jazzetta

“renk renk düşünceler kaldı söylenmedik” (hayyam)

Ankara Ankara ittihatçı Ankara, seni görmek ister her bahtı kara

Adına ister “Ankaralılaşma” deyin, ister “İttihatçılaşma“, AKP AKP olmaktan çıkıyor. Zaten baştan beri neydi, o da tartışılır. AKP kendisine oy veren heterojen kitleyi derin güçlere bir pula satmaktan imtina etmiyor. Son zamanlarda tahminim değişti; inanmaya başladım ki AKP kapatılmayacak, buna gerek kalmayacak. Çünkü AKP’ye kendi kendini kapattırıyorlar. Rehin alarak. Kendilerine benzeterek. Çünkü AKP çoktan kapandı da haberimiz yok. Şöyle diyelim: Darbe süreci yeni bir aşamaya girdi. Cemil Ertem‘in Taraf’ta dün ve bugün yayımlanan iki yazısı dikkat çekici (internet siteleri çalışmadığından link veremiyorum). 27 Nisan’da başlayan darbe sürecinin 14 Mart ve 1 Mayıs’ta olgunlaştığını ve ülkemizin 12 Mart’tan kalma unutulmaz deyişle “ara rejim”e girdiğini vurgulayan Ertem, bu savını 3 Mayıs’ta Maliye Bakanının beş yıllık orta vadeli mali çerçeveyi açıkladığı, sıradan bir ekonomik program açıklama toplantısı gibi gözüken toplantısında aslında çok önemli bir “makas değişikliği”ni gündeme getirdiğinden hareketle destekliyor. Bakanın artık faiz dışı fazlayı değil bütçe açığını önemsemesinin, eskisi gibi borçlanmayacağız diyerek AB ve IMF’yi artık takmaması ve muslukları açacağız diyerek bütçenin şaşması anlamına geldiğini söylüyor. “Kapatma davasına karşı direnmekten vazgeçerek uydur kaydır bir savunma veren, türban meselesini bile unutmaya hazır olan, 30 Nisan’da açık bir darbe olsaydı 1 Mayıs’ta neler olacak idiyse bunu 1 Mayıs’ta aynen yapan” AKP, Ertem’e göre şunu demeye getiriyor: “Darbe falan böyle şeylere gerek yok, biz gereğini yapıyoruz bakın!” Cemil Çiçek‘lerin borusu bunun için daha gür ötüyor. Darbecilerin AB-demokrasi-türban-Kürt alerjisini azdırmama, egemen kesimler arasındaki kaynak aktarımının şimdilik durması, bürokratik-militer statükoya elleşmeme gibi hükümet tasarrufları, aslında “derin AKP”nin marifetleri değil midir? Derin AKP, yani Çiçekgiller ailesi. “Bütün bunlar için çetelere ne gerek var; zaten onlar deşifre oldu, bırakın bunları meşru hükümet yapsın.” 

Çiçekgiller, ipleri ekonomide de ele alıyor. Merkez Bankası piç gibi ortada bırakılıyor. Bu koşullarda azacak olan enflasyonla populizm atbaşı gidecek. Vs vs.

Sonuç: Kötü yıllar. 

Sonrası: Bilinmiyor.

Bindik Çiçekgillerin alametine, gidiyoruz kıyamete vesselam.

06.05.2008 - 15:30 Yazan: metin | BUDUR! | | 15 Yorum

Efferin oğlum Ahmet, sen bu yolda devam et!

1 Mayıs yine 12 Eylül ruhunun ayakları altında ezildi. Bu ayaklar başka ayak, Başbakanımız Erdoğanımız‘ın baş olmaya kalkışan ayakları değil. AKP ne yazık ki her gün irtifa kaybediyor. AKP kapatılma korkusuyla Ergenekon’a selam çakıyor, ruhuna fatiha bile okunmayacak, haberi yok. Zalimden aman dilemek üzere sen de zalimleşirsen en ölümcül hatayı yapmış olursun, thlknn frknd msnz ey AKP’lilerimiz? Ha, sakın ola ki içinden geçmekte olduğumuz faşist darbe sürecine selam çakan “solcu” ve de “devrimci” (siz bunu “mabadımın solcusu ve devrimcisi” şeklinde okuyunuz) sendika ağalarımızın “ille de Taksim”de ısrar eden kör (yok yok, hiç de kör olmayan) inadına alkış tuttuğumu sanmayınız; yanaşma sosyalistliğe ve provokasyona karnım tok. Ama bu, 1 Mayıs’a yine derinlerden derinlerden tekme tokat girişilmesi karşısında onursuzca susmamı gerektirmediği gibi, AKP’ye “hükümet” olmakla “iktidar” olmak arasındaki farkı anlamamak kadar tersinden anlamanın da feci bir yanılgı olduğunu hatırlatmama engel değildir.

Neyse, şunun şurasında ne kaldı ki zaten 21 Aralık 2012‘ye… Meleklerin cinsiyetini tartışmaya tiz başlayalım sayın Pompeililer! 

02.05.2008 - 11:24 Yazan: metin | BUDUR! | | 40 Yorum

Kazurata hayır!

Blog sahibi herkesi, % 52′den alıntıladığım bu yazıyı bloğuna yapıştırmaya ve http://siyanurehayir.yuzde52.org sitesine link vermeye, üstüne de “bu ülke babanızın ayakyolu değil!” diye höykürmeye davet ediyorum:

KAZ DAĞLARI’NDA MEZAR KAZICILARA YER YOK!

Yine geliyorlar, havamızı, suyumuz, toprağımızı zehirlemeye… Bu kez siyanürle saldırıyor gaspçı katiller! Bergama’da, Eşme’de yaptıklarından sonra şimdi de Kaz dağlarını siyanürle dağlamaya geldiler, öyle mi? Kaz dağlarının altını oyarak, çıkaracakları altınlardan bahsediyorlar pişkin pişkin. Kaz dağlarında sadece mezar kazacaklarını bilmediğimizi mi, zehirli altınlarıyla gözlerimizi kör edebileceklerini mi sanıyorlar? Sanki hiçbir maliyeti yokmuş, altın için Kaz dağlarını kazmamak enayilikmiş gibi atıp tutuyorlar. Kaz dağlarında ne yapacaklarını biz çok iyi biliyoruz; tüm canlılar için mezarlar kazmaya geliyorlar! “Hayvanların anası, bin pınarlı İda”nın bağrını kazarak çalacakları altınlar gaspçıların ceplerini doldururken Kaz dağlarının altını boşaltacaklar; hesapta…

Kandaki oksijeni yok eden siyanür gibi dünyanın oksijeni en bol yerlerinden biri olan Kaz dağlarında oksijen bırakmayacak siyanürcü katiller. 1 gram altın için 1 ton toprak kazacak, altın için cennet gibi toprakların, hayat membaının altını üstüne getirecekler. Kullanacakları 400 bin ton siyanürün 100 bin tondan fazlası havaya karışacak. Sadece köknarlar değil, Kaz dağlarında kök salmış ne varsa hepsi, üzerinde bir daha asla ot bile bitmeyecek toprak yığınlarının altında kalacak. Siyanürcü katiller, ceplerini doldurmak için Çanakkale ilinin kullandığı kadar su kullanmakla kalmayacaklar, daha şimdiden çamur akıtmaya başladıkları pınarlardan denizlere de zehir akıtacaklar.

Hayır! Kazın ayağı öyle olmayacak! Yok öyle yağma, yok öyle talan! Kaz dağında mezar kazamayacaklar!

Altın gelecek yerden Kaz esirgenmez diyerek kimseyi kandıramazlar!

Hayvanları öldürerek, sadece Kaz dağlarında yetişen türleri, geniş ormanları yok ederek elde edecekleri altınlar Sarıkız’ın saçlarından, Kaz dağlarının hayat dolu yamaçlarından daha değerli olamaz. Doğumda, sünnette, düğünde, “mutlu günler”de takılan altınlar hep başkalarının felaketiydi; ama topraklar zehirlendikten, sular kirlendikten, ormanlar yok edildikten sonra o altınlarla kimsenin mutlu günü olmayacak! Yaşanacak toprak, solunacak hava, içilecek berrak sular, sırtını yaslayacak ağaçlar yoksa hayat da yok, gelecek de! Biz ölüm değil, hayat solumak istiyoruz. Siyanürcü katilleri de, kazacakları mezarlardan ölüm getirecek altınları da istemiyoruz. Siyanürlü gaspçıların, nükleerci katillerin, turizmci yalancıların suçuna ’sus payı’yla ortak olmayacak, hayatı talan etmelerine seyirci kalmayacağız! Altın için hayatı ayaklar altına alan gaspçılara izin vermeyeceğiz.

Kaz dağlarında mezar kazıcılara yer yok!

Siyanürlü katillere hayır!

19.11.2007 - 14:46 Yazan: metin | BUDUR! | | 2 Yorum

Takiye heyvanı, Kaptan Kustuo, gül gibi sararıp solmak ve dahi kendi serencamım vesaire…

Biliyorsunuz şu son iki üç aydır melmeketi kurtarmaktan vazgeçmiş idim. Bugün de kurtaracak halim yoktu da, malum orospu çocuğu kaptan, kanımı beynime sıçrattı geçenki yazısıyla durduk yerde. Tam da “Dur ulan, şöyle eskisi gibi bir siyaset yazısı yazayım bari!” derken, tesadüfen Gökhan Özgün‘ün yazısını okumuş bulundum ve yazmaktan vazgeçtim. Düşündüğüm yazıyla birebir örtüşmüyor; o, takiye heyvanından yola çıkmış, ben başka yerden dalacaktım. Neyse, beni hiç canım istemiyorken laklaktan kurtarmış oldu. Bu saygıdeğer meslektaşa teşekkürümü kargoya vereyim.

Yazmaktan vazgeçtiğim yazının anafikri şuydu sayın okurcuklar:

AKP, azgın, arsız, demokrasi düşmanı oligarşinin karşısına, sözgelimi Sami Selçuk gibi bir CB adayı çıkarmayarak maça 1-0 yenik başladı. Şimdi eğer tehditlere boyun eğip Abdullah Gül‘ü CB yapmaktan vazgeçerse, bu, AKP’nin hayattaki en büyük hatası olacaktır ve faturası da sadece kendine değil, demokrat kesime ve topluma kol gibi girecektir. Nokta.

Ben şimdi, bu güzide melmeketi değil kendimi kurtarma sendromuma geri dönüyor ve birikmiş bütün o güzel yorumlarınıza, mutluluğun resmini Abidin Dino‘ya havale etmeyip bizzat kendim yapabildiğim gün güsel güsel cevaplar vereceğime andiçerek huzurlarınızdan ayrılıyorum efenim.

10.08.2007 - 11:10 Yazan: metin | BUDUR! | | 28 Yorum

İşte sana h-muhtıra! % 20′ni “al da git” Rodos’a, h-aka dansı eşliğinde…

Bugün 23 Nisan -pardon, Temmuz-, sevinç doluyor insan. Medya maymunları bakalım nasıl kıvırtacak şimdi!

% +1.3 AKP
% - 2.9 CHP
% + 3.7 MHP
% - 0.6 DP
% + 1.0 GP
% - 1.0 DTP
% - 1.5 SP ve diğer*

(*) Çıkan sonuçlara göre benim tahmini oranlarımın fazlalığı/eksikliği. “AKP + Baskın Oran” olamadı ama “AKP + Ufuk Uras” olarak gerçekleşti tahminim.

Okurcuklarımın hiç ilgi göstermeyerek beni bozuma uğrattığı seçim-totomdaki yanılma paylarım böyle… MHP’nin anamuhalefet olacağını öngörmekle yanılmışım, henüz toplumun akıl sağlığı o kadar da bozulmamış demek ki. CHP ise umduğumdan fazla oy aldı, getti deminki teselli tümcem!

Neyse, ben haka dansı yapmak için yola çıkıyorum, şöyle bi Marmaris’e doğru uzanacam. Gelen var mı benimle? Neonazi Denizbitti Bey‘i uğurlayalım iskeleden Rodos’a doğru. Alsın % 20’sini de gitsin. Refakatçilerini söylemeyeyim, siz nasılsa biliyorsunuz.

———————————————————————-

Yazı bittikten sonraki not: Heh he, Ahmet Kekeç‘in şu lafı çok hoşuma gitti:

“BU HALK, ŞİŞEDE DURDUĞU GİBİ DURMUYOR!”

İkinci not: Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk‘in şu sözleri gerçeği apaçık yansıtıyor.

_____________________________

Görülen lüzum üzerine not: Başlıktaki “al da git” sözünün telif hakkı bana ait değildir; Erdoğan söylemiş, Baykal da seçim ilanlarıyla sahiplenmiştir.

_____________________________

Son bir not: “Budur!” demek isterdim ama ben o kadar iyimser olamıyorum bir türlü. Yine de belki budur.

23.07.2007 - 08:32 Yazan: metin | BUDUR! | | 13 Yorum

Siyasal loto, Weimar, Roma yürüyüşü vs.

Kendime bir tür siyasal detoks uyguladım şu son günlerde. İyi geldi. Azıcık arındım zehirden. Ama her güzel şeyin bir sonu vardır bildiğiniz gibi. Ben de özüme dönüp, bütün Türkoglitürkler gibi memleketi -belini incitmeden- gurtarma aşkına düştüm yeniden.

Bir siyasal loto kuponuyla başlayak işe. Gerisini muhtemelen bu akşam cızıktırırım. Fakat dayanamiycim, önce “Budur!” diyciim. Çoktandır demiyorum, özledim. Evet, budur ve budur.

Ve gelelim loto kuponumuza. Bakalım 6′yı tutturabilecek miyim… Pazartesi sabahı göriciiiz. Ya ebemizin örekesini, ya ebemizin dîger örekesini. Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete derler ya, o hesap saygıdeğer Arizonalılar.

siyasalloto.jpg

20.07.2007 - 16:39 Yazan: metin | BUDUR! | | 2 Yorum

Şu yüce dağları duman kaplamış…

Muzmin Bey, büyük resmi görebilmeye yönelik önemli analiz ve tespitler yapıyor. Son yazısı, Türkiye semalarını karabulutların sardığına dikkatimizi çeken ve çirkef medyadaki anlı şanlı kalemşorların zihinsel kifayetsizliklerini de dolaylı olarak açığa vuran bir yazı. Reelpolitisizmini her fırsatta eleştiri konusu yapsam da, ben Muzmin Bey’in her zaman ufuk açıcı yazılar ve yorumlar ürettiğini savunurum. Salak medyanın kendisini bir an önce keşfetmesini diliyorum -olmayacak duaya amin. (Bu cümle şöyle de okunabilir: İkinci bir Taha Kıvanç vak’ası. Ama tersinden!)

Büyük resme baktığımızda, Türkiye’deki seçimlerin sonucunda neler olabileceği de çok-bileşenli bir bilinmeyen. Ben bu iç karartıcı ortamda bugünlük sadece iki adet şirin belde komedisini konu edeyim. Engin Ardıç, çarşafı diline dolamış, Perihan Mağden de benim kımılcan&sünecanlar listemin başköşesinde yeralan Hokusfortçu Kiçler Padişahı İrbaam Datsızses Bey ile Genç Hokuspokusçular Partisi arasındaki düzeyli birlikteliği

Bugünlerde blogistana küçük kaçamaklar dışında vakit ayıramıyorum. Hazır buraya gelmişken, bir de mutlaka alınıp okunması ve kütüphanenizin deniz manzaralı, mutena bir köşesinde konuşlandırılması gereken bir dergiden sözedeyim. Daha doğrusu, editörü Mustafa Erdoğan‘a bırakayım sözü.

07.06.2007 - 10:30 Yazan: metin | BUDUR! | | 11 Yorum

İttihat Terakkici Edi Bey ile Ağır Abi Büdü Bey, Babil’in asma bahçelerinde filan yani…

Engin Ardıç, bugünkü yazısında çirkef medyamızın geleneksel “Büdü‘yü Edi gösterme” cambazlığını diline dolamış. (Meraklısına not: Edi: “Sol”, Büdü: Sağ). Ve birtakım “çağdaş” yasalamalarımızın el çabukluğu marifet, Nazi Almanyası ve faşist İtalya mevzuatından bire bir kopyeleme usulünce yürütüldüğünün altını çizmiş:

“Çünkü bu tasarı (Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu tasarısı -MtP), Hitler Almanyası’nın ‘Erbhof’ yasasından birebir kopya edilmişti, hani Türk Ceza Kanunu’nun da Mussolini İtalyası’ndan fazlaca etkilendiği gibi!”

***

Demagoji ve oportünizm deyince akla kim gelir? İşte onu şimdi de “solun babası” ilan etmiş çirkef medyamız. Mehmet Altan da düzeltiyor: “Solun değil CHP’nin babası” diye. Yakışır! Bu arada, İdris Küçükömer‘in vaktiyle mercek altına aldığı laforizmaları da epey ilginç, The Godfather Bey‘in.

***

Ahmet Kekeç, son zamanlarda İdris Küçükömer’in ünlü tespitinin yerli yersiz tekrarlanarak klişeleştirilmesinden duyduğu rahatsızlığı da not ederek, “merkez” sağ ve “merkez” “sol”u yeniden dizayn etmeye soyunan toplum mühendislerimizin en azından “DP” tasarımında madara olduğunu anlatıyor.

***

Eser Karakaş, “Demokrat Parti güçlü bir şekilde seçimden çıkamaz ve koalisyon ortağı (muhtemelen AKP ile) olamaz ise, içinde bulunduğumuz krizden sivil çözümle çıkmak zorlaşır.” yorumunu yapan bir dostunun bu sözünden hareketle, militer güce mahallenin delisi muamelesini reva görme eğilimini eleştiriyor.

***

Koray Düzgören, bugünkü yazısında AKP’nin bir yandan birtakım demokrat isimleri vitrinine alırken diğer yandan polis devleti öngören bir yasayı savunuşunu, şaşkalozluğunun (ve bence gün günden daha da belirginleşen samimiyetsizliğinin) taze örneği olarak gündeme getiriyor. Düzgören’in “ya savaş ve despotizm, ya da barış ve demokrasi” diyerek noktaladığı 1 Haziran tarihli yazısını ayrıca ele almak istiyorum, çünkü o çok önemli. Doç. Melih Can‘ın “Son dönemde ayyuka çıkan rejim/sistem tartışmalarının temelinde de, aslında Türkiye’nin yeni rotası ve bu kapsamda yeni devlet yapılanması ve doktrini yatıyor.” tespitinde bulunduğu, ikinci bölümü yarın yayımlanacak olan yorumunu da onunla birlikte değerlendirmek mümkün. Erdal Güven de, olabilecek olanın adıyla sanıyla “savaş” olduğunu yazıyor.

***

Mümtazer Türköne de bubamızıng kulaklarını çınlatmış yazısında. Okunmaya değer. Binaenaleyh devletin “arada sırada” (!) rutin dışına çıkma hakkı olduğunu bilmeyen vaaa mı aramızda ağkidişler?

***

Sevgili hocam Baskın Oran da, Neşe Düzel‘le söyleşisinde, Engin Ardıç’ın söylediği şeyi söylüyor, ama o nedense onaylayarak söylemiş. “Belçika, İtalya, Almanya, Fransa’dan kanunları, özellikle de İsviçre’den Medeni Kanun’u aynen tercüme ettirip aldı. Adapte falan etmedi, kopya etti. Çok da iyi etti.” Katılmıyorum hocam bu son cümlenize. Söyleşideki pek çok ifadenize katılıyorum ama tabii.

Soru: Türkiye ‘Ne AB ne ABD’ deyip, Rusya’yla ittifak yaparsa bunun sonucu ne olur?
Yanıt: Aynı zihniyet, aynı kafa biz bunları 1960′larda, 70′lerde söylerken, ‘Türkiye’yi dünyada yalnız bırakıyorsunuz’ diyerek bizi hapse atıyorlardı. Şimdi kalkmışlar IMF’ye teslim olmuş, Amerika’ya sadece sözde karşı çıkabilen bir Rusya’yı ve de Dünya Ticaret Örgütü’ne girerek kendini kurtarmak isteyen Çin’i Türkiye’nin müttefiki olarak düşünüyorlar. Hayal güçlerine hayranım. Lütfen, Batıcı değillerse, ‘Biz Kemalistiz’ demesinler. Eğer Rusya ve Çin’in gücü ileride belli bir blok oluşturursa, Türkiye tabii ki o zaman otomatik olarak ABD ve AB’ye karşı Doğu’yu denge olarak kullanmaya başlar. Fakat bugün dünyada denge olarak kullanılabilecek hiçbir Doğu gücü yoktur. Biz AB’yi dışladığımız anda karşımızda sadece ABD tekeli kalır.

Soru: Rusya’yla ittifak bugün dünyanın gerçeklerine uymuyorsa, Rusya’yı önerenler niye öneriyorlar?
Yanıt: Efendim, bunlar Batıcı değil. Bunlar Kemalist değil. Bunlar statükocu. Bir yanda, ‘laiklik elden gidiyor’ korkusu yaratarak kitleleri, diğer yanda da ‘milliyetçilik ve ulusalcılık’la seçkinleri tahakküm altında tutmaya çalışıyor bunlar. Laikliği bir din gibi algılıyorlar.

Bu yanıtınızın ikinci cümlesi tartışılır. Gerçi Engin Ardıç da aynı şeyi söyler, ama adını da koyar; “Bunlar Enverist!” der. Tartışmak lazım. Türkiye’de kimin ne olduğu çok kafa karıştıran bir husustur zaten oldum olası. At iziyle it izi birbirine hep karışır.

***

Sevgili hocam Baskın Oran, MV adaylığının amacını “ezber bozmak” olarak niteliyor ve çarpıcı bir örnek veriyor bunun için. Yıldırım Türker‘in yazısında okuyabilirsiniz. Sürüsüne bereket sahtekar, faşist solcu bozuntularının karşısında, adam gibi, hakiki birkaç solcuyu yeni mecliste görmek bünyeye iyi gelecek bence de…

***

Bugün de yan yattık çamura battık böylelikle, kıymetli ve de Paraguaylı dost ve hemşehrilerim. Hadi çav!

04.06.2007 - 14:48 Yazan: metin | BUDUR! | | 11 Yorum

Hanımköy’de var bir yılan…

Görmesini bilen için görmek zor değil. Ahmet Altan yazmış. Üzerine tek harf eklemeye gerek yok bence:

Aklıma hep o eski fıkra geliyor. Adam tren makasçısı olmak için sınava girmiş.

Sormuşlar:
- Karşılıklı iki tren aynı hatta hızla birbirine doğru gidiyor… Ne yaparsın?
- Makası değiştiririm.
- Makas kilitlenmişse ne yaparsın?
- Manivelayla kilidi açmaya çalışırım.
- Kilit açılmıyorsa?
- Bizim hanımı çağırırım.
- Niye?
- Kazayı o da seyretsin diye.

Sanırım “hanımı” çağırma vakti yaklaşıyor.

Kazanın geldiğini görüyoruz ama ne makası değiştirebiliyoruz, ne kilidi açabiliyoruz.

Bir büyük şehirde bombanın patlamasını epeydir bekliyordum, bir iki dostuma da söylemiştim.

Ankara’da bomba patlayınca sadece orada ölen insanlar için acı duymadım, geleceğimiz adına iyice korktum da.

Çünkü şimdi başka büyük şehirlerde bombalar patlayacağından ve suikastler olacağından endişeleniyorum.

İnsanların “yeter artık, bir şeyler yapın” diye haykıracağı ve bir “sıkıyönetim” ilanını kaçınılmaz kılacak yeni belalar gelecek gibi görünüyor.

Genelkurmay Başkanı ile kuvvet komutanlarının, bombanın patladığı yerde ortaya çıkmaları ve “bunların devam edebileceğini” söylemeleri endişelerimi daha da artırdı.

Bu arada, “Kuzey Irak’a girelim” konuşmaları da çoğaldı.

Genelkurmay sitesinde, birdenbire “Amerikan uçaklarının Türk hava sahasını ihlal ettiği” haberi yer aldı.

Türkiye ve Amerika iki NATO ülkesi, iki müttefik, böyle bir olayın kendi aralarında her zamanki uygulamalarla halledilmesi gerekirken bunun neredeyse düşmanca bir edayla açıklanması, güneydoğuda da bir şeyler beklememiz gerektiğini haber veriyor.

Şehirlerde bombaların patlaması, Kuzey Irak’ta çatışmalarla birleştiğinde ülkede tam bir “savaş hali” meydana gelir, sıkıyönetim ilan etmek çok kolaylaşır.

Olayları eleştirmek imkansızlaşır.

Ülke ve insanlar sessizleştirilir.

Seçimler ertelenebilir.

Ordu, adli bürokrasi, cumhurbaşkanı üçlüsü hukuka pek de aldırmayan alışkanlıklarıyla hükümeti değiştirebilir.

Sonrası Avrupa Birliği’nden ve Batı kampından uzaklaşmaktır.

Yeni ittifaklar ve ağır bir diktatörlüktür.

Bütün bunların hedefi ilk bakışta AKP imiş gibi gözüküyor ama bence hedef o değil.

Hedef, demokrasi talepleri çok keskin olan Batı’dan uzaklaşmak.

İktidarda AKP yerine başka bir parti olsaydı da fark etmezdi, aynı oyun oynanırdı.

AKP yaptığı hatalarla bu oyunun oynanmasını kolaylaştırıyor, o kadar.

Peki, ne yapmalı?

Birincisi, Avrupa’nın iyice körleşen yöneticilerine, olacakların sadece Türkiye’nin değil dünyanın da başını belaya sokacağını anlatmak.

Onların pek de akıllıca olmayan Türkiye politikalarını değiştirmeye çalışmak.

Avrupa Birliği ve demokrasi için çok güçlü ve inandırıcı bir kampanyayı süratle başlatmak.

AKP’nin din vurgulu siyasetini derhal demokrasi vurgulu bir siyasete çevirmek.

AKP’ye duydukları nefret nedeniyle “darbe” yandaşlığına bile sıcak bakan kitleleri, konunun AKP değil, çocuklarının geleceği olduğunu açıkça göstererek yeniden demokrasi yandaşlığına çekmek.

Her düşünceden, inançtan, görüşten insanlarla büyük bir demokrasi cephesi oluşturmak.

Bütün bunlar işe yarar mı?

Önümüzdeki vakit çok az.

Avrupalılar kör.

AKP düşmanlığı, demokrasi düşmanlığıyla özdeşleştirildiği için demokratik talepler cılız.

Yani makas kilitlenmiş.

Manivelayı derhal kullanmak gerekiyor.

Bu yapılamazsa…

O zaman “hanımınızı” çağırın.

Bir ülke nasıl batıyor, o da seyretsin.

***

Yıldırım Türker‘in yazısındaki şu sözlerini de aktarmak istiyorum:

(…) AKP’nin sonunu Şemdinli’de görmüştük. Şemdinli iddianamesini hazırlayan savcının yalnızlık, itibarsızlık, işsizlik cehennemine postalanmasına, Şemdinli davasının şimdi geldiği noktaya gelip örtbas edilmesine göz yumduğunda, ikide bir ‘faili meçhul’ bombaların hedefinde yaşayan halkın şahitliğini geçersiz ilan ettiğinde.
Şimdi demokrasi malûl gazileri pozunda, ‘boynubükük, gözü tok’ müsameresine alkış istiyorlar.
(…) Oyunun iyice kirlendiği, faşizmin sütüyle beslenen kitlelerin açıkça zehirlendiği şu günlere gelmemizde AKP’nin payı yok mu? Şimdi kendini demokrasinin temsilcisi olarak yansıtma çabalarını kim ciddiye alır?
AKP’li milletvekillerinin Meclis’e sunduğu polis yetkilerini genişletmeye yönelik yasa tasarısı durumu özetliyor. (…)

***

Eser Karakaş‘ın yazısı da konuyla yakından ilgili…*

—————————————————————————————

(*) Meseleyi kendi açımdan aşağıda Muzmin Bey‘e verdiğim şu cevapla özetleyerek hiç değilse iki satır da ben yazmış olayım:

“MİLLETİN SAHİBİ DEVLET”, kendisinin devletin “malı” olmaktan çıkıp artık “DEVLETİN SAHİBİ MİLLET” statüsüne yükselmesi gerektiğini anlamaya başlayan MİLLET’in uyanışından ürküyor! Egemen zorbalarımız, tarihten ve sosyolojiden ya hiç anlamıyor, ya da çok iyi anladıkları için darbeciliklerini ANLIK olmaktan çıkarıp SÜREÇSEL hale getiriyorlar.

28.05.2007 - 10:12 Yazan: metin | BUDUR! | | 23 Yorum

27, 12, 28 asal sayılar mıdır, assal-kessel sayılar mı?

İş bitmiyor arkadaş! Konstantin Bey kardeşimle izine rastlasak şu Şeytan Bey’in bacağını kıracağız ama adı geçen ikinci bey Bermuda’da diil maalesef.

Bugün malikanemizde yine İnspor ile Cinspor derbisi oynanmakta, durum zıfır zıfır berabere şu an itibarıyla. Günün mana ve ehemmiyetini es geçmek olmaz hesabı, bi sesimizi çıkarak didim, affola. (Şu Word zımbırtısına hastayım; bak bu sefer de “didim”i şirin bi ilçemizin adı sandı garibim. Daha önce de çok enteresan bir vukuatı olmuştu –geçmiş gün, hatırlamıyorum. Yoksa bu Word porgramı, Küstah Bağyan Hanım’ın yandan çarklısı olmasın?)

Efenim böğün malumunuz üzre 27 Mayıs. Daha öncesini hariç tutarsak, yani Cumburliyet dönemini baz alırsak, darbelenip darp edilmelerimiz beyaz dizisinin hayatımıza fiili livata yoluyla duhul edildiği ilk gün. Ne desek boştur, hayatımız bir hoştur mirim. Yıllarca ama yıllarca Hürriyet ve Anayasa Bayramı adıyla vaftiz ettik durduk bu lanetli günü biz. Vay anasını beah, hem “hürriyet”, hem “anayasa”, hemi de “bayram” -aynen hem “Demokratik”, hem “Sol” hemi de “Parti” kibin! Aziz Nesin Bey’in kendisini unutulmaz kılan bir laforizması vardır, derdi ki rahmetli: “12 Eylül’ün tek iyiliği, taksilere taksimetre koydurmasıdır.” Ben buna bi de bu “bayram”ı sessiz sedasız kaldırmasını ekleyeyim netekim. (Ulan bu dangalak Word porgramı –Küstah Bağyan Hanım, özellikle “porgram” deyom, yanlışlıkla düzeltmeyiniz!- inatla ve ısrarla Dingilimin Ressamı Bey’in “netekim”ini “nitekim” diye düzeltiyor aklınca netekim!)

Şimdi üşeniyom link mink vermeye sevgideğer Sıkkımlı dost ve akrabalarım, ya da size alakasız bi link verip muzırlık yapayım. 19 Mayıs tarihli Radical kazatasında yüzük kardeşim Perihan Mağden Hanım benim hababam illet ve gıcık ve sinir ve de uyuz olmaktan bıkıp usanmadığım menşur derin beylerimizden Asamkesem Bey’i de mevzu edinmiş. Yakışır da ayrıca, günün anlam ve önemine efenim!

Bu kıssanın hissesi: Ben aylardan bi tek Temmuz, Ekim ve de Aralık’ı seviyom. Niye, bilin bakalım!

27.05.2007 - 22:18 Yazan: metin | BUDUR! | | 4 Yorum