını verirsin. Allah Allah! Alaaddin’in cini şişeden, fluoridli İpana da tüpten çıkmıştır bi kere. Bir çarıklı erkân-ı harp çıkar –ismi Morrisonzade The Sülü Bey’dir- senin o nezih üslubuna ve diline sevimli (!) Sparta ağzını bulaştıra bulaştıra kendi bildiğini okur, her daim pusuda bekleyen “mürteci”lere akide şekeri dağıta dağıta nurlu ufuklara doğru yol alır. Bu arada yollar yürümekle aşınmaya başlamış; uyduruk asfaltın altından moloztaşlar görünür olmuştur. The Sülü Bey, ithal ikamesi de olsa, “karma ekonomi”k de olsa, paslı “biynir” tenekesinden de olsa, kara toprağa yar ettiğin Adnan Bey’in izinden giderek şirin beldemizde yandan çarklı bir kapitalist dönüşüme çanak tutmakta; bu da imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış kitlemizin milli birlik ve beraberlik ahlakını bozmakta; ortalığa “işçi sınıfı”, “sosyalizm” gibi muzır lakırdıların yayılmasına, “Türkiye İşçi Partisi” falan gibi kökü dışarda şer mihraklarının zuhur eylemesine, hatta melmeketin tersanelerine –pardon, meclisine- bile tamı tamına 15 temsilci sokmasına sebebiyet vermektedir. Bu tehlikeli gidişe bir son vermek iktiza etmektedir. Memduh Tağmaç Emmi’mizin menşur deyişiyle “sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aşmış”, gomonisler gemi azıya almışlardır. Bu kış gomonizm gelebilirdir Allah muhafaza.
“Nihat Erim Allah kerim” diyerek işe girişir, ikinci kez kelleleri uçurursun. Hem bu kez saftirik ahalim de muhtarları ve sayın muhbir vatandaşları yardımıyla değirmenine su taşıyıverir. Bir taşla kaç kuş vurmuşsundur! Çünkü içinden çıkan bir hizip*, ta bir önceki darbeden bu yana işi azıtmış, sosyalist fikirlerle cilveleşmekte; o güzelim, unique, sui generis kemalizmini, “asker/sivil bürokrasi-‘ilerici’ aydınlar” ittifakı şeklinde formüle ettiği ve “zinde güçler” edebiyatıyla süslediği sovyetik bir “milliyetçi-devrimci” darbecilik dümeniyle kızıla boyamaya tevessül ve teşebbüs etmektedir. Aslında kafan azıcık bassa, bunun sosyalist fikriyatla flört değil, sosyalist fikriyatı iğfal ve kötü yola düşürme harekatı olduğunu anlaman işten bile değildir ama n’apalım ki her ülkede olur böyle kardeşler arasında lüzumsuz ihtilaflar. Senden bile daha fazla nazi ruhlu olan İlhan Abi’yi bu uğurda perili köşkte akrostişli kriptolar yazmaya zorlar, adamın canını sıkarsın. Mümtaz Baasçı Mümtaz Hoca’ya kürek verip hela temizlettirirsin. (Sonra da “o adam” tutar, The Sülü in Kıprıs Bey’e anayasso hazırlar.) Olur böyle vak’alar.
The Sülü Hacıyatmaz Bey’in karşısına kifayetsiz muhteris Eco Bey çıkar bu arada. “Bu düzen değişmeli” laforizmasıyla, sağ politikacılardan sıtkı sıyrılmış olan, gönlünü sola kaptırmaya hazır kitlelerin aklını çeler ve onları ebediyen faşizan bir sağa hapsetme stratejisini yürürlüğe sokar. Ama zaman henüz “ben faşistim” deme zamanı değildir; alabildiğine keskin bir sol söylem kullanılmalı, düzenden umudu kesmiş kitlelerin yanısıra sosyalizme meyilli yarım aydınların da desteği alınmalıdır. Böylece tabandaki “devrimci”-“ülkücü” gençlik zıtlaşması, tepede de “Milliyetçi Cephe” – “CHP ve destekçisi sol” cepheleşmesinde izdüşümünü bulacak ve bu cepheleşme, The Sülü Bey – Eco Bey kayıkçı kavgası vodvilinde simgeleşecektir. Ülke kan gölüne dön[dürül]ecek, ABD’deki sahipler keyifle ellerini ovuşturup vaktin gelmesini bekleyeceklerdir.
Ve vakit gelecektir elbette. Şartlar olgunlaşacak, aralarında Time dergisinin kapakoğlanı olmayı ve Lockheed skandalından alnının akıyla (!) çıkmayı becerecek bir arkadaşları da olan Beşibiryerde Beyler ülkenin üzerine kabus gibi çöküp toplumun ümüğünü sıkacaklar, ona yıllarca üstünden çıkarmayı başaramayacağı –ki başarısızlık devam ediyor- bir deli gömleği giydireceklerdir. Dibimin Ressamı Bey, her Allah’ın günü binbeşyüz vakit ve her gittiği yerde “Ulu Önder”in adını zikrederek suçlarına legalite kazandırdığını düşünecek; bir yandan Kur’an’dan, öte yandan Nutuk’tan ayetler okuyacak ve kanlı ama beceriksiz elleriyle ayet yazdığı kağıtları birbirine karıştıracaktır. Kemalizmin ne anlama geldiği de nihayet o kalın kafalı dangalak otodidakt komünistlerin kafalarına zindanlarda, işkence odalarında dank edecektir.
Fekat dünya iyice tuhaflaşmış, korkunç Sovyet imparatorluğu yıkılınca ne oldum delisine dönmüştür. Mesela bizim vesayetle güdülmeye, otarşiye, içedönüklüğe, Goç Emmi’min s*ktiriboktan buzdolabı ve arabalarına, “Adana aradan çık”lara filan alışkın ahalimize bi haller olmuş; bir lokma bir hırkacı ahalimiz “men de isterem men de isterem”ci bir yetinmeme kültürü kapmaya başlamıştır. Bu da, ikibuçuk partili seçimde buçuk kontenjanından siyaset meydanına atılan ve esrarengiz bir şekilde cennet kadillağına bindirilen Özal Bey’in organizatör ve katalizörlüğünde vuku bulmuştur. Özal Bey, arabesk bir kültürel altyapının doğal sonucu olarak önceleri sadece kaba bir ekonomik liberalizm zihniyetiyle anti-Sülücü bir moderen kapitalizm hamlesine girişmiş ve fakat sonradan kazın ayağının öyle olmadığını görüp bu hareketini siyasal liberalizmle de tamama erdirmenin fikrî hazırlıklarını yaparkene ebediyen emekli -yahut ebediyete intikal- ettirttirilivermiştir. Emme ta Osmanlı’nın son döneminden beri devam eden iki partili yapı (merkezi temsilen devletçi-seçkinci-jakoben bürokrat Devlet Partisi ile periferiyi temsilen muhalifi) içinde devlet partisinin karşısındaki muhalefet, ikinci ve en kalıcı sosyolojik başarısını kazanmıştır. Şişeden cin ve tüpten İpana, bir daha asla içeri girmeyecek şekilde günyüzüne çıkmıştır. Artık toplum, kaba hötzötle güdülemeyecek kadar heterojen ve rafine bir sosyolojik hal arzeder olmuştur.
Bu süreçte eskinin basit “sol-sağ” modellemesi de anlamını, işlevini, dolayısıyla da hükmünü yitirmiş; zaten bu şirin beldede anlam ve işlevini asla bulmamış olan ve aslında her ikisi de evrensel boyutta “sağ” nitelik taşıyan “sağ” ve “sol” kavram ve tasvirlerinin yerini “insan hakları”, “hukuk”, “özgürlük” nosyonlarının temel teşkil ettiği daha sağlıklı bir antagonistik ikililik almıştır.
Bu arada AB’ye katılma süreci, iç dinamiklerle asla demokratik ve erişkin bir topluma dönüşemeyeceği artık anlaşılan Türk toplumunun demokrasi talebini hayata geçirebilecek bir kaldıraç işlevini üstleniverirken, saflar da AB’ye katılım sürecini destekleyen özgürlükçü demokrat cephe ile bu süreci doğrudan ve dolaylı olarak reddeden ve baltalayan özgürlük ve demokrasi düşmanı cephe olarak belirginleşmiştir. Ve hiç de ilginç olmayan biçimde her iki cephe de son derece heterojen olup, ilk cephede totaliter resmi zihniyetten canı yanmış toplum kesimlerinin ve dünya standartlarında donanımlı bir bölük aydının, ikinci cephede ise sovyetik komünistlerin, faşistlerin, dindarlıkları sadece ilkel bir reaksiyondan ibaret olan taşralı hödüklerin (dikkat: “dindarlar”ın demedim!), sosyaldemokrat karikatürlerinin, eski-maocu yeni Ergenekoncu ajanların, ve tabii ki -düğün kambersiz olmaz- kostümlü ve kostümsüz fincancı katırlarının yeraldığını cümle alem görmektedir. Ve esasında hadise hiç de AB’ye duhul etme hadisesi filan değildir. AB burada sadece aptal bir konu mankeni olup, bütün mes’ele, işbu toplumun çocukluktan ergenliğe, oradan da yetişkinliğe geçiş sancıları ve çocuğun büyümekte olduğunu görüp evdeki hötzötünü artık sürdüremeyeceğini anlayan otorite düşkünü “baba”nın telaş ve hiddetten kudurması, her türlü şeytani planla, eşyanın tabiatını zorlayan bu gelişimi durdurmaya kalkışması mes’elesidir. Yoksa bu satırların yazarı da gayet iyi bilmektedir ki Absürdistan asla ve kat’a AB’ye giremeyecektir ve dahi AB dediğin de ömrünün sonbaharında, tek dişi kalmış, kafası ince işlere hiç basmayan bir ihtiyar kocakarıdır.
(Devamı çıkmaz ayın son çarşambasında)
———————————————————————————————————————————
(*) Atası Kadro hareketi olan Yön dergisi (Doğan Avcıoğlu) çevresi, kemalist fraksiyonlardan biri olan “sol kemalizm”in kurmay kadrosuydu. Seçkinci bürokrat jakobenizminin faşizan zihniyetini mükemmelen taşıyan bu harekete, Mihri Belli ve çevresindeki “Milli Demokratik Devrimci” sosyalistler de katılacak; başından beri zihinleri milliyetçilikle malul olan Türkiyeli sosyalistlerin bir bölüğü nihayet açık açık kemalizmle müttefikliğini deklare edecekti. Bir yandan bu uğursuz ittifakın gaza getirdiği, burjuva kültüründen yoksun, sokma akıllı “devrimci” (!) gençlik, öte yandan Panama ekollü, Virginia-Langley destekli paramiliter faşist lumpen kıtaları, aynı silah sabah birinin (Dev-Sol), öğleden sonra ötekinin (ÜGD) elinde, ülkeyi kana bulayacak ve askeri darbenin yolunu açacaktı. Ve dış ve iç egemenler, bir taşla beş on kuş vurmuş olmanın heyecanı ve orgazmik keyfiyle ellerini ovuşturacaklardı.
(**) Bir ay kadar önce yazıldığı halde araya başka şeyler girince yayımlanamayan bu yazı, alaturka faşistliğin şeğerli versiyonu olan çok değerli, acayip birikimli, ultrasüpermega donanımlı seçkin kemalist gençlerimize ithaf olunmuştur. Vatan yahut Silistre ve de Durgut Sözakman Emmi‘nin para kesesi onlara minnettardır.