jazzetta

“renk renk düşünceler kaldı söylenmedik” (hayyam)

Affediş

(1)

Neyi? Kime göre? Kimi? Neden? Ne için? Ne kadar? Ne kadar süre? Ne zaman? Nerede?

Af ile affediş örtüşür mü, örtüşebilir mi? Affediş bir bumerang mıdır? Büyüklenme midir? Yaygın kabulün aksine, alçalış mıdır?

Affederek kazanır mısın, kimi, neyi kazanırsın? Kaybeder misin yoksa, kimi, neyi kaybedersin? İki sorunun da yanıtı sen mi olursun, o mu? İkiniz birden mi? İkinizle birlikte hayatlarınızın, hayatın geçmişi, bugünü, yarını mı? Affediş bir kâr-zarar tablosu kalemi midir?

Affederek kimleri eşitlersin, neleri denkleştirirsin? Neyin içini boşaltır, neyinkini doldurursun?

Bütün terazileri bozmaya hazır mısın affedişle? Pusulayı şaşmaya, rotadan sapmaya, yolunu yitirmeye? Ormanında kaybolmaya, denizinde batmaya, uçurumunda parçalanmaya? Kendininkilerde bir kez daha, bir kez daha, bin kez daha; karşındakilerde bin kez daha, bir kez daha –ya da tersi?

Affedecek kadar saf mısın? Neyi, neleri, aklının, ruhunun, kendi hikayenin hangi eski püskü, kırık dökük eşyalarını rafa kaldırmayı düşünebildin? Bu ne cafcaflı eylem, bu nice gaf? Arafta olmayı anlayabilirim, ama tarafını iyi seç. Yanılmak sana seni affettirmeyebilir sonra.

Hem sen olmayasın affedilen, affettim sanırken?

Ya da sen kim oluyorsun da affediyorsun, ben kim oluyorum da affediyorum?

Adalet meleği rolüne soyunmak? Adalet? Adaletin pamuk şekeri? Affın pamuğu, unutuşun tentürdiyotu? Adalete ihtiyaç duyanlar, adil olmayanlarla aynı gerdeğe girmeye gönüllü olanlardır. Ben yokum ki adalete ihtiyaç duyayım orada. Affedişin iki yanında da durmayı istemem. Adalet yağsın gökten, ben toprak altındayım nasılsa. Hayaletlerin boşluktan oluşan gövdesini delip geçemez affediş nesnesi olmak. Ölüler ağlamaz, gülmez, esnemez, işemez. Ayakta ve hayatta kalanların sorunu bütün bunlar. Affettim gitti onları!

“Yeryüzüne bir fırlatılmayagörelim” (Goethe), günah işlediğimizin resmidir bu. Bitmez tükenmez bir günahtır bu; yaşamaktır. Dik durmak, yalnız kalmanın savaşını vermek, sessizliği özlemek, dinlemeyi öğrenmek ve öğretmek, susmayı öğrenmek ve öğretmek, kelimeleri taşıyamayacakları yüklerden uzak tutmak, hiç değilse onlara yaşamanın kirini pasını bulaştırmamaya çalışmak… yaşama günahının ağır, kanlı, zorlu bedelleri değil midir? Affediş ve unutuşun iyi insanların intikamı olduğunu söyleyen Schiller’e kanma; intikam hoş değil. İntikam da kan getirir, kendi kanını belki de. Hem affediş ve unutuş ikiz kardeşlerdir; sarsak, unutkan, sersem, ürkünç kardeşler. Romanlarda, öykülerde filan bıktırasıya tasvir edilen gizemli bir şatoda otururlar, kasabaya hiç inmezler, merak böceği ve aşk tırtılıyla beslenirler.

Affeden mi cesurdur, unutmayan mı? Bellek bir işkence aletiyse ne yapalım? Korkup pısalım mı?

Affedilişimizin karar vericisini affetmeyiz. Affedileceği affetmek bağışlanacak şey değildir.

Affedildiğini bilen mi, bilmeyen mi, yoksa affedilmediğini bilen mi, bilmeyen mi? Dördü biraraya gelir ve bu kirli, vahşi, insansı oyun daha başlamadan kanla, kavgayla, afra tafrayla, hapisle ve afla biter.

Yerini bulan affedişler, unutma, Kaf dağının ardında.

Unut gitsin bu sersem sepelek kelimeleri de. Affet bu işe yaramaz, parlak retoriği.

*** 

(2)

Kimliklerimizin mahpus damında algı kırıntılarını bizimle paylaşan bir yoldaş faredir, unutma ve affedişin dışında kalış. Ruhlarını sahne boşken ve o sahneyi bir hücreye dönüştürerek soyunup dökünenler, kendilerini amnezinin huzurundan yoksun bırakmayanlar, farelerini de yanlarına alır, “ben bir yalnız kovboyum” şarkısını mırıldanarak, kendini şehir sanan kasaba irisini terkederler. Biz de fondaki siktirici müzikle koltuklarımızdan doğruluruz.

Sokaklar masumiyet yitimi ve inziva bir masumiyet eşiğiyse hiç durma, kendini şehre unuttur. Bırak affediş cinayetini o işlesin bütün o kımıl kımıllığıyla, labirent canlılarıyla.

***

(3)

“Şu görünümü bir kez daha belleğinize kazıyınız: Tamina bir kareden ötekine, önce bir ayağıyla, sonra öteki ayağıyla, daha sonra ayaklarını birleştirerek atlamak ve çizgiye değip değmediğini bilmenin önemli olduğunu anımsamak zorundadır. Böylece her gün atlaması gerekiyor ve atlarken, omuzlarında, tıpkı bir haç gibi her gün biraz daha ağırlaşan zamanın ağırlığını taşıyor.” (Milan Kundera, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı, s. 230, çev: Aydın Emeç, Can Yayınları, ikinci basım, 1978)

Zaman, suç ortağımız olmak zorunda mı? Ona bu mükafatı ve/veya cezayı kim ne hakla verme cüretinde bulunabiliyor? Zaman, binbir surat mı? Küfede taşınan sarhoş mu? Bir korku klasiği kahramanı mı? Sadece bir astrofizik problemi mi? Yoksa parıltılı, janjanlı kelimelerimizin arasına çaktırmadan karışıvermiş, davetsiz bir balo konuğu mu?

Çizgiye değelim değmeyelim çizgi var, bir çizgi var. Ve ne yazık ki bir “biz” var. Zamanla birlikte üzerlerimize çöken. Unutmak, affetmek, bu “biz”in benlerimizi görünmez, ipeksi dokunuşlu bir bıçakla öldürmesi demektir. Zaman, ruhlarımızın karanlık, kuytu köşesinde erketeye yatmıştır. Bu cinayet naif ressamların işidir, üçüncü sayfalara hiçbir zaman geçmeyecektir.

*** 

(4) 

Yaratıcı ey, beni zaman kurgumla başbaşa bıraktın, biliyorum. Dileğim şu: beni benlik kafesinden al, zaman yoksa unutmak/unutmamak da yoktur. Affedişin su verilmiş çeliği de yoktur. Algı kapılarımdan geçen bin atlı, kargılarının ucunda, yaptıklarının şehvetli inanışından mürekkep bir zehir taşıyorlardı.

Yaratıcı ey, kelimelerim kendime armağanımdı, aralarından unutuş ve affediş yılanları çıktı, tısladılar ve sessizce soktular çatal harfleriyle.

***

(5)

İçindeki sen (Baudelaire):

Je suis la plaie et le couteau!
Je suis le soufflet et la joue!
Je suis les membres et la roue,
Et la victime et le bourreau!

Je suis de mon coeur le vampire,
- Un de ces grands abandonnés
Au rire éternel condamnés,
Et qui ne peuvent plus sourire!

İçindeki öteki sen (Hayyam):

Ezdi ke gozeşt her çe gûyî hoş nist;
Hoşbaş v’ez dî megû ke emruz hoşest.

Nietzsche:

Bana ne oldu böyle, dinle! Zaman uçup gitmiş olmasın? Düşmüyor muyum ben? Düşmedim mi ben –dinle! –sonrasızlık kuyusuna?

Nietzsche (öfkesini dinginlik sosuna bulayarak gizler):

Kızgın öğle, çimenler üstünde uyuyor. Şakıma ha! Sus! Dünya yetkin, bak.

Şakıma ha, ey çayır kuşu, ey benim gönlüm! 

Dışses:

- Nietsche’nin yüzüğü Hayyam’ın kadehine düşmüş… 

(Konu dağıldıkça dağılır.)

*** 

(6)

Bölüm 1, 2, 3 ve 4’ün tekrarı.

Tuhaf bir sessizlik. Ardından gereksiz bir uğultu. 19. yüzyıl Rus klasiklerine dönüş.

The Son. 

30.04.2008 - 16:25 - Yazan: metin | TAVANARASI | | 19 Yorum

19 Yorum »

  1. Yazdığım hiçbir şeye tarih vermek adetim değildir. Ama ilk ve son kez, yazdığım şeye bir tarih düşeyim dedim. Maksat vatana hizmet olsun!

    26.04.08, cumayı cumartesiye bağlayan gece, 03.40…

    Yorum yazan: metin | 30.04.2008 - 16:29

  2. unutun gitsin.. hem affetmeyi de unutuyor insan o zaman. canımı acıtanlardan intikamımı unutarak aldım. şimdi kim kaldı geriye beni kindarlığımla suçlayacak..? hiçkimse!

    kuru değil, duru bir ”hoşgeldiniz”.. :)

    Yorum yazan: candan | 01.05.2008 - 18:49

  3. Vışşş! Cano Hanım teşrif buyurmuşlar efenim. Çalsın sazlar, oynasın kazlar… Candan teşekkürlerimi kabul buyrunuz. Konstantin Bey ile Teknik Direktör Bey de gelse de pişti çevirsek… (Ben başka kağıt oyunu bilmem.)

    (Diğer cevaplar müsait bir zamanda verilecektir efenim. En kısa zamanda.)

    Yorum yazan: metin | 01.05.2008 - 19:07

  4. metin beyciim; piştiyi boşverin, gelin tavla oynayalım biz. hayır yâni piştiyi (ve diğer kâğıt oyunlarını) bilmediğimden değil, oynamak için daha çok bekleriz bu vefâsızları biz. demedi demeyin: ;)

    Yorum yazan: candan | 01.05.2008 - 22:46

  5. Unutmak fırsatının elime geçtiğini hatırlamayı aklımdan bile geçirmeyişimi çok defalar affettim ben de.

    Yorum yazan: Obli Vious | 02.05.2008 - 03:26

  6. Cano Hanım,

    Tavlayı da boşverin, go oynayalım. Ya da kalkın go’delim yaban ellere, 21 Aralık 2012 gelmeden. Mesela kainatın diplerinde bir yerlere -ki orada “ihtiyaçlarla kaynaklar arasındaki dengesizlik”ten mütevellit insanlık sorunları olmasın, ot bok olmasın.

    Yorum yazan: metin | 02.05.2008 - 12:52

  7. Much obliged, Mr. Obli Vious!

    Well, as i was saying, were you under obligation to obliterate ……………, to kill MA? Ben var to give a promise kendime: İndimde her zaman MA kalacaksınız.

    How green was my blogistan…

    Yorum yazan: metin | 02.05.2008 - 13:19

  8. Ben ozur diler. Ogreniyor Turkce yeni. Cunku simdi Ingilizce versem ben yanit.

    Being oblivious has its merits: I can guise behind senility when I can manage to see fit.

    Or, I can rise with the divinities to observe the Celeste in awe and yet not comprehend a thing let alone utter another word…

    Happiness is being oblivious –or they claim.

    Yorum yazan: Obli Vious | 02.05.2008 - 14:25

  9. metin beyciim,
    ben go’yamıyom, nasıl go’nuluyo/g’oynanıyo..? :P
    ama go’delim diyosanız, o ayrı. bakın en iyi onu bilirim.
    22 aralık 2012′de bekliyor olacağım sizi mütevazı meskenimde. mangal partisi uyar mı? bilirsiniz otcul değil, etcil bi kimesneyim. ama derseniz ille de muzlu levrek olsun, levrek değilse de alabalık önereceğim. yok yiyeceğimden değil, siz mutlu olun diye. ben pirzolaları lüpleteceğim! ;)

    yâhu kim üfledi bunları sizin kulağınıza..? yok öyle bişiiii, üfürmüşler resmen. valla! öyle olsa, önce benim haberim olurdu, aram iyidir (ayıptır söylemesi!). :))

    by the way; omg! ben var çok etkilenmek jazzetta’nın yüksek kültüründen ve kendimi çemişkezekli hissetmek. çemişkezek kaymakamı hemen dâvâ etsin beni. evet evet, hiç değilse mahkemede niye bu ünvânı aldığını da öğrenmiş oluruz. ahahahaa!!! :)))

    Yorum yazan: candan | 02.05.2008 - 15:03

  10. Hmmm… Tamam da, nasıl desem… Derdimi nasıl anlatsam ummana…

    Bakın şöyle diyeyim: Bir şarkı olduğunuzu düşünün. İnsanlar sizi sadece dinlemezler. Aynı zamanda onlara bir dönemi, bir olguyu, bir ortamı, bir simayı, bir sureti, bir yaşantıyı, bir paylaşımı, bir içsesi, bir kokuyu, bir tadı, bir manzarayı, bir duygular dehlizini, bir düşünceler labirentini, vs vs çağrıştırırsınız/hatırlatırsınız. Sizin duygu değeriniz bir şarkı birimini katbekat aşmıştır/aşmaktadır o durumda.

    Başka bir örnek vereyim ya da: Öztürkçeci vandallar, dil ırkçılığı yaparak giyotine yolladıkları kelimelerimizi dilimizden atmakla sadece o kelimeleri mi silmiş oldular hayatımızdan?

    Unutmayın: Ceci n’est pas une pipe, Monsieur Vious!

    Yorum yazan: metin | 02.05.2008 - 15:11

  11. Yukarıdaki yorumu eski bir dosta yolladığım sırada siz de malikaneme teşrif etmişmişsiniz megersem Cano Hanımcığım…

    Nasıl ki eski dostum küresel ısınmayı filan “maval” olarak niteliyorsa, siz de sanırsam öyle niteliyorsunuz. Yaşasın maval kardeşliği!

    Görürsünüz siz o gün geldiğinde gününüzü. Pardon, gününüz sizi görür.

    Yorum yazan: metin | 02.05.2008 - 15:19

  12. Ha, ayrıcana, açtırmayın kutuyu, söyletmeyin kötüyü: Muzlu levreğime halâ dil uzatmaya nasıl cüret edebiliyonuz bakiym? Efsane oldu o muzlu levrek, efsane! Efsaneler ölmez, levrek kavaktan inmez!

    Yorum yazan: metin | 02.05.2008 - 15:35

  13. hömmm.. siz yiyosunuz yâni bu mavalları metin bey. e âfiyet olsun ne deyim! :))

    o gün/günümüz geldiğinde, ben sizi bulucam ayol (son kullanma tarihim dolmadıysa tabi, raf ömrü pek kısa da bizim sülâlenin). hep birlikte eski günleri anıp güleceğiz. sizin saflığınızaaa, efendime söliiim, herkesi kendiniz gibi sanmanızaaa, kıyâmet (ne demekse!) için önerilen bir başka tariheee, fatih de lagaluga’yı everememiş olmamızaaa, drimzekt’in sakat topuğu yüzünden hollywood’da kabul görmemiş olmasınaaa, aman ne biliyim daha neler neler, peee… :)))) bakınız ben şimdiden başladım, ay özlemişim eski günleri..

    ben biraz kelimatör oyniyim en iyisi. ya da bi turnuva daha yapiim pokerde. kendimi iyi hissediyorum âdetâ! cümleye bak hizâya gel hahhayt! :)))

    Yorum yazan: candan | 02.05.2008 - 15:55

  14. ayrıyetten efsâneye değil, efsâneleşmesi için gayret sarfedenlere bi ödül lâzım derim ben. bu kadar dillendirmesem, .ah çıkardı ağaca o levrek! hepsi sizin hatırınız içindi metin beyciiim. üstü kalsın! :P

    Yorum yazan: candan | 02.05.2008 - 15:59

  15. Mevlam neş’enizi daim eylesin, amin!

    Yorum yazan: metin | 02.05.2008 - 15:59

  16. Mais, c’est….

    Sarkilar da tavsiyor..

    Mesela, bu fakirin, bir donem cok severek dinledigi bir sarki vardi…

    Ne anlama geldigini dahi bilmedigim zamanlardi onlar..

    Simdi, cok nadir dinliyorum.

    Manasini daha bir anlar oldum; ve, bana toylugunu hatirlatiyor… Ozluyorum, hicap duyuyorum. Uzuluyorum.

    Simdi, aslinda dinlemiyorum sayilir.

    Yorum yazan: Obli Vious | 02.05.2008 - 16:04

  17. Tavsayanın ne olduğu/olabileceği, su (ya da tartışma) götürür. Fethi Bey’in malikanesinde olan biteni izledim. Ölüm ilanınızı da okudum. Bütün bunları hem anlıyorum hem anlamıyorum, hem anlamak istiyorum hem istemiyorum. Ben sizi birkaç ay öncesine kadarki döneminizdeki halinizle hatırlıyorum, öyle kabul ediyorum, öyle biliyorum, öyle bilmek istiyorum. Müsaade edin, öyle bileyim lütfen. Ben mesela Veysel Bey’e de Veysel Bey demeyi sürdürmüştüm hatırlarsınız.

    Bunları aslında başka yerde konuşmak isterdim, ama sanırım kapılar kapalı. Orada söyleyebileceklerim daha net olurdu. İki şeyin altını çizmek isterdim:
    1. Henüz “Anonymous” olduğunuz -ve benim sizinle henüz tanışmamış olduğum, 2006 öncesi- dönemdeki yırtıcılığınıza (tabiri mazur görün lütfen, ayaküstü uydurdum, doğrusu bu mudur bilmiyorum, sizin vaktiyle yaptığınız bir açıklamadan öyle hatırlıyorum) dönmüş izlenimi verişiniz,
    2. Bir sanatçının, bir yazarın ürettiği eser kamusal ortama çıktığı andan itibaren nasıl artık onun olmaktan çıkarsa (mülkiyet bazında değil elbette, tasarruf ve algı bazında), -bence- bir müstearın da öyle olabileceği, yani kamusal algı ve tasarrufa tabi olacağı.*

    Hitap sorunu yaşıyorum, yaşamak istemiyorum halbuki. Eski günlerdeki gibi, büyük bir keyifle “Muzmin Bey” diye hitap etmek istiyorum. Köşekapmaca ve saklambaç oynamak istemiyorum, yaşım[ız] geçti.

    Biraz daha açık anlatabildim mi acaba, bilmiyorum.
    ___________
    (*) Ben de “metin-thePoor”u bıraktım, ama takdir edersiniz ki aynı durum değil.

    Yorum yazan: metin | 02.05.2008 - 18:12

  18. Tavsayanın ne olduğu/olabileceği, su (ya da tartışma) götürür.

    Hersey oyle degil mi?

    Fakat, her sarkinin bir de hikayesi vardir cogunlukla..

    Fethi Bey’in malikanesinde olan biteni izledim.

    Orada olan biten sadece o surece ve oraya aittir. Ben, baska seylerin yanisira, FST’nin limitlerinin iddia (ya da oyle bilinmesini arzu) ettigi kadar genis/larj/universal olmadigini tespit etmek istedim.

    Bu tespit esnasinda, sadece, din/iman ile ilgili yazilanlarin genisligine ragmen kabul gormesi beni sasirtti. Bunu pek beklemiyordum.

    Ote yandan, kisilerin kisilere max-menfi hitap ve sifatlara izin verilmesine de hayli sasirdim diyebilirim. Bunu hic beklemiyordum.

    Ama, bunlar olabiliyorken, ucuncu sahislara reva gorulenlerin kendisine reva gorulmesine izin vermeyisini tabii ki yadirgadim.

    Mesela, siteyi yorumlara kapatmak ya da yorumlara izin vermemek tercihini sadece cuvaldizin ucu kendisine iyice dokundugunda (yani, onun hakkinda da menfi seyler soylendiginde) yapmasi hic hos degildi…

    Ha.. bunlari niye orada degil de burada yaziyorum? Basit. Orada soran olmadi da ondan.

    Ölüm ilanınızı da okudum.

    Evet. Vakti gelmisti.

    Bütün bunları hem anlıyorum hem anlamıyorum, hem anlamak istiyorum hem istemiyorum.

    ‘Muzmin Anonim’ musteari beni yersiz yere bir efendilik bagajina mecbur ediyor olmustu.

    Ama, ben, efendiligin kiymeti bilinmedigi zaman, oteki yuzumu cevirmek budalaligini tercih etmek zorunda degilim –hic de olmadim. Diyecek anlamli sozu olmadigi icin konuyu kisilik analizlerine cekenlere dahi bir yere kadar musamaha edilebilir; ama, bunu da fersah fersah asip hakarete donusturenlere –ve, cirkef ayaktakimina da, bu cirkefliklere seyirci/tesne olan (kendine musluman) evsahiplerine de– tahammul etmenin bir hududu var.

    Muzmin Anonim, o hududu asamazdi…

    Halbuki, guven ve itibar, hem ahlaki olmak hem de karsilikli (mutual) olmak zorundadir: Siz bana hakaret etmezsiniz, ben de size etmem. Siz benim guvenimi bosa cikarmazsiniz, ben de sizin mahreminizi ayaz etmem..

    Bu boyledir.

    Oyle olmadigi zaman atis serbest hale gelir: Sirasi geldiginde/getirildiginde, receteye yazdigi ilactan tabibe bir defa olsun tattirmazsaniz, tabibin burnu kaf dagini asar..

    Fakat, dedigim gibi, Muzmin Anonim’in, bu, tarzi degildi… yapamazdi.

    Ben sizi birkaç ay öncesine kadarki döneminizdeki halinizle hatırlıyorum, öyle kabul ediyorum, öyle biliyorum, öyle bilmek istiyorum. Müsaade edin, öyle bileyim lütfen. Ben mesela Veysel Bey’e de Veysel Bey demeyi sürdürmüştüm hatırlarsınız.

    Ben onu o zaman da dogru bulmamistim –hatirlarsaniz… Kisinin degistirebilecegi seyleri degistirmesine saygi gostermek gerekir desem cok mu agir olur?

    Yani, birisini siz ilk defa –saclarini boyamis oldugu icin– sarisin gorduyseniz, saclarini bambaska renklere boyamis olsaydi da hala daha ona sarisin mi dersiniz? Ya da, cocuklugunuzda sisko olan (dobisko?) birisi buyuyunce tig gibi olsa, hala daha ‘dobisko’ mu cagrilir?..

    Bunları aslında başka yerde konuşmak isterdim, ama sanırım kapılar kapalı. Orada söyleyebileceklerim daha net olurdu. İki şeyin altını çizmek isterdim:

    1. Henüz “Anonymous” olduğunuz -ve benim sizinle henüz tanışmamış olduğum, 2006 öncesi- dönemdeki yırtıcılığınıza (tabiri mazur görün lütfen, ayaküstü uydurdum, doğrusu bu mudur bilmiyorum, sizin vaktiyle yaptığınız bir açıklamadan öyle hatırlıyorum) dönmüş izlenimi verişiniz,

    O donemdeki ‘yirticiligim’ (beligerancy) bu son donemde sergiledigim gibi degildi. Bundan ne kasdettigimi, mesela, Izlenimler’deki ‘Pardus’, ‘Linux’, ‘UEKAE’ baglamindaki ilmekte gorebilirdiniz –su anda orada bulamadim. Coken siteyle gitmis olabilirler. Uslubumdan beni taniyabilirdiniz zaten.

    Ama, ozetle, kimseyi tahkir ya da kimseye hakaret etmis degildim. Hakarete meyleden/yeletenen/siginan olmadigi icin.

    2. Bir sanatçının, bir yazarın ürettiği eser kamusal ortama çıktığı andan itibaren nasıl artık onun olmaktan çıkarsa (mülkiyet bazında değil elbette, tasarruf ve algı bazında), -bence- bir müstearın da öyle olabileceği, yani kamusal algı ve tasarrufa tabi olacağı.*

    Ok. Tekrar siirimsiler filan yazacak olursam, bu dediginizi aklimda tutacagim. :)

    Hitap sorunu yaşıyorum, yaşamak istemiyorum halbuki. Eski günlerdeki gibi, büyük bir keyifle “Muzmin Bey” diye hitap etmek istiyorum. Köşekapmaca ve saklambaç oynamak istemiyorum, yaşım[ız] geçti.

    Fakat, Metin bey, ben hic o kadar uzun sure ayni mustearla yazmis degildim. O bir istisnaydi.

    Ben, bu konuda biraz Wahhabi’yim kendim :P Oldugumde mezarimin yerinin de bilinmesini istemem. Hatta o kadar ki, universite yillarimdan sonra, resmimin cekilmesini de istemedim. O yuzden, cogu zaman fotograf makinasini ele gecirip milletin resmini ben cektim. Onlar da saniyordu ki, onlara iyilik olsun diye bunu yapiyordum. Hayir. Resimde gorunmek istemedim ben hic. Kendi dugunumde cekilen resimleri, videolari dahi gidip almadim. Cekerken bana sormamislardi cunku. Zoraki bizimkilerin alip elime tutusturduklarina da bir kere olsun bakmadim. Nerdedirler? Onu da bilmem.

    Biraz daha açık anlatabildim mi acaba, bilmiyorum.

    Bilmem. Benim karsi argumanlarim anlasilir olmus mudur; onu da bilmiyorum. Ama, denedim.

    Yorum yazan: Obli Vious | 02.05.2008 - 19:41

  19. Muzmin Bey (son defa böyle hitap edebilir miyim kızmazsanız),

    Anlıyorum, lakin diyelim ki kırk yıl boyunca adını Ahmet bildiğiniz kişi size gelip de “ben artık Ahmet değilim, Mehmet’im, bundan sonra bana Mehmet diye seslen” derse siz de bu durumu yadırgamaz mısınız? Ahmet’li bir dönemin yaşantıları, anıları, çağrışımları filan çöpe mi atılacak bir çırpıda?

    Neyse, n’apalım. Öyle olsun. Ama en azından “bugün Mehmet’im, yarın Ali, öbürgün Veli” demeseniz bari. Öyle çok tuhaf oluyor, insan ne diyeceğini bilemiyor.

    Umarım Muzmin Anonim’in bloğuna kötü şeyler yapmaya devam etmezsiniz. Muzmin Anonim’i öldürünce, onunla kimseleri muhatap etmemek için sanırım, bloğu yorumlara kapattınız. Bu blog kapatmalar çok can sıkıcı. İnsan kendini hakarete uğramış hissediyor. Belki de benim gereksiz hassasiyetimdir bu, bilemiyorum artık.

    Yorum yazan: metin | 05.05.2008 - 10:02

Yorum yapın