V for Vendetta
Reel-kapitalizmin hiçbir zaman bir serbest piyasa ekonomisi olmadığı ve olamayacağı bugünlerde kafalara dank ederken, Keynes Emmi yeniden dünyaya teşrif buyuruyor, finanskapitalistan semalarında gezinen bir hayalet şemalinde… Meşhur laforizmasından dolayı kulaklarını çınlattım şimdi emmimizin, hani demişti ki, “uzun vadede hepimiz cartayı çekmiş olacağız.” Ben de diyorum ki, madem Uzun Vade Bey biraz problemli bir arkadaş, o halde onunla uğraşacağımıza, Hakikat Hanım denen tek dişi kalmış canavarla uğraşalım. Hem bunu, yani hakikatin ne olduğunu bize Romalı vali Pilatus Bey de sormamış mıydı Hz. İsa‘ya “oğlum sana söylüyorum, damadım sen anla” diye çemkirerek. Eh o zaman biz de gıyabında sayın valiye diyebiliriz ki “Matematik Sanatı” adlı şahane kitabın yazarı olan Jerry P. King Bey‘in sözleriyle: “Sayın Romalı vali! Hakikat, hatasız bir matematiksel argümanlar dizisinin sonunda bulduğunuz şeydir.”
Pazar pazar nedir bu “matematik, matematik!” nidası diye soracak olursanız, ben de köydekilere selam eder, ak benekli dananın kulaklarından öperim. Birazdan geleceğim; ipin ucunu bulmak için bunca sabrettiniz, az daha lütfen, bilirsiniz sabrın sonu ya selamettir ya da felaket.
Artık duymayanınız kalmamıştır; Jazzetta’mızın “Fakirin Köşesi” adlı bol güneş ve çarşaf deniz gören mutena okazyonunda konuşlandırılmış yazılarımızın elleri 100′er kelimeyle bağlı, kellelerini de tek kelimelik başlıklar süslüyor. Şimdi baktım da bugüne dek böyle 72 metni kurtlar sofranıza atmışız. Bunlara “metin” diyorum evet; bir kısmı hikâyemsi, bazıları şiire çalıyor, bir bölüğü denememtırak orda bırak filan. Arada bazıları pek bi oyuncaklı. Aliterasyon mu dersiniz, alın mesela şu ve şu. Anagram mı dersiniz, alın size şurada ve şurada bol keseden anagram. Palindrom mu dediniz, işte bissürü palindrom. Kolaj mı, ondan da var, aha burda. Son üç oyuncaklı metnimizden biri şuydu, ondaki biçim oyununu çözmek zor değildi. Öbür ikisine gelince, birini çözemediniz ve epey merak uyandı sizde. Sonuncusuna ise cumartesi dışarılarda sürttüğünüzden midir, bir öncekinden dolayı cesaretiniz kırıldığından mıdır nedir, dönüp de yüzüne bile bakmaya tenezzül buyurmadınız.
Şimdi gelelim bilmecemize!
“Can, o ışık…” diye başlıyordu, di mi? C, a daha ne eder, iki. n daha ne eder, üç. O zaten bir. Işık‘ta var dört. Ne oldu: 3, 14… Bu size birşey hatırlatıyor mu sayın seyircı? Hatırlatmıyorsa şöyle yapalım. Ne yapalım? Başlığa bakalım: İP. Bunun ne aypi numarasıyla alâkası vardı, ne de neofaşistlerin partisiyle… Tersinden bakın: Pİ. Evet, ya dışındasındır çemberin, ya da içinde yer alacaksındır ya hani, işte o çemberin çevresinin çapına oranını temsil eden menşur ve muzır sayı! Aaah ah, how i wish i could calculate pi! (Ama buna sadece pi’nin tersten okunuşu olarak bakmayacaksınız; bu metinler yalnızca basit birer biçim oyunu değil, içerikleri ve biçimleriyle öz olarak da anlam ifade ediyor, varlık gösteriyor, unutmayınız. Yani başlığın bir anlamı da -daha doğrusu birincil anlamı- hakikaten “ip”, hani şu ucunu bir türlü bulamadığınız cinsten olan!)
Metnimizin özelliği ilk dört kelimesinde değil tabii ki. Sonuna kadar gidiniz, şunu göreceksiniz:
3,14159265358979323846264338327950288419716939937510582097494459230781640628608998628034825342117067982148086
Bu alengirli sayının kuyruğu uzar gider biliyorsunuz buradan ta Andromeda’ya, Sirius’a ve cehenneme kadar. Biz burada kopardık. Şimdi diyeceksiniz ki ya metindeki noktalama işaretleri? Ya pi sayısındaki sıfırlar? Heh heh, onun da kolayı var. Herşeyden önce yaptığımız işin adını koyalım hele. Bu metin, adıyla sanıyla bir “pi belleteci“dir, yani alafortonfuni lisanıyla ifade edersek, bir “pi-mnemonic”.
Mesela sevgilisinin İnci Küpeli Kız‘ımızın kulağına fısıldadığı üzere, “Eva o lief, o zoete hartedief uw blauwe ooen zyn wreed bedrogen” (Eva, oh aşkım, oh tatlı sevgilim, mavi gözlerin zalimce aldatılmış!). Meçhul sevgili mi renk körü ben mi, bilemiyorum artık.
Mesela, yukarıdaki İnculazca dileğimiz.
Mesela… Yok yok, örnek vermeyeyim artık, iyisi mi siz Kadıköy çarşısına inip hem şahane bi Antep yemeği indirin midenize, hem de David Blatner Dayı‘nın “Pi Coşkusu” adlı kitabını alıp okuyun. Orada çeşitli dillerde çok eğlenceli pi belleteçleri var.
Aranızdaki dünkü bebeler Uzay Yolu dizisini bilmez de, bilenler bilmeyenlere anlatsın, işte orada Eşek Kulaklı Midas -pardon- Mr. Spock, kötü niyetli bilgisayarı -ki zavallı bilgisayarın remi 64 K’dan ibaretmiş sanırsam- “pi’nin değerinin son basamağını hesapla!” komutuyla engelliyormuş (ben Blatner’ın yalancısıyım). Öyle bir pi belleteci yazmalı ki metin hiç bitmesin, dolayısıyla sonsuza kadar bekleteyim ölüm meleğini masamın başucunda! Ama yok yok, küresel küresel ısındık şunun şurasında, tek başıma n’apayım ben filmdeki gibi koca dünyada… Ben sadece Antranig Basman Abi‘nin “Pi yalnızca rastlantısal bir basamaklar topluluğu değildir. Pi bir yolculuk, bir deneyimdir; pi’de var olan şiiri görmeye çalışmazsanız, onu öğrenmek size çok zor gelecektir” buyurduğu üzere davrandım.
Hem ben pi’yi çok severim, Milan Kundera Amca‘mın 7 sayısına düşkünlüğü kadar hem de. Amcamız kafayı 7′ye takmış ve harikalar yaratmıştır. Savaşlar generallere, matematik matematikçilere, sayılar da sokağa bırakılamayacak kadar önemlidir -eh, bu da “Pi Coşkusu” yazarımızın laforizmasının tarafımdan deforme edilmiş halidir.
Bilmecesel eylemlerimiz devam edecektir değerli Jazzettasever Haitililer. Son bilmecemizin cevabını bir süre daha bekletmeye, size son bir şans daha tanımaya karar vererek centilmenlik yolunda insanlık için küçük, kendim için büyük bir adım daha attım kuzucuklarım. Kıymetimi bilin, Jazzetta’yı altın çağına geri döndürün der, yeni maceralara doğru yola çıkarım.
Haaa, şeyi unuttuk, pi belletecimizin kural tablosunu:
Niye yazımızın başlığını öyle koyduk, onu da siz bulun artık, bugün bari dinleneyim, dün bendeniz patronlarımın kâr maksimizasyonu uğruna ömrümü çürütmekteydim sizler çarşıda pazarda fink atarken.
Ve bu arada, bilmecemizin cevabına ilişkin olumlu tepkilerinizi bana, olumsuzları müdüriyete bildirmeyi ihmal etmeyiniz. İyi pazarlar, sendromu az pazartesiler…
Es
Ah, kadının o günlerce aç, sersefil, o dramatik ve ürkütücü hali nasıl dokunaklı! Deli rüzgar, es, sil süpür, yut bugünü!
Ay birazdan doğacak, evet, doğacak, o cam-kadın da gitmiş olurdu. Ya onun unutulmaz, ıpıslak gözleri? Tozut belleği, ey dost fırtına! Ortalığın toz dumanı çoğalıyor, hikâyende ayrılığın vakti –biliyorum– geldi. Şehirde hava böylesine kızgın, öfkeli, ağuluyken sözler telaşla uçuşur. Ey sorduğu kederin, ay kara! Heybede kasvet dikeni, otu!
Dil naçar. Ten terli. Eski gemiler jilet olmayagör. Duru, sakin denizde yalpalanmakta. Hikâyene ve terkedilmişliğine sığınmak –nasıl?
Bu şehir o: Şairin dönüşü, katı us, safrayı atış. Öç almanın doru, dizgin takılı atı…*
————————————————————————————–
(*) Bugün şu bilmecemizin cevabını verecektim ama -kaderin bana oyunu- mesaideyim maalesef! Yarına kadar sizi oyalayacak yeni bir bilmeceyle kendimi affettireyim dedim. Hımm, bu da kolay bir bilmece değil galiba… Bunu yarına kadar çözebilen çıkarsa ona vereceğim hediyenin kişisel bütçemde açacağı deliğin çapını düşünemiyorum bile!
Yesbel
Ben nasıl fransız kalmışım bu yazara, hayret valla. Nobel’in (edebiyat) yeni sahibi Fransız yazar Le Clezio Bey imiş. Manşet: “Nobel ödülü ayrılığın yazarına”… “Ayrılığın yazarı” ha, enteresaaan! Ayıralım yazarları bakalım bölük bölük. Yeni aşk yazarımız Orhan Bey mesela, ne güsel. Le Clezio Bey ile halef selef vaziyetleri ama bu arada halef seleften öcünü almış! Böylelikle ayrılık da aşka galip gelmiş bulunuyür sayın seyircı.
Neyse, ben esasında Orhan Bey için ta ne zamandır bi makale döşeneyim istiyorum da olmuyor işte, vapurlar felan. Hem Passive II Hanım da hevesimi kursağımda bıraktı bi güzel, Neolitik Hanım daha da bırakacağa benzer. Ekmekçikız Hanım da şöyle bi hafif kılıç darbesiyle savuşturdu. Bugün de Engin Ardıç Abi‘mizin yazısını okuyunca, bari dedim linkini verip sıyırayım bu işten.
Yok yok, çıkmaz ayın çarşambasında pamuk gibi bi yazı attırırım artık.
Yorum yok!
Farkındaysanız siyaset yazmamaya çalışıyorum. Olana bitene gözümü kulağımı kapamış değilim, hatta gereğinden fazla açık. İşte tam da bu yüzden acı çekiyorum, midem bulanıyor, kusmak istiyorum.
Şuna bakın. Sakarya’da mı nerede bir yerel gazetenin köşeyazarı olacak alçak, bilmemkaç Türk’e karşı bilmemkaç Kürt öldürün deme cüretini buluyor ve mel’un herif cezalandırılacağına “fikir özgürlüğü” gerekçesiyle ödüllendiriliyor. Doğan medyasının yüksek satışlı arabesk paçavrasında da başka bir alçak, Kürtleri aşağılayıp demediğini bırakmıyor kuduz salyalarını saçarak ve yine ortalık pıss. Ülkemizin semalarında yeni bir tarz-ı siyaset hayaleti mi dolaşmakta? Bana öyle geliyor ki bürokratik oligarşi önemli işler peşinde. Kadim inkâr ve asimilasyon politikasını terkederek tedip-tenkil-tedhiş-sürgün-kıyım politikasına geçmek istendiğinin sanki birer işaret fişeği gibi bu medyada yazılıp çizilenler, Ege kasabalarında filan gerçekleştirilen provokasyonlar… Bunun dış bağlantıları nedir, Türkiye’yi Ortadoğuda daha hangi tuzaklara sürüklüyorlar, böyle daha bir sürü soru sorulabilir cevapları asla alınamayacak olan.
Lafın burasında Dağlıca 2.0 olayına gelmek lazım ama bu sefer midem hiç kaldırmayacak. İyisi mi susayım. Kritik yorumlar da istemiyorum. Türkiye’de demokrasinin d’si bile olmadığı için taşlar bağlı, canis lupus familiaris’ler salık. (Hakaret yok; bu benim kendi lakırdım değil, sözlükte yeralan bir deyimdir.) Ben en son kuduz aşısı yaptıralı da kimbilir kaç yıl oldu, dertsiz başıma dert almaya ne gerek var. Onun için, lütfen suyu sabunu fazla kullanmayın yorum yaparsanız şayet. Aklı dumura uğramamış bütün Türkiye insanları neyin ne olduğunun farkında zaten. Bir de biz çene yormuşuz, faydası sıfır.
Madem öyle niye kalem oynattın şimdi haybeye diyeceksiniz. Haklısınız. İnsanlıktan zerre nasibini almamış “stratejisyen”ler, kana susamış köşeyazarı kılıklı caniler filan dururken konuşmak bizim neyimize.
Bir Talât gitti bin Talât mı doğdu garbın afakında? Quo vadis sevgili yurdum? Yeni bir 1915′e mi?
Gird/âb
Aslına bakarsanız canım çekmiyordu dünyayı: Ecnebiliğin fanusunda gaibin hologramı… Işıkları içimin, jilet keskinliğinde lacivert.
Masumiyet nedir? Onu öylesine, panikle, rastgele sormuyorum. Şövalyece tecessüs!
Usandım üzüncünden varlık yalanının, zorbalığından. Adımı bildim, canım çıktı. Dinledim ezgisini fenalığın. Günahlarımın hararetinde ısındım. İşte jaledar kalp, lâl maske! Nihayet otağımda ölüm… Pervaneymiş -rivayet. Sessizliğin şarabını tadıyorum uçurumunun ücrasında. Vadisinde yeşeriyorum zulmetinin.
Aşkı ben cinnet çerağı diye ebcedledim: Fenagâhtan gecikmiş haber? Islahhanede idman? Janjanlı kalemkârlık? Lüzumsuz mahpusluk? Nefsin oyunu? Ölesiye paryalık? Repertuvarımdaki sorularla şeytanı taammüden, usturupluca ürküttüm! Veyl! Yangın!
Zemberek ansızın boşandı. Cehennem -çarnaçar! Dünya -edebiyle! Fethetmek gökyüzünün haki ıssızlığını: İkonografik jest!
Kelâmın labirentinde mola neyine!*
————————————————————————————–
(*) Bu metnin de bir özelliği var. Bu, öncekinden çok daha kolay bir bilmece! Peki, hediye? Paşa gönlüm dilerse bakarız çaresine! Yeter ki nazlanmayın, katılın eğlentimize. (Öncekinin cevabını Zeynep Hanım yahut Fatih Bey -ya da başka bir müdavim- cumartesiye kadar bulamazsa haftasonunda açıklayacağım.)
Kırkistan
Pasajımıza uğramayalı ne çok zaman geçmiş… Dün akşam bir ziyaret edeyim dedim, eski arkadaşıma rastlamak umuduyla. Rastladım da… Kargacık burgacık satırlarla dolu bir kağıdı elime tutuşturmadan önce bir çay içti, bir de tavukgöğsü yedi, hesabı da bana yükleyip gitti. Sabah işyerine gelince çantadan çıkarıp okudum, eh işte, fena sayılmaz pek, siz de okuyun istedim. (Okuduktan sonra arkadaşın yaşını merak edeceksiniz biliyorum, merak etmeye değmez ama söyleyeyim yine de, kırkında değil!)
***
terkettikleri evlerdir onlar öyle biraz
özleyip eşiğini öpmek istedikleri
onlar olun siz de, sevin öbür kendinizi
sevindirin, inci çıksın kavkınızdan, topaz
kırkındaki erkekler biraz kadındır
hüzünleri ince bakışları yalım
umarsız, şaşkın bir özlem kadar yalın
siz de erkek olun az böyle, evlâdır
var bir hikmet bu adamlarda, boşuna mı
biter mi görmekle hiç bunca gecesiz düş
beyhude mevsimsiz düşüş, kılıçsız dövüş
hangi hayal perdesinde, filmin ne adı
siz de ölün onlarla, doğarsınız sonra
yokluğa yerinin, varla sevinirsiniz
siz, ıslak çim kokusu kırkikindilerin
çöl olun, bir ılgım, sonra aniden vaha
kırkındaki erkekleri paklamaz teneşir
on üzerinden dörtbuçukla geçtilerdi hep
teksas tommiks koyun kitap arasına siz de
öğretmensiz bir tahtada kırk kırık tebeşir
geçer bu da, gelir bir kırlangıç ve yaz
yapmayın utandırmayın pir aşkına
kırkındaki erkekler kırkında kalsın
belki yaz yaşanıp bitti kıştan ayaz
4. Palomar’ın Çemberi
Bay Palomar, düşünde bir roman kahramanı olarak yüz küsur sayfa boyunca yaşadığını görmüştü. Uyandığında, gerçekliğin düşleri de kapsayan bir algı konusu olduğunu bir kez daha kendine hatırlatmayı uygun buldu. Haklıydı kuşkusuz. Bir defa, acemice kotarılmış olanları da içinde olmak üzere tüm romanlar, gerçekliği varlıklarıyla dönüştürmüş, ona kendi gerçekliklerini katarak onun alanını genişletmiş oluyorlardı. Bunun ötesinde roman kahramanları, romandışı yaşamın etkilerini, izini, renklerini üzerinde taşıyan, onun dayatmalarına en azından roman sınırları içinde şu ya da bu biçimde karşılık vermek durumunda kalan, kanlı canlı kahramanlardan yalnızca üç değil de iki boyutlu oluşlarıyla -daha doğrusu iki boyutlu oldukları yanılsaması ve yanılgısına kurban gitmeleriyle- ayırdedilebilen kimseler değil miydi? Sonra düşler… Freud’dan bu yana onlarla az mı uğraşmıştık? Ama pek az kişi onları ikincil konumdan; gölge, yansıma, tortu, iz ve böyle diğer ikincil şeyler olarak değerlendirilmekten uzak tuttu. Bir avuç insan düşlere hakkını verdi, üvey yaşantı parçaları olmaktan kurtardı onları, söylemek istediklerini ciddiye aldı. Bay Palomar o araştırıcı kimselerdendi işte; düşte roman kahramanı olduğunu görmek roman kahramanı olduğunun bilincine varmanın en kestirme, aynı zamanda da estetik yöntemiydi ona göre. Üstelik bu durum, gerçekliğin bir başka gerçeklikle; düşün romanla çakışması idi.
Bay Palomar, görünmez kentlerin birinde ve aslında hepsinde, bir kış gecesi, üç temaya; 1: biçimler; 2: söylem, anlam ve simgeler; 3: evren, zaman, sonsuzluk, ben-dünya ilişkisi ve aklın boyutları temalarına birebir gelen betimleme, anlatı, derin düşünce roman-evrenlerinin kabuğunu çatlatarak bir başka dünyaya, onun bu çabasını okuma ediminin nesnesi yapan okurun dünyasına sıçradı. Adım adım bilgeliğe ulaşmak için çıktığı bu yürüyüşte etrafı meraklı ve kuşkucu sayısız gözle kuşatılmış olmanın ötesinde, o gözlerin aynı zamanda görülmek için de olduğunu bilmenin suskun gevezeliği ya da geveze suskunluğuyla gülümsedi. Bir ayna aradı, bu gülümseyişin gerisindeki suskun gevezeliği ya da geveze suskunluğu görebilecek gözleri görmek için; çünkü o gözlerden bir çift gözün varlığını yakından biliyordu. Gülümseyişinin bir karatavuğun ıslığı kadar söze yakın, sessizliğin söyleyebileceğinden biraz daha fazla birşey olabileceğinden ürktü bir an, yüzündeki gülümseyişi geriye sardırarak yoketti.
Gülümseyişinden sonraki Bay Palomar, okurun dünyasına sıçramış Bay Palomar’a gülümserken yakalanmış olmanın betimlenmesi zor tedirginliğiyle, gülümseyerek konuşmanın okurlarca susarak gülümseme ile karşılık bulacağını ve bunun bir tür anlaştığını sanarak anlaşma olacağını sezdi.
Görünmez kentlerin birinde ve hepsinde, Bay Palomar adlı yolcu ve okur adlı yolcu ve yazar adlı yolcu, bir kış gecesinde kendilerini birbirleriyle karatavuklar gibi ıslık çalarak konuşuyor buldular. Görünmez bir aynada suskun görünüyorlardı halbuki ve birbirlerini okuyorlardı. Gerçekliğin daha sarih kuruluşu olarak romanın, susarak, konuşarak, yazarak ve bütün bunların aynı şey olduğunu anlamayı başararak kahramanları olmaktan kimse alamazdı onları artık. Çünkü yazar adlı okurun dediğince, “herkes, yaşadığından ve bunu yaşayış biçiminden oluşmuştur”.
Ve onlar halâ yürüyorlar. Adımları birbirine karışarak, hangi adımı hangisinin attığını onca gevezeliğe ve suskunluğa rağmen hiçbiri bir sözün toksözlü dobralığına sığınma pahasına bilemeyerek.
Dönüşüm
Sekizinci gün, yani bugün, acıyla kıvranarak uyandım. Korkunç bir önsezi, bana, Gregor Samsa’nın o sabah uyandığında kendini yatağında bir insana dönüşmüş olarak bulduğunu söylüyordu. Dokunulmadıkça hiçbir şey algılayamayan bir sırtın üzerinde yatmaktaydı ve başını biraz kaldırdığında acınası uzunlukta iki kol, herbirinin ucunda da beşer adet tuhaf uzantı görüyordu. “Ne olmuş bana böyle?” diye düşündü Samsa. Gördüğü, düş değildi. Ben de düş görmediğimden emindim. “Bakın bakın, gebermiş! Orada yatıyor işte, kuyruğu titretmiş!” dememiş miydi gündelikçi kadın? Hayır hayır, yine de kötü bir düşten uyanmış gibiydi Gregor Samsa. İşte, gündelikçi kadın, bütün o aşağılık belirlenmişliğiyle, kovulmamışçasına, karşısına dikilmiş, “Nasılsınız bu sabah efendiciğim?” diye yaltaklanıyordu. Kocaman iki memesi vardı, irkiltici bir poposu, ulaşılamaz iki ıssız ada gibi gözleri. Korkunç önsezim hükmünü sürdürüyordu ve ben, alabildiğine tedirgin ve ürkmüş, beynimle bedenimin benden bağımsız birer varlık olduğunu, Olmasıgereken’in buyruğundan ve dehlizinden dışarı çıkamaz bir insan, iki kollu, iki bacaklı, Gregor Samsa’nın bir sabah uyandığında kendini dönüşmüş bulduğu yaratığın tıpkısı olarak yaşadığının bilinciyle, ürperemeyecek denli şaşkınlığa sürüklenmiş durumdaydım. İlk yaptığım, tabii kendimi şaşkınlıktan sıyırabildiğim an, ilk yaptığım, yatağımdan doğrulmaya çalışmak oldu. Karyolam, yatağım, odam, pencereler, kapı, herşey ama herşey o kadar küçülmüştü ki… Bir an tepemin delindiğini hissettim. Tavana çarpmıştım kafamı. İkinci hareketimin sonunda kendimi dışarı zor atmış buldum. Evin dört bir yanı hasar görmüştü bütün bu çabamın sonucu. Bütün lanetlenmişler ve dışlanmışlar gibi Gregor Samsa’yla ben, kendimizle yatağımızda birer insan olarak karşı karşıya kalakalmıştık!
Revenons à nos moutons*
– Mızıkçıyım işte! Niye gelmesin Burhan Doğançay‘la Erdal Alantar yanyana? Ya da Erdal Alantar’la Adnan Çoker?
– …
– Görünenden gidelim önce. Mansfield‘in, mektuplarından birinde, kendine yeni bir korse aldığından sözederek “Ne yazık ki onu görecek hiç kimse yok” dediğini hatırlayalım. Burhan Doğançay’da rastlantı, biçimi görmek ve sevişmektir onunla. Ama rastlantının tanımı da var onda. Yırtılma, aşktır Doğançay’da ve tersi. Alantar’a gelince…
– Mansfield’in özdeyişiyle rastlantı-biçim ilişkisinin ne ilgisi var?
– Geleceğim, dur şimdi. İlk bakışta Alantar’la Çoker siyah, Doğançay’la Alantar ise hareket ortak-paydasında buluşur gibidirler. Alantar, siyahın ritminde bulur kendini, Çoker’se boşluğunda. Doğançay eylemdir, Alantar fırtına ve ötesi.
– İhtimal, olabilirlik ve rastlantıyı deşelemen gerekmez miydi ilkin?
– Haklısın. Görme kesin bir olgu değil, bir ihtimaldir. Bunun gerçekleşmesi, görmenin olabilirliğini getiriyor bize. Rastlantıysa ressamın kendisidir düpedüz. Ressam burada, varlığı zorunlu olmayandır, dışsal ilişkidir. Ressam, yani fırça, yani fırçayı tutan, hareket ettiren, canlandıran, harekete geçiren, eyleten el. Yani ressamın resimleştirdiği tercih. Ressam, yani bu tercih olmasaydı bile aşk gerçekleşecek miydi? Bir bakıma gerçekleşecekti. Yani burada görme ve sevişme, yani yırtılma.
– Laf salatası yapmadığını nereden bileyim?
– Kolay! “Geometrik Soyutlama”ya bak.
– …
– Hareket ortak-paydasına gelelim şimdi. Aşk eylemdir burada. Daha da ileri gidelim: kılgıdır, “eylem alanındaki bilgi”dir. Erdal Alantar’da aşk devinimdir oysa. Ama Erdal Alantar Resmi atomizmle, epikürcülükle, dekartçılıkla filan yetinmez; yerdeğiştirimden ibaret değildir devinim, aşk. Alantar’da salt fırtına yoktur, ötesi de vardır.
– Şöyle mi: “Ölüm varken biz, biz varken ölüm yok.” (Epikuros)… artı: aşk, hayatın dönüşümsel değişimidir.
– Böyle de denebilir Alantar Resmi sözkonusu olunca?
– Tabii, yaptığımız bir tasımsa, bu tasımın büyüköncülü de “bütün ressamlar aşktan sözeder” ise geçerli bütün bunlar.
– Evet, öyle.
– Niye Alantar Resmi’nden örnekler vermiyorsun?
– En isabetli örneği bizi dinleyenler bulsun.
– Şimdi siyaha gel.
– Siyah… Alantor Resmi, Beethoven (Alantor’a kalırsa Wagner‘i de katmalı) Müziği’nin izdüşümüdür. (Caudwell gene yanıldı!) Siyah, bir ritm unsurudur burada.
– Çoker’de?
– Boşluktur siyah onda. Belki de “insanın bulunmadığı hiçlik”tir. “Evren, ancak içinde insansal varlık bulunduğu oranda vardır” dememiş miydi Heidegger? Çoker Resmi’dir evren.
– Bu kadar mı?
– Hayır. Siyah, belki de mutlak’tır. Kendinde-varlık’tır.
– Eğer böyleyse, Çoker burada Eflatun‘a ve Spinoza‘ya yaklaşmakta, Fichte ve Hegel‘den uzaklaşmakta?
– Bu, karmaşık bir hikâye. Geçelim!
– Ukalâlık gibi olmasın ama ben de birşey diyeyim mi?
– De bakalım.
– Çoker’in siyahı Hegel’in ölüm boğuntusu olmasın?!
– Olabilir. Belki de Heidegger’in, hatta Sartre‘ın boğuntusudur!
– Bu gidişle Adnan Çoker’in ikimizi parçalara ayırdıktan sonra gömeceği mezar da olabilir bu siyah!
– Benim onunla işim yok ki!
– Adnan Çoker Resmi ile Yalçın Tura Müziği’ni eşleştirsek çok mu zırvalamış oluruz acaba?
– Tef ile top arasında tercih yapmak zorunda bırakabilirler!
– Boşver, cehaletini saklamayıp kabul edebilmek de bir erdemdir.
– Peki, Doğançay Resmi sessiz mi?
– Yooo! İsteyen, istediği müziği yakıştırsın.
– Ama sen…
– Ben orada efektörlük yapıyorum.
– Bu üç ressamı ikişer ikişer ele aldık. Üçünün ortak-paydası yok mu peki?
– Olmaz mı hiç. Düşsele çağrı…**
________________________________________________________________
(*) “Sadede gelelim” anlamına gelen bir deyim. Rabelais’nin “Gargantua”sında geçer.
(**) Eusebius ile Florestan‘ın bir söyleşisinden kesittir okuduğunuz -kendilerini eski yazılarımızdan hatırlarsınız sanırım. Onların kusuruna bakmayın siz. Saçmalamışlar işte… Okuyup geçin.
Bayramları bayram yapan, adları değildir!
Ritüeller, törenler, kutlamalar, bayramlar… Hiçbirine karşı filan değilim; lakin hepsinde de bir tür kurumuşluk, özünden sapmışlık, lafta kalış, temsil ettiğinin değerini dondurup kalıplaştırıp ruhsuzlaştırma, söylemle yüzeyselleştirme görürüm. Bilirim ki insanların ezici çoğunluğu için bunlar, laf ola torba dola, iş olsun, adet yerini bulsun nev’inden “etkinlik”ler (!) demektir; temsil ettikleri değerlerin içi böylelikle boşalmış, koflaşmış, kuru kabuğa dönmüştür. Söylemsel sözde-değer, işaret ettiğinin gerçek değerini ikame etmektedir artık. “Gibi” yapılmakta, herkes bunu için için bilmekte ve fakat bu -deyim yerindeyse- riya, topluca görmezlikten gelinmektedir.
Onun içindir ki ben böyle toplu “etkinlik”lerde kendi küçük rolümü oynamaktan pek hazzetmem. Dışarıdan seyretmeyi yeğlerim. “Riya” orjisine katılmayı kendi kişisel ahlakımın temeline yerleştirilmiş bir dinamite benzetirim. Mecbur bırakılırsam, başka çare kalmazsa da, ne yapılacaksa bir çırpıda yapar, dertten kurtulurum. Tabii bu arada kendimi bir komedi oyuncusuna, palyaçoya, hatta bir illüzyoniste benzetmekten de alamam. (Yalnız, bayram kutlamalarında taktiğim farklıdır: Kuru, ruhsuz, basmakalıp kutlamaların ahlaksızlığına da, kiçleşme pahasına rokoko, baygın, süslü püslü kutlamaların sözde-içtenliğine de yüz vermeksizin, öze işaret etmeyi dert edinen bir ifadeleştirmeye özen göstermeye çalışırım!)
Dinsel bayramlarımız konu edildikte “ah, nerede o eski bayramlar” klişesini tekrarlayacak değilim, hem onun yanlışlığını da biliyorum. Gelgelelim, çarpık çurpuk da olsa kapitalistleşme, sınaileşme, kentleşme süreçlerinin bayram manzaralarını da fena halde değiştirdiğini teslim etmek gerekir. Eskilerin naif bayramlaşmalarının yerini neyin aldığını uzun uzadıya tasvir etmek yerine, yukarıda bir parça açıklamaya çalıştığım “riya” olgusunun müesseseleşmiş olduğunu bayramlar esnasında açık seçik görebileceğimizi iddia etmekle yetineceğim.
Ve riyada “Şeker”cilerin de, “Ramazan”cıların da birbiriyle yarışmayı yeğlediklerini vurgulayacağım. Şekerciler, kemalizm dininin icabı hem yıllar yılı Ramazancıları yok sayarak, olmadı, değerlerinin isimlerini bile aşağılayarak dinsel bayramlarda sui generis bir riya orjisi yaparlarken, Ramazancılar da isim fetişizmini tersten hortlatarak kendi değerlerinin özünü şekle kurban etmede ve bunu yaparken de kendilerini öteki konumuna hapsedenlerin tavrını taklit etmede hiç beis görmüyorlar.
Kabul edelim ki Türkiye toplumu son derece kendine özgü bir sosyokültürel heterojenlik arzediyor. Bu bir realitedir, verili bir gerçekliktir. Gözünü yummak, gördüğünü ortadan kaldırmaz. Söylem fetişizmi yapmak ve üstelik bir de bunu bir araç olarak kullanıp bir olgusal durumu siyasal istismara nesne etmek marifet midir yani? Öyle görünüyor ki başbakan, kendi kendini topuğundan vurmaktan başka anlama gelmeyen vahim yanlışlar serisini ısrar ve inatla sürdürüyor.
Oysa “şeker”in de “ramazan”ın da birer söylemsel mücadele aracı olmaktan kurtarılması ve birer bayram vesilesi olarak görülmesi daha doğru değil midir? Bunlar, Türkiye’nin sosyokültürel zenginliğinin birbirini bütünlemesi gereken birer parçası değil midir? Hem böyle davranarak sizi yıllar yılı ötekileştirmiş olana karşı da âlicenaplık dersi vermiş olmaz mısınız en azından?
I’ıh. Benim bu AKP’den hiç mi hiç ümidim kalmadı (zaten ümidim pek öyle fazla da değildi -biraz “ya tutarsa” hesabıydı). İlkel varoş politikacılığı düzeyini aşamıyorlar. Yazık.
Laikçi azgın azınlıktan zaten hiç ümidim yoktu.
Ortada, “kültürel müslümanlık” dersi verecek bir özgürlükçü sol da yok ne yazık ki.
İş yine samimi ve entelektüel müslümanlara, sağıyla soluyla liberal zihniyetlilere, bütün sağduyulu insanlara düşüyor. Hem ritüellerin temsil ediciliklerine sahicilik ve dürüstlük katmada, hem de birtakım değerleri ortak değerler payesine yükseltip hakkını hakkıyla teslim etmede akla, sağduyuya, sağlıklı analitik bakışa, içi doldurulmuş bir empati duygusuna ihtiyaç var. Basiretsiz politikacılara ve akıl tutulmasına uğramış toplum kesimlerine (hangi taraftan olurlarsa olsunlar) meydanı boş bırakmamak lazım.
Bu ülke hepimizin. Bu bayram da -bazıları bunu farketmese bile- hepimizin aslında.
Hem insan eliyle öyle boktanlaştırılmış bir dünyada yaşıyoruz ki, biraz sevinç duygusu yaratarak hayatımızda ufak umut, sevgi, barış parantezleri açmak hakkımız, hepimizin hakkı. Bu parantezlere hangi adı koyduğumuzun ne önemi var gerçekte? Simgeler savaşına filan ne lüzum var? Çocuksuluğu bırakalım da çocukluk sevinci yaşayalım biraz, bayram seyran diyerek.
Soğuk Yemek’te de ifade ettiğim üzere, herkese, kendi kendisiyle bayramlaşma fırsatı sunan bir bayram dilerim.
(Bu arada biri Yağmur Atsız‘dan, diğeri Ahmet Kekeç‘ten iki de link vereyim konuya değinen.)
About
Beniâdem içre bir âdem. Ademin mevcudiyetini yahut mevcudiyetin ademini merak ediyor. Ne Konstantiniyye’siz yapabiliyor, ne de Konstantiniyye ile. Kendine göre bir ütopyası ve distopyası var. Başak burcu. Mekteb-i Mülkiye-yi Şahane-i Osmanî mezunu. Müellif ve muharrir olduğu iddiasında ama bu aslında bir muammadan ibaret. Hayatta aşkla bağlı olduğu ilk ve son şey, Türkçe. Arada birkaç şey daha var tabii. Bazen kendisi olduğunu düşünüyor, Borges’in kulaklarını çınlatarak. Blues, caz, progresif rock, fusion, klasik, barok, tango, türkü ve şarkı seviyor -sırayla değil ve sadece bunlar da değil. Yüzme bilmiyor ve bu gidişle hiçbir zaman öğrenemeyecek. (Bu kadar ayrıntılı tarife lüzum yoktu ya neyse!)



