jazzetta

“renk renk düşünceler kaldı söylenmedik” (hayyam)

Siyasal loto, Weimar, Roma yürüyüşü vs.

Kendime bir tür siyasal detoks uyguladım şu son günlerde. İyi geldi. Azıcık arındım zehirden. Ama her güzel şeyin bir sonu vardır bildiğiniz gibi. Ben de özüme dönüp, bütün Türkoglitürkler gibi memleketi -belini incitmeden- gurtarma aşkına düştüm yeniden.

Bir siyasal loto kuponuyla başlayak işe. Gerisini muhtemelen bu akşam cızıktırırım. Fakat dayanamiycim, önce “Budur!” diyciim. Çoktandır demiyorum, özledim. Evet, budur ve budur.

Ve gelelim loto kuponumuza. Bakalım 6′yı tutturabilecek miyim… Pazartesi sabahı göriciiiz. Ya ebemizin örekesini, ya ebemizin dîger örekesini. Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete derler ya, o hesap saygıdeğer Arizonalılar.

siyasalloto.jpg

20.07.2007 - 16:39 Yazan: metin | BUDUR! | | 2 Yorum

Şu yüce dağları duman kaplamış…

Muzmin Bey, büyük resmi görebilmeye yönelik önemli analiz ve tespitler yapıyor. Son yazısı, Türkiye semalarını karabulutların sardığına dikkatimizi çeken ve çirkef medyadaki anlı şanlı kalemşorların zihinsel kifayetsizliklerini de dolaylı olarak açığa vuran bir yazı. Reelpolitisizmini her fırsatta eleştiri konusu yapsam da, ben Muzmin Bey’in her zaman ufuk açıcı yazılar ve yorumlar ürettiğini savunurum. Salak medyanın kendisini bir an önce keşfetmesini diliyorum -olmayacak duaya amin. (Bu cümle şöyle de okunabilir: İkinci bir Taha Kıvanç vak’ası. Ama tersinden!)

Büyük resme baktığımızda, Türkiye’deki seçimlerin sonucunda neler olabileceği de çok-bileşenli bir bilinmeyen. Ben bu iç karartıcı ortamda bugünlük sadece iki adet şirin belde komedisini konu edeyim. Engin Ardıç, çarşafı diline dolamış, Perihan Mağden de benim kımılcan&sünecanlar listemin başköşesinde yeralan Hokusfortçu Kiçler Padişahı İrbaam Datsızses Bey ile Genç Hokuspokusçular Partisi arasındaki düzeyli birlikteliği

Bugünlerde blogistana küçük kaçamaklar dışında vakit ayıramıyorum. Hazır buraya gelmişken, bir de mutlaka alınıp okunması ve kütüphanenizin deniz manzaralı, mutena bir köşesinde konuşlandırılması gereken bir dergiden sözedeyim. Daha doğrusu, editörü Mustafa Erdoğan‘a bırakayım sözü.

07.06.2007 - 10:30 Yazan: metin | BUDUR! | | 11 Yorum

İttihat Terakkici Edi Bey ile Ağır Abi Büdü Bey, Babil’in asma bahçelerinde filan yani…

Engin Ardıç, bugünkü yazısında çirkef medyamızın geleneksel “Büdü‘yü Edi gösterme” cambazlığını diline dolamış. (Meraklısına not: Edi: “Sol”, Büdü: Sağ). Ve birtakım “çağdaş” yasalamalarımızın el çabukluğu marifet, Nazi Almanyası ve faşist İtalya mevzuatından bire bir kopyeleme usulünce yürütüldüğünün altını çizmiş:

“Çünkü bu tasarı (Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu tasarısı -MtP), Hitler Almanyası’nın ‘Erbhof’ yasasından birebir kopya edilmişti, hani Türk Ceza Kanunu’nun da Mussolini İtalyası’ndan fazlaca etkilendiği gibi!”

***

Demagoji ve oportünizm deyince akla kim gelir? İşte onu şimdi de “solun babası” ilan etmiş çirkef medyamız. Mehmet Altan da düzeltiyor: “Solun değil CHP’nin babası” diye. Yakışır! Bu arada, İdris Küçükömer‘in vaktiyle mercek altına aldığı laforizmaları da epey ilginç, The Godfather Bey‘in.

***

Ahmet Kekeç, son zamanlarda İdris Küçükömer’in ünlü tespitinin yerli yersiz tekrarlanarak klişeleştirilmesinden duyduğu rahatsızlığı da not ederek, “merkez” sağ ve “merkez” “sol”u yeniden dizayn etmeye soyunan toplum mühendislerimizin en azından “DP” tasarımında madara olduğunu anlatıyor.

***

Eser Karakaş, “Demokrat Parti güçlü bir şekilde seçimden çıkamaz ve koalisyon ortağı (muhtemelen AKP ile) olamaz ise, içinde bulunduğumuz krizden sivil çözümle çıkmak zorlaşır.” yorumunu yapan bir dostunun bu sözünden hareketle, militer güce mahallenin delisi muamelesini reva görme eğilimini eleştiriyor.

***

Koray Düzgören, bugünkü yazısında AKP’nin bir yandan birtakım demokrat isimleri vitrinine alırken diğer yandan polis devleti öngören bir yasayı savunuşunu, şaşkalozluğunun (ve bence gün günden daha da belirginleşen samimiyetsizliğinin) taze örneği olarak gündeme getiriyor. Düzgören’in “ya savaş ve despotizm, ya da barış ve demokrasi” diyerek noktaladığı 1 Haziran tarihli yazısını ayrıca ele almak istiyorum, çünkü o çok önemli. Doç. Melih Can‘ın “Son dönemde ayyuka çıkan rejim/sistem tartışmalarının temelinde de, aslında Türkiye’nin yeni rotası ve bu kapsamda yeni devlet yapılanması ve doktrini yatıyor.” tespitinde bulunduğu, ikinci bölümü yarın yayımlanacak olan yorumunu da onunla birlikte değerlendirmek mümkün. Erdal Güven de, olabilecek olanın adıyla sanıyla “savaş” olduğunu yazıyor.

***

Mümtazer Türköne de bubamızıng kulaklarını çınlatmış yazısında. Okunmaya değer. Binaenaleyh devletin “arada sırada” (!) rutin dışına çıkma hakkı olduğunu bilmeyen vaaa mı aramızda ağkidişler?

***

Sevgili hocam Baskın Oran da, Neşe Düzel‘le söyleşisinde, Engin Ardıç’ın söylediği şeyi söylüyor, ama o nedense onaylayarak söylemiş. “Belçika, İtalya, Almanya, Fransa’dan kanunları, özellikle de İsviçre’den Medeni Kanun’u aynen tercüme ettirip aldı. Adapte falan etmedi, kopya etti. Çok da iyi etti.” Katılmıyorum hocam bu son cümlenize. Söyleşideki pek çok ifadenize katılıyorum ama tabii.

Soru: Türkiye ‘Ne AB ne ABD’ deyip, Rusya’yla ittifak yaparsa bunun sonucu ne olur?
Yanıt: Aynı zihniyet, aynı kafa biz bunları 1960′larda, 70′lerde söylerken, ‘Türkiye’yi dünyada yalnız bırakıyorsunuz’ diyerek bizi hapse atıyorlardı. Şimdi kalkmışlar IMF’ye teslim olmuş, Amerika’ya sadece sözde karşı çıkabilen bir Rusya’yı ve de Dünya Ticaret Örgütü’ne girerek kendini kurtarmak isteyen Çin’i Türkiye’nin müttefiki olarak düşünüyorlar. Hayal güçlerine hayranım. Lütfen, Batıcı değillerse, ‘Biz Kemalistiz’ demesinler. Eğer Rusya ve Çin’in gücü ileride belli bir blok oluşturursa, Türkiye tabii ki o zaman otomatik olarak ABD ve AB’ye karşı Doğu’yu denge olarak kullanmaya başlar. Fakat bugün dünyada denge olarak kullanılabilecek hiçbir Doğu gücü yoktur. Biz AB’yi dışladığımız anda karşımızda sadece ABD tekeli kalır.

Soru: Rusya’yla ittifak bugün dünyanın gerçeklerine uymuyorsa, Rusya’yı önerenler niye öneriyorlar?
Yanıt: Efendim, bunlar Batıcı değil. Bunlar Kemalist değil. Bunlar statükocu. Bir yanda, ‘laiklik elden gidiyor’ korkusu yaratarak kitleleri, diğer yanda da ‘milliyetçilik ve ulusalcılık’la seçkinleri tahakküm altında tutmaya çalışıyor bunlar. Laikliği bir din gibi algılıyorlar.

Bu yanıtınızın ikinci cümlesi tartışılır. Gerçi Engin Ardıç da aynı şeyi söyler, ama adını da koyar; “Bunlar Enverist!” der. Tartışmak lazım. Türkiye’de kimin ne olduğu çok kafa karıştıran bir husustur zaten oldum olası. At iziyle it izi birbirine hep karışır.

***

Sevgili hocam Baskın Oran, MV adaylığının amacını “ezber bozmak” olarak niteliyor ve çarpıcı bir örnek veriyor bunun için. Yıldırım Türker‘in yazısında okuyabilirsiniz. Sürüsüne bereket sahtekar, faşist solcu bozuntularının karşısında, adam gibi, hakiki birkaç solcuyu yeni mecliste görmek bünyeye iyi gelecek bence de…

***

Bugün de yan yattık çamura battık böylelikle, kıymetli ve de Paraguaylı dost ve hemşehrilerim. Hadi çav!

04.06.2007 - 14:48 Yazan: metin | BUDUR! | | 11 Yorum

Hanımköy’de var bir yılan…

Görmesini bilen için görmek zor değil. Ahmet Altan yazmış. Üzerine tek harf eklemeye gerek yok bence:

Aklıma hep o eski fıkra geliyor. Adam tren makasçısı olmak için sınava girmiş.

Sormuşlar:
- Karşılıklı iki tren aynı hatta hızla birbirine doğru gidiyor… Ne yaparsın?
- Makası değiştiririm.
- Makas kilitlenmişse ne yaparsın?
- Manivelayla kilidi açmaya çalışırım.
- Kilit açılmıyorsa?
- Bizim hanımı çağırırım.
- Niye?
- Kazayı o da seyretsin diye.

Sanırım “hanımı” çağırma vakti yaklaşıyor.

Kazanın geldiğini görüyoruz ama ne makası değiştirebiliyoruz, ne kilidi açabiliyoruz.

Bir büyük şehirde bombanın patlamasını epeydir bekliyordum, bir iki dostuma da söylemiştim.

Ankara’da bomba patlayınca sadece orada ölen insanlar için acı duymadım, geleceğimiz adına iyice korktum da.

Çünkü şimdi başka büyük şehirlerde bombalar patlayacağından ve suikastler olacağından endişeleniyorum.

İnsanların “yeter artık, bir şeyler yapın” diye haykıracağı ve bir “sıkıyönetim” ilanını kaçınılmaz kılacak yeni belalar gelecek gibi görünüyor.

Genelkurmay Başkanı ile kuvvet komutanlarının, bombanın patladığı yerde ortaya çıkmaları ve “bunların devam edebileceğini” söylemeleri endişelerimi daha da artırdı.

Bu arada, “Kuzey Irak’a girelim” konuşmaları da çoğaldı.

Genelkurmay sitesinde, birdenbire “Amerikan uçaklarının Türk hava sahasını ihlal ettiği” haberi yer aldı.

Türkiye ve Amerika iki NATO ülkesi, iki müttefik, böyle bir olayın kendi aralarında her zamanki uygulamalarla halledilmesi gerekirken bunun neredeyse düşmanca bir edayla açıklanması, güneydoğuda da bir şeyler beklememiz gerektiğini haber veriyor.

Şehirlerde bombaların patlaması, Kuzey Irak’ta çatışmalarla birleştiğinde ülkede tam bir “savaş hali” meydana gelir, sıkıyönetim ilan etmek çok kolaylaşır.

Olayları eleştirmek imkansızlaşır.

Ülke ve insanlar sessizleştirilir.

Seçimler ertelenebilir.

Ordu, adli bürokrasi, cumhurbaşkanı üçlüsü hukuka pek de aldırmayan alışkanlıklarıyla hükümeti değiştirebilir.

Sonrası Avrupa Birliği’nden ve Batı kampından uzaklaşmaktır.

Yeni ittifaklar ve ağır bir diktatörlüktür.

Bütün bunların hedefi ilk bakışta AKP imiş gibi gözüküyor ama bence hedef o değil.

Hedef, demokrasi talepleri çok keskin olan Batı’dan uzaklaşmak.

İktidarda AKP yerine başka bir parti olsaydı da fark etmezdi, aynı oyun oynanırdı.

AKP yaptığı hatalarla bu oyunun oynanmasını kolaylaştırıyor, o kadar.

Peki, ne yapmalı?

Birincisi, Avrupa’nın iyice körleşen yöneticilerine, olacakların sadece Türkiye’nin değil dünyanın da başını belaya sokacağını anlatmak.

Onların pek de akıllıca olmayan Türkiye politikalarını değiştirmeye çalışmak.

Avrupa Birliği ve demokrasi için çok güçlü ve inandırıcı bir kampanyayı süratle başlatmak.

AKP’nin din vurgulu siyasetini derhal demokrasi vurgulu bir siyasete çevirmek.

AKP’ye duydukları nefret nedeniyle “darbe” yandaşlığına bile sıcak bakan kitleleri, konunun AKP değil, çocuklarının geleceği olduğunu açıkça göstererek yeniden demokrasi yandaşlığına çekmek.

Her düşünceden, inançtan, görüşten insanlarla büyük bir demokrasi cephesi oluşturmak.

Bütün bunlar işe yarar mı?

Önümüzdeki vakit çok az.

Avrupalılar kör.

AKP düşmanlığı, demokrasi düşmanlığıyla özdeşleştirildiği için demokratik talepler cılız.

Yani makas kilitlenmiş.

Manivelayı derhal kullanmak gerekiyor.

Bu yapılamazsa…

O zaman “hanımınızı” çağırın.

Bir ülke nasıl batıyor, o da seyretsin.

***

Yıldırım Türker‘in yazısındaki şu sözlerini de aktarmak istiyorum:

(…) AKP’nin sonunu Şemdinli’de görmüştük. Şemdinli iddianamesini hazırlayan savcının yalnızlık, itibarsızlık, işsizlik cehennemine postalanmasına, Şemdinli davasının şimdi geldiği noktaya gelip örtbas edilmesine göz yumduğunda, ikide bir ‘faili meçhul’ bombaların hedefinde yaşayan halkın şahitliğini geçersiz ilan ettiğinde.
Şimdi demokrasi malûl gazileri pozunda, ‘boynubükük, gözü tok’ müsameresine alkış istiyorlar.
(…) Oyunun iyice kirlendiği, faşizmin sütüyle beslenen kitlelerin açıkça zehirlendiği şu günlere gelmemizde AKP’nin payı yok mu? Şimdi kendini demokrasinin temsilcisi olarak yansıtma çabalarını kim ciddiye alır?
AKP’li milletvekillerinin Meclis’e sunduğu polis yetkilerini genişletmeye yönelik yasa tasarısı durumu özetliyor. (…)

***

Eser Karakaş‘ın yazısı da konuyla yakından ilgili…*

—————————————————————————————

(*) Meseleyi kendi açımdan aşağıda Muzmin Bey‘e verdiğim şu cevapla özetleyerek hiç değilse iki satır da ben yazmış olayım:

“MİLLETİN SAHİBİ DEVLET”, kendisinin devletin “malı” olmaktan çıkıp artık “DEVLETİN SAHİBİ MİLLET” statüsüne yükselmesi gerektiğini anlamaya başlayan MİLLET’in uyanışından ürküyor! Egemen zorbalarımız, tarihten ve sosyolojiden ya hiç anlamıyor, ya da çok iyi anladıkları için darbeciliklerini ANLIK olmaktan çıkarıp SÜREÇSEL hale getiriyorlar.

28.05.2007 - 10:12 Yazan: metin | BUDUR! | | 23 Yorum

27, 12, 28 asal sayılar mıdır, assal-kessel sayılar mı?

İş bitmiyor arkadaş! Konstantin Bey kardeşimle izine rastlasak şu Şeytan Bey’in bacağını kıracağız ama adı geçen ikinci bey Bermuda’da diil maalesef.

Bugün malikanemizde yine İnspor ile Cinspor derbisi oynanmakta, durum zıfır zıfır berabere şu an itibarıyla. Günün mana ve ehemmiyetini es geçmek olmaz hesabı, bi sesimizi çıkarak didim, affola. (Şu Word zımbırtısına hastayım; bak bu sefer de “didim”i şirin bi ilçemizin adı sandı garibim. Daha önce de çok enteresan bir vukuatı olmuştu –geçmiş gün, hatırlamıyorum. Yoksa bu Word porgramı, Küstah Bağyan Hanım’ın yandan çarklısı olmasın?)

Efenim böğün malumunuz üzre 27 Mayıs. Daha öncesini hariç tutarsak, yani Cumburliyet dönemini baz alırsak, darbelenip darp edilmelerimiz beyaz dizisinin hayatımıza fiili livata yoluyla duhul edildiği ilk gün. Ne desek boştur, hayatımız bir hoştur mirim. Yıllarca ama yıllarca Hürriyet ve Anayasa Bayramı adıyla vaftiz ettik durduk bu lanetli günü biz. Vay anasını beah, hem “hürriyet”, hem “anayasa”, hemi de “bayram” -aynen hem “Demokratik”, hem “Sol” hemi de “Parti” kibin! Aziz Nesin Bey’in kendisini unutulmaz kılan bir laforizması vardır, derdi ki rahmetli: “12 Eylül’ün tek iyiliği, taksilere taksimetre koydurmasıdır.” Ben buna bi de bu “bayram”ı sessiz sedasız kaldırmasını ekleyeyim netekim. (Ulan bu dangalak Word porgramı –Küstah Bağyan Hanım, özellikle “porgram” deyom, yanlışlıkla düzeltmeyiniz!- inatla ve ısrarla Dingilimin Ressamı Bey’in “netekim”ini “nitekim” diye düzeltiyor aklınca netekim!)

Şimdi üşeniyom link mink vermeye sevgideğer Sıkkımlı dost ve akrabalarım, ya da size alakasız bi link verip muzırlık yapayım. 19 Mayıs tarihli Radical kazatasında yüzük kardeşim Perihan Mağden Hanım benim hababam illet ve gıcık ve sinir ve de uyuz olmaktan bıkıp usanmadığım menşur derin beylerimizden Asamkesem Bey’i de mevzu edinmiş. Yakışır da ayrıca, günün anlam ve önemine efenim!

Bu kıssanın hissesi: Ben aylardan bi tek Temmuz, Ekim ve de Aralık’ı seviyom. Niye, bilin bakalım!

27.05.2007 - 22:18 Yazan: metin | BUDUR! | | 4 Yorum

“Ayşe[gül] tatile çıktı”

Ekrem Dumanlı, “Bunu her büyük şehirde bekleyebilirsiniz.” tümcesinin sebeb-i hikmetini anla[ya]mamış! Bunun dışında yazısı Doğu Ergil hocamın radyoda söylediklerini teyit ediyor bir bakıma: Bu bir toplum mühendisliği projesi ve operasyonudur. Halk yutarsa ne alâ, yutmazsa da biz ümüğünü sıkar yine yuttururuz icabında’dır. Seçim engellenirse yeme de yanında yat, engellenemez ve fakat AKP beklediği başarıyı sağlayamazsa operasyonun “iç mekan düzenlemesi” aşaması devreye sokulur, amma velakin AKP mazallah 367 hokkabazlıklarının bile sökmeyeceği bir başarı kazanırsa işte o zaman al gözüm seyreyle salih. Düşünmesi bile ürkütüyor insanı.

***
Egemenler zor durumda. Egemenlerin “güzellikle” kurtuluşu, bugüne kadar olduğu gibi yine AKP’nin cehalet, korkaklık ve beceriksizliğiyle, siyasal körlüğüyle mümkün -ki bu parti bugüne kadar inanılmaz yanlışlıklar yaptı. (Bkz: Şahin Alpay’ın yazısı.)

***
Bu arada, MV aday adayı listelerine dikkat ediyor musunuz dostlar? İbret verici! Fakat ben en çok birini önemli buluyorum: Asamkesemci Bey‘i. (Burada iki kelime daha vardı.) Yerini bulmuş. Yeni Şafak yazarlarından biri yazmış bu konuda birkaç gün önce. Yazılarının birini bile kaçırmadan, son derece dikkatle okuduğum biridir o emekli diplomat olacak adam. Çünkü savurduğu örtülü ve açık tehditlerden tutun da, yaptığı analizlere, kullandığı dile kadar her ayrıntı, ülkemizin nereye götürülmekte olduğunu bir adım önceden gösterir bize. “Öyledir ve öyle kalacaktır”la demokrasiye karşı omuz omuza, ileri! (Bkz: Murat Belge’nin vatan sevicilerle ilgili yazısı.) Sana da aferin Türkan Teyze! “Ama bakın… Siz provokasyona çok açık bir insansınız galiba.” demiş karşısındakine. Hah hayt! Fikri neyse, zikri de o.

***
Bu arada CHF ile GP’nin ittifakını heyecanla bekliyorum. Çok eğlenceli olacak! Yalnızca hamilelik üç aya inmekle kalmayacak; Türkçe sözlükteki madde sayısı da neredeyse bir elin parmaklarının sayısına inecek: “Cumhuriyet, laiklik, irtica, sözde, birlikveberaberlik, kuvva, içdüşman, dışdüşman, ilkeveinkılap, milliyetçilik, liboş, hain, aydınlanma, ilhan, selçuk, devletinbekası, uluönder, sorosçocukları, münferit, iyiçocukturtanırım” vs.

***
Nihal Karaca’yı çok severim. Ondan ne güzel bir CB olurdu yarabbim! Geçenki yazısında “’Cumhuriyet elden gidiyor’ senaryosunun gerçekdışılığını kanıtlayan en hoş detaylardan biri, Deniz Baykal‘ın genel seçimler için belirlenen 22 Temmuz tarihine ‘ama o tarihte bizim seçmenimiz tatildeeee’ şeklinde spontane bir itiraz getirmesi olmuştu.” diye başlayan yazısını öneririm, çok eğlenceli o da. Turan Alkan’ın fıkrasına da –biliyor olsanız da- pek güleceksiniz.

***
Genç Siviller’i ve % 52’yi ihmal etmeyiniz! Işık onlarda! Buyurganların, despotların karanlık ve suratsız diline karşı aydınlık ve gülücüklü bir dil, onlarda. Zorbalığa pabuç bırakmamanın taze rüzgarı onlarda. Beton duvarlarla dört bir yanı örülmüş hakiki örümcek kafaların ipliğini pazara çıkarma potansiyeli onlarda. Yeni düşünce koordinatları, taze bakışlar onlarda.

***
Bugün siyasi ortamın mide bulandırıcı ve boğucu havasını solumak değil, bambaşka konuların hayat dolu esintisine kapılıp gitmekti niyetim. Yapamadım. Pardon.

24.05.2007 - 14:40 Yazan: metin | BUDUR! | | 6 Yorum

Tuz da koktu…

“Dememiş miydim!” nidası fenadır; bir yanda öngörünüzün doğrulanmasıyla yeşeren bir gizli gurur, öte yanda ise istenmeyen, olumsuz, kötü bir olayın başa gelişinin yarattığı sıkıntı ve ona ilişkin öngörünüzle kendinizi sanki o olayın müsebbiplerinden biriymiş gibi hissedince üzerinize çöken suçluluk duygusunun bütün hücrelerinizi sarışı…

Aslında artık bu dememiş miydimin de kıymet-i harbiyesi kalmadı. Ezberledik sular seller gibi: Zorba egemenlerimiz, kedinin fareyle oynadığı gibi oynamaya alışkın bu toplumla. Oyun dibine kadar bayatlasa da, hiçbir tuz bu kokuşmuşluğu bastıramasa da, önemi yok. Sihirli düğmeye basmaya karar verildi mi işlem tamam.

Ve sihirli düğmeye çoktaaan basıldı. Geliyorum diyen bombalar gelmeye başladı. Filozofun kulakları çınlasın, aynı çamurlu ve kan kızıl suda bininci kez yıkanmaktayız. Egemenliğini ve zorbalığını sürdürmeye kararlı bir oligarşik zümrenin yap[a]mayacağı şey yoktur böyle ülkelerde.

Benim güzel, mahzun, yaralı ülkem! Biz seni yüreğimiz ve beynimizle seviyoruz ve seni arkadan o biçim sevenlerin şerrinden korkuyoruz.

Mehmet Altan
’a bırakıyorum sözü:

“(…) Türkiye laik-antilaik olarak gerilmekte.

Bundan amaçlanan hasat alınmadıysa, istenen sonuçlar sağlanmadıysa… (…)
Başka bir gerginlik ateşi tutuşturmak… Ülkeyi yönetilemez hale sokmak… İçerde ve dışarı da birilerinin hedefi olabilir mi?

Türkiye demokrasi yolundan savrulduğu için.. Provokatif bir süreç korkusu da büyüyor.

Seçim istenmiyorsa… Sandık istenmiyorsa… Ya da dışarıdan buraya ağır sinyaller vermek isteyenler var ise…

Veyahut… ‘Derinler’ dayanışması sayesinde varlığını sürdürmeyi hesaplayanlar mevcut ise…

Bu ihtimallerin demokrasiyi hedeflemesi söz konusu.

Biz İttihat ve Terakki geleneğinden gelen bir ülkeyiz… Bu coğrafyada sağduyu ve akıl hep koltuk kavgalarının gölgesinde kaldı.

İttihat ve Terakki, koltuk hırsı yüzünden İmparatorluğu batırdı. Bu nedenle, ülke içi iktidar kavgaları söz konusu olduğunda, komplo senaryoları da hızlanıyor.

Ama bunların çok da yersiz olduğunu söylemek kolay değil…

6-7 Eylül olaylarını başlatmak için Atatürk’ün evine bomba atmak ve bunun üzerinden kitleleri tahrik etmek…

Gazi Olayları’nı tezgahlayıp, kargaşa fitili yakmak…

Hep buraların kanlı ‘cinliği’…

Bugün on mayıs. Yirmi iki temmuza seksen gün bile yok. Seçim öncesindeyiz.

Seçim istemeyenlerin…

Terörden medet umanların…

Yönetime sinyal gönderenlerin…

Hepsinin farklı hesapları olabilir.

Ne yapmalı? Yaşadığımız ve yaşayacağımız her olaya, bunun bir ‘provokasyon’ olabileceği ihtimaliyle bakmalı…

Toplumsal tepkilerimizi ona göre ayarlamalıyız. Kavga ve kamplaşma çok hızlandı çünkü. Ancak demokrasi dışı bir ortamda var olabilenler… Ülkeyi, toplumu hatta kendilerini bile yakacak… Bir yangını parlatacak bir çılgınlığa yaklaşmış görünüyorlar…

Bundan kurtulabilmenin tek yolu, bu çılgınlığı paylaşmamak olacak.

Varlığımız ve geleceğimiz…

Unutmayın ki soğukkanlılığımıza bağlı.”

23.05.2007 - 10:04 Yazan: metin | BUDUR! | | 12 Yorum

Çelik Prens ve Yedi Cüceler

Suat Bey dostumun yazlığında önemli tartışmalar oluyor. Arkasından dedikodu yapmış gibi olmayalım ama Bliyaal Bey, Serdar Turgut acentası olmaya soyunmuş ve Latin Amerika ülkelerinde yaşanmış bir oksimoron vak’asından (liberal düşünür düşünür- faşist cuntacı uygular!)* medet ummanın acınası gülünçlüğüne düşmüş. Bülent Bey’in orada verdiği Alev Alatlı linkine de gitmek lazım. Muzmin Bey’in her yazısı önemlidir ama Perihan Mağden’i eleştirdiği yazıyı da okumalı.** Alev Hanım ile Muzmin Bey’in refleksleri örtüşüyor. Suat Bey’in malikanesinde Bülent Bey’e verdiğim cevapta şöyle dedim:

Muzmin Bey’in taammüden (bilerek ve isteyerek) “düş”tüğü “hata”ya sizin de sürekli düşmeye meyilli oluşunuza da dikkat çekmek istiyorum bu vesileyle: Köşeyazıları (eski deyimle “fıkra”lar) ve hatta gazete yorum yazıları ile akademik makale ve incelemeleri eş tutuyor ve böylelikle bilerek ve isteyerek bir usul hatası yapıp Murat Belge, Perihan Mağden gibi isimleri belaltından vuruyorsunuz sevgili dostum. Kusuruma bakmayınız ama ben bunu görmezden gelemiyorum. Keşke bu isimler de gönül indirip blog yazsalar da, bir güzel atışsanız, biz de oturup seyretsek! Arkalarından atıp tutuyoruz, bu çok kolay.*** (Medyadaki tırıvırı hödükleri bunun dışında tuttuğumu elbette tahmin etmeniz zor değil, beni tanıyorsunuz epeydir çünkü.) // Alev Hanım’ın yazısını okumadım, okuyayım, bakalım yine nasıl benzin dökmüş ateşe… Katıksız doğrularla katıksız yanlışları iyiden iyiye yapısallaştırdı bu hanımefendi kendi entelektüel dünyasında, inşallah sonu hayra gider bunun…

Alev Hanım’ın yazısını okuyunca da şöyle dedim: Tam da tahmin ettiğim gibi tepki vermiş Alev Hanım. O yazısını okurken Muzmin Bey’in gölgesini gördüm arkasında! Bir önceki yorumumun son cümlesini yine doğrulamış Alev Hanım. Yeni bir “Nihat Erim Allah Kerim” hükümetinde kendisini bakan olarak görmek hiç şaşırtmayacaktır bendenizi. Bu kadar zeka fazla bir insana, yoldan çıkarabiliyor kişiyi.

***

Bu kısa değinilerden sonra, gelelim asıl konumuza. Ben hep “sahiplerimiz”den, “efendilerimiz”den bahsederim ya, sebepsiz değil elbet. Rejimimizin temel karakteristiği, Batıdaki gibi bir SINIF’ın (burjuvazinin) değil; devleti milletin, kendini de devletin sahibi olarak dayatan bir ZÜMRE’nin mutlak egemenliğine dayanıyor oluşudur. Bu bürokratik vesayet rejimi ile Batılı liberal demokrasinin arasında en ufak bir benzerlik yok özünde. (Hoş, bendeniz burjuva liberal demokrasisinin de pek matah birşey olduğu düşüncesinde değilim ya, o ayrı mevzu, şimdi lüks kaçar.)

Şimdi, okumanızı çok arzu ettiğim iki ardışık makaleye link veriyorum. Solun namusunu kurtaran, bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki birkaç saygın isimden biri olan Ahmet İnsel’in “Pretoryen Güçler ve Rejim” ve “Devletin Sahipleri” başlıklı yazıları, benim “sahip/efendi” şeklindeki terminolojik vulgarizasyonuma siyasalbilimsel bir ciddiyet getiriyor. Ayrıca AKP’nin de ne mal olduğunu anlamak açısından iyi bir açılım sağlıyor. Okuyup fikirlerinizle konuya katkıda bulunursanız sevinirim. (Fincancı katırlarını ürkütmeden tabii… Biliyorsunuz versiyon 5.01’i yaşıyoruz şu sıra.)

—————————————————————————————-

(*) Bunun oksimoronal değil, tam da eşyanın (liberalizm “eşya”sının!) tabiatına uygun olduğunu Muzmin Bey’den, özellikle Afşar Bey‘le olan tartışmalarından duymuşluğumuz/bilmişliğimiz olduğu için buraya kendisinden esaslı bir itiraz gelirse hiç şaşmam, siz de şaşmayınız!

(**) Muzmin Bey’in (ve tabii Bülent Bey’in de!) Perihan Mağden’e de en az Yıldırım Türker kadar kıl olduğu, hepimizin malumu. Ben Mağden’in o yazısını BUDUR köşeciğimizde konu edinecektim, böylelikle gerek kalmadı.

(***) Özellikle Muzmin Bey’inkini “arkadan atıp tutmak” olarak görmüyorum. Dostumuz, karşısına kim çıkarsa çıksın, canına okur. (BBED)****

(****) Dipnotun dipnotu: Bundan sonra, okurlardan konuya yabancı olanlar için gerektiğinde bu kısaltmayı kullanacağım. Açılımı: Bu Bir Espri Değildir.

20.05.2007 - 10:27 Yazan: metin | BUDUR! | | 39 Yorum

Your body belongs to the nation!

Murat Belge, statüko muhafızı yüksek yargının önemli isimlerinden birinin yaptığı konuşma vesilesiyle yine birkaç gün sürecek bir dizi yazıya başlamış. Belge, ağızlarındaki “irtica” sakızının iyice çürüdüğünü fark eden egemen çevrelerin çareyi, çapı genişletilmiş, yeni bir “mürteci” tanımı yapmakta gördüklerinden hareketle, “milli ideoloji”ye aykırı bulunan her türlü düşünce ve görüşün yasak olduğu bir rejime ne ad verileceğini soruyor. Belli tabii ki öyle bir rejimin adı!

Erol Katırcıoğlu da, mevcut düzenin arkaik sloganlarının yeniden ve bu kez çok daha kuvvetli ve yaygın biçimde tedavüle çıkarılmış oluşuna değiniyor ve kendilerini bize “solcu” diye yutturan neonazilerin önderliğinde, zaten bir gıdımcık olan demokratik birikim ve görgümüzün hepten döt altına gitmekte olduğunu vurguluyor bugünkü yazısında.

Bugün iki kere “Budur!” demek zorunda kaldım, kusura bakmayınız muhterem Pencaplı hemşehrilerim.

12.05.2007 - 22:03 Yazan: metin | BUDUR! | | Yorum yapılmamış

Alamet-i sarika

Şu Gökhan Özgün Bey nereden çıktıysa meydane, Allah razı olsun! Pek bi hoşlaştım kendisinden efenim. “Türkan ve Hayrünnisa ve aşk ve ihanet ve intikam” başlıklı yazısını okuyun derim, çok hoş. “Cumhuriyet” kod adını verdikleri otokrasiyi demokrasi adlı öcü karşısında canla başla savunanlar yine gıcık olacak ama ne yapalım, hayat ikinci bir emre kadar devam ediyor sayın seyirciler.  

Fikret Başkaya Hoca da “Tehlikede olan laiklik değil, elitlerin iktidarı” başlığı altında yazdığı iki yazıyla “Sorun, ‘memleketin sahiplerinin’ ayrıcalıklarının, dokunulmazlıklarının ve statülerinin korunması, bu amaçla da kitlelerin sürece müdahil olmasının engellenmesiyle ilgilidir, laiklikle değil…” diyerek teşhisini koymuş.  Bu ve bu yazıyı da mutlaka okuyun derim.

Zorba efendilerimizin hücumu devam ediyor. Ellerinden gelse seçim yapılmasını da engelleyeceklerdir. Seçim sonrası eğer AKP eliyle seçmen bunlara okkalı bir şamar atarsa al gözüm seyreyle Salih! İşte o zaman kendilerinden geçip iyice zıvanadan çıkabilirler. Ahmet Altan bu hususta son derece kötümser bir yazı yazmış. Öyle bir ihtimali düşünmesi bile korkunç. Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete vesselam.

12.05.2007 - 14:24 Yazan: metin | BUDUR! | | 38 Yorum