Yazısız
(*) Şuradan.
Atlarına atlayıp gittiler…
Ayakta selamlıyorum…
The Seventh Seal - Yedinci Mühür’ün Ingmar Bergman‘ını…
La Notte - Gece’nin Antonioni’sini…
Aries’in ve nefis çevirilerin Samih Rıfat‘ını…
“Kimi başında taçla doğar, kimi elinde kılıçla… Ben kalemimle doğmuşum. İnsanlar kıyıcıdırlar, kitaplara kaçtım. Kelimelerle munisleştirmek istedim düşman bir dünyayı…”
“Aydın olmak için önce insan olmak lâzım. İnsan mukaddesi olandır. İnsan hırlaşmaz, konuşur, maruz kalmaz, seçer. Aydın kendi kafasıyla düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi. Aydını yapan, uyanık bir şuur, tetikte bir dikkat ve hakikatın bütününü kucaklamaya çalışan bir tecessüs.”
“Avrupalının sırtından kırbaç izi silinmiş ama ruhundan silinmemiştir, bu yüzden acımasız ve gaddardır; Frenk azad edilmiş köle demektir.”
Yüz akımız Cemil Meriç‘in ruhu şad olsun. Hakkında bin kitap yazılsa yetmez.
______________________________________
(*) Henri Michaux‘nun “Delinin duyduğu tiktak başka bir tiktaktır.” sözünden esinlenerek.
“(…) aklın bu dünya için çok da iyi bir şey olduğuna inanmıyorum. Akla karşı mutlak bir panzehir gerek.” demiş Ferit Edgü. Bu konuda da bir yazı attırmak iyi gelirdi bana. Şu sayısal loto bilimsel tahmin sistemimi dijitalize edecek bir arkadaş bulabilsem, daha ne makaleler, köşe ve bucak yazıları attıracaz; emme velakin kör talih, tatar Salih! Neyse, ben sizi Samih Rıfat‘ın Ferit Edgü’yle yaptığı söyleşiye davet edeyim. Çaylar şirketimizden, çörekleri de Radical kazatası virsin gayrı. Nasılsa o gazeteden alacağım birikti epeyce. Para virip alıyoz; ondan sonra da faşist asamkesemcisini, embesil embeddedini, hasan-ül’celal’ini, yiğidim aslan… -pardon, bulutumunu okuyoz! Allallaaa…
Bugünlerde çok meşgulüm, hemen sorup kaçayım: Sizce, lotoda sayıların herhangi bir hafta 01, 02, 03, 04, 05, 06 çıkması ihtimaliyle sözgelimi 03, 11, 24, 37, 38, 49 çıkması ihtimali eşdeğerde midir? Sorunun doğru yanıtını hem sayın istatistikçiler veriyor bize, hem de müessese amiriniz. Ama iki “doğru” yanıt birbiriyle çelişiyor feci şekilde. Çözüm gerek. (Veysel Bey, huu, saygıdeğer valideniz halâ izin vermiyor mu blogistanda görünmenize?)
Konuya döneceğiz K. Bey!
Yangından mal kaçıralım efenim. En kısa yazımı yazayım bu zebbah. Adetim olmayan şeyler yapmaya başladım. Tam işe gitmeye hazırlanırkene tutup ekran başına geç, yazı yaz, olacak iş mi! Halbuysam zaman gayet acayip bişidir, görecelidir felan; sınavda yıldırım gibi geçer, otobos beklerken bana mısın demez mesela. Neyse, en kısa yazı didim de, işte size bir kılçık daha: Siz tek bir harf bile yazmadığım yazımı mı en kısa yazım zannediyorsunuz yoksa sayın hemşolarım? Kıh kıh!
***
1. EN KISA YAZIM (belki de hiç yazılmadı!):
Güle güle Baudrillard Usta, seni saygıyla uğurluyorum! Ve sonra bu cümlemi geri alıyorum. Senin ölümün gerçek değil ki.
***
2. YAZI:
Metin Bey’in solculuğunun kökenine inmiştik dün. Bugün de özünü faş edelim efendiler. Asıl makalemiz gelene dek idare edeceksiniz artık tek bir cümleyle. Farkındasınız di mi, şu anda malikanemizin bekleme salonunda bekleştiğinizin?
Evet, zalimden yana olmadığım çok açık (hoş, zalimden yana olanlar da bunu asla açık etmezler bilirsiniz); gelvelakin bendeniz mazlumdan yana da değilim!!!
Düşüp bayılacak dostlarım için kolonyamı yanımda getirmiştim. Buyrun: Çünkü her mazlumun içinde bir adet zalim vardır! Bütün mesele, simbiyotik ilişki içinde olan “zalimlik”-“mazlumluk” müesseselerini ortadan kaldırabilmekte yatar.
***
Neyse, hem çağımızın çok önemli bir düşünce adamını, hem de benim solculuğumu “irdeleme”ye devam edecez efenim. Yeni işimde taşlar yerine otursun, o vakit sanırım biraz zaman bulurum.
“Lumpenistan…” başlıklı yazının altındaki yorumlar zincirine ekleyeceğim yorum 17 numarada yeralacaktı ve 13 numaralı yorumun cevabı olacaktı. İşte o yorumu buraya taşımaya karar verdim. (Konuyla ilgili olarak şuradaki yazı ve yorumların da okunmasını rica ederim.)
İki nedeni var. Birincisi, Muzmin Bey’le benim aramda “Tansu Abula’nın yiğitleri” şeklinde kristalleşen ezeli ve ebedi derin politik bakış farklılığına ilişkin bir çift lakırdıyı bir türlü derleyip toparlayıp meydana serememiş oluşumdan duyduğum rahatsızlığı iyice azdırarak kendimi bu konuda yazmam gereken yazı için gaza getirmek; ikincisi, hayatın renkliliği ve çokboyutluluğunun çizgisel (iki boyutlu) kutuplaşmaları ne derecede anlamsız, işlevsiz, yararsız, verimsiz, kısır, gereksiz ve yanıltıcı kılabildiğinin gözalıcı bir örneğini verebilmek.
Kısacık bir yorum bu. Onu ayrı bir yazı girdisi yapışımı, sadece ve sadece bu konu hakkında yazacağım yazıyı yazmayı geciktirmemek için sağ elimin işaret parmağına ip bağlamak olarak değerlendirmenizi rica ederim.
***
(A)
Kötü örneğin örnek alınıp durması, ölümcül sevgiler, farklılıkları tehdit saymalar, olanı rasyonalize etmeyi esas saymalar, “gerçek”i “hakikat” katına yükseltmeler, kaba gücü kutsamalar, vs vs vs…
Yukarıdaki paragraf, bir amentü metninin kodları aslında. Muzmin Bey’in (ve Bülent Bey‘in de sanırım) “yerleşik”i, “olan”ı (”mevcut”u), “status quo”yu, “reel”i, bir tür Kantçı noumenon olarak “mutlak hakikat”e yükseltiyor -hatta yükseltgiyor (:”irca”nın zıddı anlamında) oluşunun dipmetni.
(B)
Hayat S/B değil ve iyi ki de değil. x konusunda 180 derece ters düşülebilen A kişisiyle y konusunda tamamen mutabık kalırken, x konusunda tamamen mutabık olunan B kişisiyle y konusunda 180 derece ters düşmek… Hayat S/B değil, iyi ki de değil, ve mutlak karşıtlıklar ya da mutlak müttefiklikler yok ve iyi ki de yok. Afşar Bey‘e, bu satırları yazmamı sağladığı için teşekkür ederim.
Hrant Dink’in katledilişi, Türkiye toplumunun zihinsel topoğrafyasındaki derin fay hattının aktifleşmesine yolaçtı. Milliyetçilik konusunda yürütülen hararetli tartışma –daha doğrusu sağırlar diyaloğu- fay hattının harekete geçtiğinin en bariz belirtisi. Ben bu bağlamda asıl önemli olanın milliyetçiliğin yükselişi değil, bunu da beraberinde getiren bir trend olarak, lumpenliğin gittikçe ezicileşen hakimiyeti olduğu görüşündeyim.
Gelgelelim, lumpenliği ben burada marksist bağlamda da algılamıyorum, demografisini de dar tutmuyorum. Lumpenlik, neredeyse hiçbir demografik göstergeye tabi olmaksızın, toplumun her katman ve kesiminde virütik bir salgın gibi yayılmakta ve kafalara, ruhlara nüfuz etmekte. Medyada Çölajanı Bey, Altaylardankopupgelmiş Bey, Klimatolog Ertuğrul Efendi; reklam sektöründe Ali Desidero Tarayıcı Bey; siyaset arenasında Uzanan Bey; akademik dünyada bütün LÖK reaktörlerinin ve proflarının yanısıra, Dövlet Bahçevan Bey tarafından şutlanan Asamkesemci Prof. Umut Çakarçakmazçakançakmak Bey; futbol dünyasında Fatih Kavramore Bey gibi lumpenleri zaten tanıyoruz da, bunların irili ufaklı klonları sadece bu saydığım alanlarda değil her alanda inanılmaz bir hızla ürüyor, üretiliyor. Sosyal psikolojimiz, lumpenliğin bütün çiğ ve çirkin renk tonlarını içeren, alabildiğine kitsch ve alabildiğine grotesk bir tabloya hapsoluyor. Lumpenleşme; aczin, paranoyaklığın, zenofobinin, aşağılık kompleksinin, her türlü zaafiyetin bir nevi sublimasyonu olarak siyasi platformda “milliyetçilik” kılığına bürünüp toplumda topyekun bir ötekileştirme ve düşmanlaştırma manivelası işlevi görüyor.
Alev Alatlı’nın son yazısının, tetikçi katillerin kahramanlaşmasının son derece kolay ve doğal olduğu bir toplumsal zihniyet haritasında lumpenliği daha da tetiklememesini dilerim.
Bu konuyu daha sonra genişçe işlemek üzere bekleme salonuna alıyorum.
Beniâdem içre bir âdem. Ademin mevcudiyetini yahut mevcudiyetin ademini merak ediyor. Ne Konstantiniyye’siz yapabiliyor, ne de Konstantiniyye ile. Kendine göre bir ütopyası ve distopyası var. Başak burcu. Mekteb-i Mülkiye-yi Şahane-i Osmanî mezunu. Müellif ve muharrir olduğu iddiasında ama bu aslında bir muammadan ibaret. Hayatta aşkla bağlı olduğu ilk ve son şey, Türkçe. Arada birkaç şey daha var tabii. Bazen kendisi olduğunu düşünüyor, Borges’in kulaklarını çınlatarak. Blues, caz, progresif rock, fusion, klasik, barok, tango, türkü ve şarkı seviyor -sırayla değil ve sadece bunlar da değil. Yüzme bilmiyor ve bu gidişle hiçbir zaman öğrenemeyecek. (Bu kadar ayrıntılı tarife lüzum yoktu ya neyse!)