Abbas, ya da adın her neyse! Mutluluk ya da belki mutluluğu hak etme ereğiyle ahlakçılık taslıyorsun; iki şekilde de, varolmayı bir ödev bilinciyle sınayıp içini dolduruyorsun. Yaşam denen ayracın ergeç kapanacağını bilsen de umursamıyorsun bunu aklın sıra, o ayracın içinde güzel, pırıltılı, ışıklı bir matematik – hayır hayır, cebir- dünyası kuruyorsun kendin için. “Kapa parantez”den sonra “eşittir sıfır”ın geleceğini bilmediğini sandığımızı mı sanıyorsun! İşin gücün siyahları beyaza boyamak; aklına getirmek istemesen de siyahla karşılaşan beyaz kurşunileşecek, göğsünü delip geçecek. Senin cennetin yeryüzü olmalı; alçakgönüllü bir tanrısallık bu, peki Tanrın kızmayacak mı bir tür sirk kurarak yarattığın bu şirke?
(Kahramanımız şaşkınlığını sürdürecek)
01.07.2007 - 00:45
Yazan:
metin |
FAKİRİN KİLERİ |
|
11 Yorum
— Düşünüyorum, varım öyleyse.
— İnanırım, çünkü saçma.
— Altında kadın parmağı var.
— Gün gibi açık.
— Suç benim.
— Yitirme umudunu.
— Zar atıldı, dönüş yok.
— Güven deneyime: Hiçbir şey çıkmaz hiçten.
— İnanıyorum, imkansız çünkü.
— Söylenecekler söylendi. Gerçekler gerekli bize.
— Nefret doğurur gerçek.
— Kötüye kullanılmış oluşu, kullanılmamasını gerektirmez ki.
— …Böyle buyurdu üstat!
— Bana söyleneni iletiyorum ben.
— Pekalâ.
— Söyleneni iletiyorum: Gerçekten daha gerçek birşey yok.
— Sen kendini iyi et doktor!
— Gökküre düşüyor! Biraz daha ışık!
— Şaraptadır gerçek, dostcağızım.
— Dost acı söyler.
— Yanılmak da insana özgü.
— Uçurum uçurumu çağırır, yanlış yanlışı.
— Herkesin zevki başka!
— Sağlığınıza…
— Oyun bitti.
— Bitti oyun. Yolunuz açık olsun.
— Gözden ırak, gönülden ırak.
— …Dedim.
01.06.2007 - 08:26
Yazan:
metin |
FAKİRİN KİLERİ |
|
7 Yorum
— Cogito ergo sum.
— Credo quia absurdum.
— Cherchez la femme.
— Ça va sans dire.
— Mea culpa.
— Nil desperandum.
— Iacta est alea.
— Experto crede: Ex nihilo nihil fit.
— Credo quia impossibile.
— Tout est dit. Res, non verba.
— Veritas odium parit.
— Abusus non tollit usum.
— …Magister dixit!
— Relata referro.
— Ça va.
— Relata referro: Vero verius nihil est.
— Medice, cura te ipsum!
— Caelum ruit! Mehr Licht!
— In vino veritas, mon cher.
— Qui bene amat, bene castigat.
— Errare humanum est.
— Abyssus abyssum invocat.
— À chacun son gôut.
— À votre santé…
— Acta est fabula.
— Jeux sont faits. Bon voyage.
— Loin des yeux, loin du cœur.
— …Dixi.
27.05.2007 - 23:27
Yazan:
metin |
FAKİRİN KİLERİ |
|
20 Yorum
Halkın karabüyücü sandığı babası kasaba meydanına sürüklenircesine götürüldüğü sırada, Eduardo, ihtiyarın, kimsenin girmesine izin vermediği kütüphanesinde, olanı biteni unutup elyazması romanın sayfalarına gömülmüştü.
Okudukça şaşkınlığa düşüyor, giderek dehşete kapılıyordu. Haklıydı kasabalılar; babası roman yazmaya başladığından bu yana felaketler birbirini izlemişti. Romanda geçen olaylar, kısa süre sonra yaşananların habercisiydi.
Eduardo bir solukta devirdi romanı. Sonuna yaklaştığı sırada, meydanı hıncahınç dolduran ahali, idamı seyre hazırlanıyordu.
Tam o sırada garip şeyler olmaya başladı. Önce celladın mahkumun boynuna geçirdiği urgan koptu. Ardından kıyamet gününü çağrıştıran bir fırtına patlak verdi, hava kararıp göz gözü görmez oldu.
Son satırlar, romanın henüz yazılmamış ikinci cildini haber vermekteydi.
22.05.2007 - 08:32
Yazan:
metin |
FAKİRİN KİLERİ |
|
12 Yorum
Eduardo’nun babası tuhaf adamdı doğrusu. Belediye görevlisi, akşam olup da sokaklardaki gaz lambalarını tek tek yakarken rastladığı telaşsız karaltılar arasında yargıcı, defterdarı filan seçerdi; gelgelelim şimdiye dek bir kez olsun babalığı gördüğü olmamıştı. Şehir kulübünün aşina simaları arasında yer almazdı ihtiyar; yazın evinin verandasında, kışınsa kuzinesinin başında pinekler dururdu.
Yahut öyle gözükürdü. Karabüyüyle ilgilendiğine ilişkin söylentiler alıp yürümüştü. Yoksa neden bütün kasabayla ilişkisini kesip eve kapansındı? Hem birtakım kanıtlar da yok değildi hani. Sözgelimi, sebepsiz yere hastalanır, ölür, kaybolur, kavga eder olmuştu insanlar.
Kasaba meclisinin görevlendirdiği iki temsilci, bir sabah gizlice pencereden içeri süzüldü.
Elyazması bir roman, herşeyi açıklamaya yetiyordu.
20.05.2007 - 11:43
Yazan:
metin |
FAKİRİN KİLERİ |
|
4 Yorum
Cuntanın esip savurduğu günlerden birinde Victor Jara’nın elleri parçalandı, uzak bir ülkede. Güz, ürkünç bir kışa kaptırmıştı elini.
Bu utanca dayanamayan Tanrı’nın duraksamadan verdiği özel izinle yukarıdan inen annesi, kaptı elinden gitarı. Ama akorlara iyi basamıyordu sebze satıcısı kadın, yirmi iki yıl geçmişti aradan ne de olsa. Companero’lar anlayışla karşıladılar durumu.
Orta sınıfın “orada öyle durma[yan]” dibi kara tencere tavaları yeniden tezgahlarındaki yerlerini almış, Victor’un bahçesindeki çiçeklerin yaprakları Başkanlık Sarayı’ndan çıkan dumanların isine çoktan bulanmıştı.
Joan ve çocuklar İngiltere’ye döndüler.
Olaydan dokuz ay on gün sonra, ülkenin doğumhanelerinde binlerce anomali vakasına rastlanacaktı: Kulakları tarrakalarla nakışlanmış, başparmakları pena şeklinde, binlerce bebek…
17.05.2007 - 14:37
Yazan:
metin |
FAKİRİN KİLERİ |
|
17 Yorum
Her büyük yangının içinde büyüdük, her batan kent bizim kentimizdi.
Bir dünya yaratırken bunun bir fanus olabileceğini düşünmüş müydük? Düşünme yetimizle buluşmamıştık ki daha. (Uzun süre de buluşamayacağız gibi görünüyor.) Dünya doğruldu ayakları üzerinde ve gelip bizi yuttu. Sindiremese de gam değil.
Zaman kendini yorarken sıvışırız biz. Akıl imha edecekken kendini, yardıma koşarız. Her karar haklı karar olsaydı “Cehennem biziz!” derdik. Ne oyunlar oyna[r]dık, oyun yoktu[r] ortada.
Kelimeler işte, ne yapacaksın! Kapanda üç kaplan… Kapanda üç kapan… Kaplanda üç kaplan… Kaplanda üç kapan…
Zaman kahreder, akıl yorar, haklılık yerinden kıpırdamaz bile.
Geçti zamanın zamanı, aklın derisi soyuldu, oyun sıfıra erdi.
14.05.2007 - 16:06
Yazan:
metin |
FAKİRİN KİLERİ |
|
77 Yorum
Hikayeyi biliyoruz: Eduardo’nun, gerçeklerin bıçak darbelerini yalanlarla savuşturmayı gelenekleştiren kasabasında bir kadın, dillendirdiği gerçekle karşı karşıya kalıp ölür, kasaba suskunluğa bürünür. Oysa cümlenin ikinci yarısı Eduardo’nun uydurmasıdır: Gerçekliğe yalanla direnmekten bezen kasabalıların sessizleşerek huzur bulduklarını kurmuştur kafasında.
Birincisi; burada neden, kadın öleceğini dile getirmeye cesaret ettiği için ölüvermiş izlenimi yaratılmak isteniyor? Sonra halkın suskunlaşması niye; kadın “Turp gibiyim” deyip de ölseydi, gelenek, hayat sürmeyecek miydi? Gerçi Eduardo’nun çıkarımı sağlam gibi: “Yalanlarla gerçekler karşıttır. Yalanlar huzur vermiyor. Öyleyse gerçekler huzur verir.” Ama dendi ya; kasabada yalanlar gerçekliğin parçasına dönüşerek yalanlıklarını yitirmişlerdir. Böylelikle çıkarımın büyüköncülü yanlışlanmış olur.
Yazarın niyeti ne tanrı aşkına?
05.05.2007 - 13:45
Yazan:
metin |
FAKİRİN KİLERİ |
|
2 Yorum
Meğer yalan söylemiş bana Eduardo. İnsafsızca bir ifade oldu; şöyle diyelim: Düşgücü karışmış işin içine. Kasabasındakilerin gerçeklerle yüzleşme cesaretsizliğinden doğan yalan söyleme geleneği doğruymuş doğru olmasına ama, ne kadının biri kocasına ölmekte olduğunu söyleyip sahiden ruhunu teslim etmiş, ne de kasabanın üzerine bu olayla birlikte dağılmamacasına bir ölüm sessizliği çökmüş.
Yalanlara sığınarak gerçeklerin acısını hafifletme çabasının, bin yıldır işe yaramadığı gibi, insanları acınası bir gülünçlüğe hapsettiğini gören Eduardo uydurmuş hikayenin sonunu. Sanmış ki kasaba sessizliğe gömülürse insancıklar gerçeklerle yalanların çapraz ateşinde boşuna telef etmezler kendilerini; yorgun ruhlarını azıcık dinlendirirler hiç değilse.
Oysa yalanlar, gerçekliğin bir parçasına dönüşerek yalanlıklarını çoktan yitirmişlermiş.
22.04.2007 - 18:48
Yazan:
metin |
FAKİRİN KİLERİ |
|
4 Yorum
Eduardo’nun kasabasında bin yıllık bir gelenek ısrarla yaşatılmaktaymış: Yalandan şaşmamak. Birbirlerinden ölesiye nefret edenler “Seni seviyorum”, kapısını davetsiz konukların çaldığı ev sahipleri “Ah ne iyi ettiniz de geldiniz”, eşek gibi çalışmaktan bezmiş nalbant çırakları “Yorulmaktan kaçınan, kazanmaktan da yoksun kalır” yalanlarıyla sıvarlarmış çıplak gerçek duvarlarını.
İlginç olan, insanların, ahlak yoksunu olduklarından değil, bir tür korkaklıktan; gerçeklerin keskin bıçağını körelterek daha az yaralanmak amacıyla yalan söylemeleriymiş. Karşı-yalanlarsa, ilk yalanı söyleyenin bu çabasını kutsayıp, hakikatle yüzleşememe korkusunu yoldaşça paylaşmaktan başka anlam taşımazmış.
Kadının birinin, kocasına “Ben ölmek üzereyim” der demez gidiverdiği o meş’um günden sonra, kasaba halkının ağzını bıçak açmamış hiç.
20.04.2007 - 12:31
Yazan:
metin |
FAKİRİN KİLERİ |
|
4 Yorum