jazzetta

“renk renk düşünceler kaldı söylenmedik” (hayyam)

Pistanbul, kederli bir köpek, Barthes, vs

Gülten Akın‘ı ne çok sevdiğimi hatırlayanlarınız olacaktır sanırım. 

“gölgen ıssıza düşsün istersin
kederli bir köpek gibi
üstünü buz örtsün”

diye yazan bir şairi kim sevmemezlik edebilir ki… 

“oyun nerde başlar nerde biter” diye soran,
“ekşimezse insan biriktirdiğiyle” diye not düşen bir şairi…

Ya

“Yolcu musun göçmen mi?
İki gönlün de muhacir ve kumral.
Nasıl da bölünmüş ikiye!”

diye soran bir başka şairi, Hulki Aktunç‘u n’etmeli? Abovvv, adam fena kızmış Orhan Pamuk‘a ha! Demediğini komamış, şu lafların dirhemini yiyen it kudurur: Nakkaş sömürücüsü, alaturka Salman Rushdie, Nobelci yazar, kitaplarını kağıt toplayıcı Romanlara vermek… 

Neyse, fena lakırdıları kendi hallerine bırakarak, sevgili adaşıma, kadri pek bilinmemiş Metin Eloğlu‘ya kulak verelim yıllar ötesinden:

“Hadi git azıcık İstanbul iste
Kosunlar o denizi bir çanağa
Bir çıkına elesinler o günlerimi
O yazdan, Üsküdar’dan, ne kaldıysa Elif’ten
Doldur ceplerine
Onlarda yoksa komşularında vardır
Tanırlar sevinirler
Beni bay Metin gönderdi, de”

İleride uzağında kalmayı başarabilirsem, İstanbul’u uzaktan sevebileceğim. İstanbul böyle birşey işte, uzaktan sevmek en güzeli. Belki bir gezgin olarak da sevebilirsin, gelgelelim artık içinden baktığında gördüğün, tamam, yine soylu bir hanımefendi, lakin artık soyluluğu sadece bakışlarının koyu gölgesinde saklı bir sokak kadını, bir orospu. 

Kitaplık’ın Mayıs’08 sayısında geziniyorum. Mehmet Rifat, Roland Barthes dosyası hazırlamış; Umberto Eco, Edgar Morin, Susan Sontag gibi saygın isimler çarpıyor gözünüze. (Kalemzede Bey, nereye kayboldunuz? Elma dersem çıkacak mısınız?) Hadi Barthes’tan iki alıntıyla bitirelim bugünkü pasaj gezintimizi (ilk vurgulama benim):

“Geçmişle ilgili beni en çok büyüleyen şey çocukluğumdur; yalnızca ona baktığımda üzülmem yok olup giden zamana. Çünkü onda bulduğum geri döndürülemeyen değil de ortadan kaldırılamayandır.”

“Yazıyorum: Dilin birinci derecesidir bu. Sonra yazıyor olduğumu yazıyorum: Bu da ikinci derecesi. Pascal daha o tarihte şöyle demişti: ‘Aklımdan kaçmış olan düşünce, yazmak istiyordum o düşünceyi: Onun yerine aklımdan kaçmış olduğunu yazıyorum.’ Günümüzde bizler bu ikinci dereceyi çok fazla kullanırız.”

13.05.2008 - 11:25 Yazan: metin | JÜKRÜPASAPAŞAZI | | 3 Yorum

Avara kasnak Simon

annem sordu gece bana: bir sevgili edindin de kalbi taşra sıkıntısı ve
gözleri unutulmuş bir tarih utancı bir sevgili
ah taşraannem, ölüannem! sevgiliye sevgili olacak kadar eksik
ve unutulmaya aşılı değil miyim ben
kurumuş bir işaret, saklı cinnet
fener alayıyım gerçek bayramında
alaycıyım, hüzün hammalı hem
ah serinuzakannem

böylece sıraladım peşpeşe kanıtlarımı kuru bir yanıt niyetine de
annem sordu gece bana gecelerden bir gece: bir sevgili, kadın mıdır
bellek mi, yankı mı, tersinden okunacak bir uçurum dilinin grameri mi
sorma anne yanıtım yok
dağıttım gelen geçene

sonra dağa vurdum şairler kapmıştı dağı
suya vurdum çoktan akmıştı
aşka vurdum tanımı yoktu
sutaşı dokunduğum herşey, baştan kış
dağdan inip sudan geçtim aşkı dilde bıraktım
bıraktığım herşeyden artmam doğal
kendindendir maddenin neşesi

damında yattım dilimin, sıla vezninde sonralardan bir sonra
berceste düş mahkumu olarak
firarı düşünmeden tek bir gün
tek bir gardiyansıfattan yakınmadan
tasvir teşbih telmihten uzak
yaşarken dönüştüm genişzamanböceğine
çıktığımda dışarıdan delikti kozam
çıkışı olmayan dünyaya girmiştim anne
matematiğim de zayıf hem anne, kaç merhaba
bir elveda eder ki

yeterince sıradanlaşmışsa dilimde acı
bir çocuk resminde görünmez olmuşsa
otların gelinciklerin arasında
bir çocuğun babası olarak konuşur, bir simyacıya dönüşebilir
azınlıkta azalırım
atılabilirim mektep medreseden avamannem evimannem

bir giysi bir kadın olabilir bir sevgili
taranmış olabilir saçları rüzgar istemeyebilir
bir rüzgar hangi havanın molekülleridir
çürük ip her zaman işe yarayabilir mi
bunlar ölümcül bilgiler olabilir incitebilir sıradan bir kalbi
ve alnımda bir gelecek yükü biriktirebilirim zarif gölgemi atlatarak
ve annem sordu gece bana: hiç sözlüğün olmadı mı senin
bir fazla sözcük eklendiğinde taşıp üstünü başını ıslatacak

dans edip tozutalım sebebimanne
birazdan anlatacağım olup biteni
birazdan anlatacağım olup bite
birazdan anlatacağım olup bi
birazdan anlatacağım olup
birazdan anlatacağım o
birazdan anlatacağım
birazdan anla
kelebek olalım anne fileleri dolduralım
kendi asırlarımızın saadeti uzun olsun
insan ömründen çıkalım kısacık olsun

birazdan anlatacağım olup biteni
cenaze törenindeki ıslığın yersiz neşesinde eski kendimle buluşup ıslatacağız
sevgili olacağız kahvaltı filan edeceğiz
ve annem sordu gece bana

sevgilime su diyelim olsun bitsin
bana taş diyelim
anneme kökmüş diyelim olsun bitsin
aşk adsız kalsın yolsuz kalsın cepkensiz kalsın
madde kendi gövdesiyle konuşur zaten
biz bir dil edinelim sıfır olsun
ve annem sordu gece bana: yeni bir dil edindin mi

özne şart mı annem eskiannem
tozlanmış özneleri silkeleyelim, silip parlatalım
cümlemiz devrilsin, söz kanayıp acile kaldırılsın
bir kadını bir aşkın alabileceği tüm asimetrik şekilleri
kısa bir doğru parçasıyla sınırlayacağım
şart mı uzay geometrisi anne

ve sevgilim bağırmıştı ve annem matematik teoremleri çözüyordu
sus dedim elimle
ne güzel uyuyorsun bak
uyurken uyu
bak sana ninni söylerim:

damda deli var
her ne var ise aşkta var
simon bolivar

13.08.2007 - 14:23 Yazan: metin | JÜKRÜPASAPAŞAZI | | 4 Yorum

Özlem ki tutkunluktur bir başkasının özlemine*

eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun (1)
bir inceliğe terkedecekse bizi, aşkolsun o ayrılığa (2)
ne özlemi düpedüz kana ekmek doğramak bu (3)
delirdi denizde yosun çayda balık, gel artık (4)

ellerim yetişmiyor göğe, senin bulunduğun (5)
hep boş konuşurduk hatırlar mısın, bula bula (6)
çimlerdeki nar lekelerinden bulur, gideriz yolumuzu (7)
kendi sabrını deneyen taş, kaç gecenin çölüdür bu ayrılık (8)

trenin penceresinden, ak boynundur geçen upuzun (9)
neden akşam oluyorum tren kalkınca (10)
gece mi geçip giden yanından, yıkan seni yolculuğun mu (11)
ve gün, avuçlarından kayan bir gümüş balık (12)

____________________________________________

(*) Bu kolaj, bazı şairlerin birer, bazılarınınsa ikişer dizesiyle oluşturuldu. Başlık, Edip Cansever‘in bir dizesidir.

(1) İlhan Berk
(2) Hafız
(3) Metin Eloğlu
(4) Gülten Akın
(5) Mevlana
(6) Özdemir Asaf
(7) Akif Kurtuluş
(8) Birhan Keskin
(9) Ahmet Ada
(10) Hasan Hüseyin
(11) Hanan Awad
(12) Sabri Esat Siyavuşgil

10.08.2007 - 17:47 Yazan: metin | JÜKRÜPASAPAŞAZI | | 6 Yorum

Metin Bey’i koruma ve kollama operasyonu

Dün öğleden sonradan geceyarısına kadar güzel saatler geçirdim. Uzun yoldaydım. Yoktum bu şehr-i Stanbul’da. Belki birazdan yazarım onu -açım, daha kursağımdan bir lokma geçmiş değil bu saat oldu. Evde ekmek de yok.

Bakınız kızlar! Bugün pazar. Sıkıntıdan geberiyorum. Ne bok yiyeceğimi bilemiyorum. Şurada yaklaşık 14 aydır ötüp duruyoruz, laklak edip arada bir melmeket filan kurtarıyoruz. Gelgelelim kendi söküğünü dikemeyen terzi sendromuyla kıvranaraktan kendimizi -ki bu bahsi geçen şahıs, kıymetli müessese amiriniz olmaktadır- bi türlü kurtaramıyoruz. Konstantin Bey de nedense evlatlık edinme prosedürünü takip edip bendenizi Florida vatandaşı yapamadı maalesef. Al işte, sevgili teknik direktörüm Halid Bey de açık denizden yana kullanarak oyunu, tüy dikti. N’apacağım ben şimdi?

Ne diyordu büyük Behçet Necatigil, mealen: Çaresizsiniz, çare sizsiniz. Ve yine ne diyordu, yine mealen: Kimsesizsiniz, kimse sizsiniz. Evet ama, belki sizi tamamlarlar. Ola ki ustanın Hüthüt adlı şiiri, geç bir şiirdir:

Sanki düğün olmuştur
Sevmiş, sevilmiş, yenmiş, yenilmiş
Çekmiş, çektirmiş
Oyun hüzün olmuştur.

Düştür doğaldır içlenme
Bezginlik göllerinde bir gece
Karanlıkta senin de
Yüzdüğün olmuştur.

Ay peşinde
Bitkin akşamlar nikotin
Düşer bir gün giyotin
Aksâdeler giyindiğin olmuştur.

Süleyman ve Sabâ, hüthüt ve Belkis
Söylerdi sorsaydık, geç git, bunlar - -
Necatigil yok şimdi
Belki bir gün olmuştur.

Geçliği şuradadır belki -özneyi değiştirerek:

Metin yok şimdi
Belki bir gün olmuştur.

Kızlar -”kızlar” deyişime bakmıyorsunuz değil mi okurcuklarım, dostlarım; elbette hepinize sesleniyorum-, sanırım durum vahim. Bir yarışma açıyorum: Hanginiz beni, içinden çıkılmaz bir durumdan içinden çıkılır bir duruma terfi edilebileceği hususunda ikna edici argümanlarla kandırırsa, ona bir iyilik düşüneceğim. Veriler bu kadar, yeriniz dar. (Kompozisyon ödev kağıtlarınızda abuk sabuk şeyler görürsem sıfırı basarım, ona göre.)

29.07.2007 - 12:39 Yazan: metin | JÜKRÜPASAPAŞAZI | | 22 Yorum

Teker teker tekerleme

1. kaç kişi kış kuşu, kaç kişi keçi kıçı

2. biçare çar çarnaçar kaçar, şakacılar şakağına saçma saçar

3. şarkın şaşkın şarkısında şart mı aşkın şakası

devrik çarlar gibidir kış kuşları bir bakıma
şarkın kanlı ağırlıdır çöken üzerlerine, şarkta kış
kuşlar gibi kanat çırpmaz, yatar taş gibi ağır
zamanın kuluçkasına, bekler irikıyım irikıyım
ve aşk şarkısına benzemeyen bir şaka gibi, donsun diye
kış kuşları kadar masum olmayan ezeli çarlar
ah şarkta kış bekler yeni su verilmiş çelik çarlar çıksın diye
halkların alıklık kuluçkasından
kıyılmış yığınların şaşkın ve masum aşk şarkısı eşliğinde

söyle bakalım ece ayhan’ın anıt-şiirine gizlenmiş
tabiattantahtayakalkamayan çocuk
kaç kişi kış kuşu ha, kaç kişi?!

26.07.2007 - 13:05 Yazan: metin | JÜKRÜPASAPAŞAZI | | 6 Yorum

Herkes için modern adabı muaşeret

En son dünya neşriyatı tetkik olunarak tasnifli ve sistematik şekilde hazırlanmış en son, en şumullü mükemmel eser. Beş kısım: Ferdî muaşeret - Cem’î muaşeret - Millî muaşeret - Resmî muaşeret - Beynelmilel muaşeret.

***

Muhterem kari,

Bir kitap okumaktayım, fekat hayatım bir türlü değişmeyor. Halbuki değişmesi iktiza etmez miydi muharrir Pambuk Beyefendi‘nin isabetle buyurduğu üzre?

Her ne ise, bendeniz sizlerin de istifade etmeniz içün elimdeki kıymetli eseri peyderpey takdim ediciiim. Muhterem Süheylâ Muzaffer Hanımefendi tarafından neşrolunan bu faideli eserin tefrikasının alâkanızı celbedeceğine dair tahminim kuvvetlidir.

Bunu takip eden cüzümüzde muaşeretin izahını yaparak, tekâmülünden, mukayesesinden, muhtelif cemiyetlerdeki tezahurundan, taammüm ve intişarından bahsile siz kıymetli karilerimizi müstefid kılmaya gayret göstericiiz efenim. Bakayım sizin hayatınızda bir teeddüb ve tekâmül mevzu-i bahs olacak mıdır?

Hürmetler ederiz.

Metin-el’Fakıyr

19.07.2007 - 16:28 Yazan: metin | JÜKRÜPASAPAŞAZI | | Yorum yapılmamış

Geride, ışık…

Ulus Baker öldü. Çok değerli bir entelektüeldi. Onu, bir yazısını ve hakkındaki bir başka yazıyı okuyarak uğurlayalım.

18.07.2007 - 10:22 Yazan: metin | JÜKRÜPASAPAŞAZI | | Yorum yapılmamış

Sereserpe…

Orhan Veli acaba bizim Minti Hanım‘ı mı gördü de yazdı bu şiiri dersiniz? 
Kendi kedisi adına tabii…
minti1.jpg

Uzanıp yatıvermiş, sereserpe;
Entarisi sıyrılmış hafiften;
Kolunu kaldırmış, koltuğu görünüyor;
Bir eliyle de göğsünü tutmuş,
İçinde kötülüğü yok, biliyorum;
Yok, benim de yok ama…
Olmaz ki!
Böyle de yatılmaz ki! 
***
Bakın uyanmış da bize bakıyor, ne konuşuyor bunlar benim hakkımda diye…
minti3.jpg
***
“Ben gene tatlı uykuma döneyim en iyisi…”
minti4.jpg
***
“Sırtım ağrımış… Biraz da şöyle yatayım.”
minti6.jpg
***
“Var mı şu dünyada M………. ……….. Ablam gibisi!” 
minti2.jpg
***
“Bu kadar tembellik yeter. Bi mutfağa gidelim bakalım ne varmış bugünkü menüde…”
minti5.jpg

04.07.2007 - 15:39 Yazan: metin | JÜKRÜPASAPAŞAZI | | 5 Yorum

Delik deşik olmak istiyorsanız buyrun!

Mutlu geçen çocukluk yıllarımı bir yana bırakırsak, hayatımın en güzel döneminin sonuna yaklaştığım bir sırada tanımışım onu. Adı, Jean Rhys. Yeni bir yazar keşfetmenin tadı, hiçbir şeyde yoktur handiyse. Edebiyat beğenisine güvenebileceğim nadir insanlardan biri tanıştırmıştı bu olağanüstü yazarla beni –ki böyle konularda aracı kurumlara hiç güvenmem aslında. Önce hangisini okuduğumu hatırlamıyorum, büyük ihtimalle “Geniş, Geniş Bir Deniz” olmalı. Aklıma gelirse aldığım ya da okuduğum tarihi yazarım kitaplarımın ilk sayfasının sağ üst köşesine. Buna yazmamışım. Diğer ikisineyse yazmışım: “Karanlıkta Yolculuk” ve “Günaydın Geceyarısı”, 1.8.91. Kitapların çevirmeninin Pınar Kür oluşundan duyduğum sevinci de unutmadım elbet. Gerisi, bir çırpıda, sular seller gibi okunuveren, son sayfalarının sonunda dünyanın en değerli incisini bulmuş bir inci avcısı halet-i ruhiyesiyle esrinen, yeni ve sıkı bir yazar keşfetme heyecanı boşa çıkmamışlığın verdiği keyifle dört köşe olunan, günlerce etkisinden sıyrılınamayan üç adet kitap…

***

Hayatı orasından burasından kesitini alarak, bölük pörçük ederek, tek bir renge bürüyerek sözde “açıklayan”, buna karşılık tumturaklı iddialarla karşımıza dikilip onu bütünselliğiyle analiz ettiğini ve bu analizden yola çıkıp bize bir tez ürettiğini söyleyen ideolojilerin tümü de, bizatihi, ideoloji olmanın öngerektirdiği maluliyeti taşırlar: hayatın hakikatini kucaklayamama. Benim hiç hazzetmediğim feminizm de öyledir. “Geniş, Geniş Bir Deniz”e yazdığı yetkin önsözde Pınar Kür, yazarın erkekliğe bakışını irdelerken, Rhys’ın feminist olmadığına dikkat çekmekle kalmaz; şunları ekler sözüne: “(…) kadın-erkek ilişkilerini gerçek bir nesnellikle, iki tarafın da hakkını vererek, iki tarafa da anlayışla, sevecenlikle yaklaşarak ve iki tarafı da kesinlikle anlayarak anlatabilmesi onu feministlerden ayıran en önemli özelliktir. (…) onlardan daha inandırıcı, daha iç burkucudur. (…) temelde kadın-erkek çelişkisi değil, ‘zayıflar’ ile ‘güçlüler’ arasındaki çatışmadır Jean Rhys’ın konusu. Toplumun ezdiği, ayaklar altına aldığı, kırık dökük insanların, nerdeyse onlar kadar acınacak durumdaki katı, sert, kıyıcı ‘güçlüler’in elinden çektiklerini, yaşadıkları yoğun mutsuzluğu anlatmaktadır. ‘Zayıflar’ genellikle kadın, ötekiler de genellikle erkekse bu Jean Rhys’ın zorlaması değil, gerçeğin ta kendisidir.”

***

Pınar Kür’e kesinlikle katılıyorum: Öylesine inceden inceye, öylesine özenle yazılmış ki “Geniş, Geniş Bir Deniz”… “Geniş, Geniş Bir Deniz’in yetmiş yaşlarında bir kadın tarafından yazılmış olduğuna inanmak kolay değil. Kişi ne kadar dikkatli bir gözlemci olsa da, birtakım yaşantıları ne denli derinden yaşamışsa da zamanla unutur gibi geliyor… Ya da ilerleyen yıllar her şeye yeni yeni renkler, yeni yeni yorumlar kattığından ilk gençlik duyguları saflıklarını yitirir sanki… Jean Rhys’da hiç öyle olmamış. Yedi yaşındaki küçücük çocuğu da, on yedi yaşındaki genç kızı da, otuzunu aşmış yalnız kadını da tüyler ürpertici bir sezgi ve anlayışla, şaşmaz bir gerçeklikle, inandırıcılıkla anlatıyor. Bir yazar olarak ben, bu başarının karşısında gıptayla karışık bir hayranlık duyuyorum.”

***

Trajiğin duygusunu bize bu kadar derin bir anlayışla, böylesine çarpıcı bir dille, vıcık vıcık duygusallıktan çok uzak, göz kamaştırıcı bir duyarlılıkla verebilmesi, Jean Rhys’ı çok ayrıksı, çok özel, çok müstesna bir yazar yapıyor. Sözü yine Pınar Kür’e bırakayım en iyisi: “Jean Rhys’ın romanında insanı en çok burkan, bir çaresiz isyana iten şey, bu doğallık, bu kaçınılmazlıktır işte. Her şeyin neden böyle olduğu açıktır, bu koşullar altında neden başka türlü olamayacağı da… Gene de okur, ‘başka türlü olsun’ diye çırpınan roman kişilerine katılır. Polisiye film seyrederken, kahramanı arkasındaki eli bıçaklı katile karşı uyarmak için haykıran bir çocuk kadar olayların içinde, ama gene onun kadar elinden bir şey gelmez durumdadır. Kurtulamayacağı açık seçik ortada olan kişilere kurtuluş yolları arayıp durarak, umutsuz umutlara kapılarak, kaçınılmaz sona onlarla birlikte varır. Trajedinin bir tanımı da budur yanılmıyorsam.”

***

İlkgençlik çağımda, aldığım kitapları gıcır gıcır tutar, okurken sayfalarını bile nazikçe çevirirdim. Bir süre sonra farkettim ki, sadece ve sadece satırlarının altını çizdiğin, çizebildiğin kitap senindir! Ve okuduğun kitaba hayatın boyunca bir daha geri dönme ihtimalin öyle çok yüksek değildir. O halde, korkma, çiz altını satırların. Hatta bununla da yetinme; baştaki ya da sondaki boş yaprağa, okurluğunun izini bıraktığın sayfaların numaralarını listele.

İşte bakın, tam 16 yıl sonra, “Günaydın Geceyarısı”nı okuyan Metin’e geri dönebiliyorum böylelikle:

“(…) Bozulduğumu sanıyorsanız, öyle bir yaşamı hiç tanımamışsınız demektir – bir rüyanın içine fırlatılmışsınız, bütün yüzler maske ve yalnızca ağaçlar canlı ve kuklaları oynatan ipleri nerdeyse açık seçik görebiliyorsunuz. İnsan tabiatının yakın çekim planı – bir şeylere değmez mi? (…)

(…) İnsanlar bir mutlu yaşam özlemidir tutturmuşlar. Oysa, asıl mutlu yaşama, ölsem de bir, yaşasam da dediğinizde kavuşuyorsunuz. Uzun bir süre sonra, nice bahtsızlıklarla didiştikten sonra varıyorsunuz o yere. Ve, sanıyor musunuz ki, insanlar sizi orada rahat bırakıyorlar? Hiçbir zaman.

Bu kayıtsızlık cennetine vardığınız anda, sizi oradan çekip çıkarıyorlar. Ulaştığınız cennetten çıkıp yeniden cehenneme dönmek zorunda kalıyorsunuz. Tam dünyayı yok saydığınızda, o dünya gelip sizi kurtarıyor – en azından alay konusu yapmak için. (…)”

***

Bunlardan başka sanırım üç kitabı daha dilimize çevrilmiş durumda yazarın. Onları henüz okuma fırsatım olmadı. Olmalı. İyi bir yazarla hayatınız uzar, genişler, derinleşir, yeğnileşir, yoğunlaşır. Ben Jean Rhys’la da öyle oldum, iyi ki okudum.

01.07.2007 - 11:38 Yazan: metin | JÜKRÜPASAPAŞAZI | | 17 Yorum

Başı sıkışan, şairine koşsun…

“insan en çok sabahları arar sevdiği kadını” (1)
diyor birisi, katılıyorum o sabahlara
öğleler kaba yaşanır, kalındır
akşamüstleri ince hüzünlü
çiçekler alınıp verilebilir
sabahtır yalnızlık
nasıl sabah nasıl yalnızlık
ve şiirsel hiçbir yanı yok sanılır
var mıdır, vardır
vardır, ama çiçeklerle değil
kendi başına
zımpara taşı gibi acımasız

(…)
“ölümü geciktirmek sonsuzluğu kısaltmaz” (3)
diyor birisi, evet ama
hayatı uzatır sanki

(…)
“her şeyden biraz kalır” (5)
diyor birileri, çoğulluk haklılıktır
kavanozda biraz kahve
kutuda biraz ekmek
insanda biraz acı
insanda biraz mutluluk
ama en geçerli söz
(1) numaranın söylediğidir
Türkiye’de ve Dünya’da*
———————————————————
(1) John Gordon Davies
(3) Lucretius
(5) Bir İtalyan atasözü
(*) Turgut Uyar’ın “Büyük Saat” adlı kitabındaki “Alıntılarla” şiirinden.

30.06.2007 - 13:22 Yazan: metin | JÜKRÜPASAPAŞAZI | | 7 Yorum