jazzetta

“renk renk düşünceler kaldı söylenmedik” (hayyam)

‘İmparator’luk & ‘İm+para’torluk

A. Bey telefonu çaldırdığında oturmuş “Sayılar İmparatorluğu” (Denis Guedj, çev: Ö. Aygün, YKY Yayınları, 2007) adlı kitabı okuyor ve bir yandan da düşünüyordum: Bonsai-kedi Cero[nimo] bahçe katı pencerelerinden birinin pervazına keyifle kurulmuş beni seyrederken, ben de onun varlığında gururlu kedilerin, ahmakça bir büyüklenmeyle ‘saygın’ bulmadığımız börtü böceğin, gelinlik çağı gelmiş kiraz ağacımın, daha kaç kez muhteşem uyanışına tanıklık edebileceğimi kestiremediğim asmanın, havuzda uyuklayan kurbağanın, gözlerindeki ışıltı repertuvarıyla pek çok şey anlatan sokak köpeğimizin, kedilerle aynı kaptan yemek yiyen ve beni görünce dostluğuma pek güvenemeyip kuytuya saklanmayı tercih eden yavru kirpinin değer ve anlam evrenimdeki yeriyle hemcinsleriminkini karşılaştırmaya koyulmuştum. Bu arada da, gündüz reklamcı gece insan olmanın dayanılmaz hafifliği eşliğinde günlerdir bölüm bölüm sayfalarını çevirdiğim kitap, sayıların dramatik ikilemini, zarif ve kararlı bir üslupla kafama kafama vuruyordu:  

“Sayıların hükümranlığı, sayıların hükmü. (…) Sayı modern toplumların yeni tanrısı olarak öne atılıyor ve gerçekliğin tümünü dile getirmesi bekleniyor. Numaralandırmayla olsun nicelleştirmeyle olsun, dünyanın sayısallaştırılması bir yoksullaşmadır. Böyle amaçlara alet edilemeyecek kadar güzel bir insan buluşu sayı.”

“Dünyayı sayısallaştırma yönünde sayıları ve güçleri gitgide artan girişimler”in hayatı yoksullaştırdığını söyleyen yazar, şöyle devam ediyordu:

“Gerçeğin araştırılması bir sayının hesaplanmasıyla bir tutuluyor: faiz oranları, endeksler, efektifler, yüzdeler, sapmalar ve ortalamalar, vergi payları, rayiçler, senetler ve katsayılar, kalibreler, frekans ve kapsamlar, temettüler. Gerçekliğin bütününü dile getirmek sorumluluğu sayının omuzlarına yükleniyor. Bir sayı diktatörlüğü diyebilir miyiz buna?”

Dünyayı, hayatı biraz olsun güzelleştirmek, insani kılmak üzere sayıların hesaplama, ölçme, sıralama, nicelleştirme gücünden yararlanan bilim, teknoloji, sanat ve spor insanları -hepsi ve her zaman değil elbette- bir tarafa. (Hadi size mesela Oulipo grubunu hatırlatarak şairleri bir adım öne çıkarayım!) Peki, karşı kampta kimler var? Bir kere diktatörler, despotlar, tiranlar, oligarklar, otokratlar, arkaik ve çağdaş padişahlar var. Sonracığıma temsilcisi ve icracısı oldukları sınıflar, zümreler, gruplar, yapılanmalar var. Bütün bir ‘sistem’ ve sistem mantığı var. Sistemin ruhlarımızda yarattığı kirlenme ve esaret var. Sersem kafam, unutuyordum az kalsın: Reklamcılar var! 

Siz sadece bilgi‘sayar’cıların dünyasını mı 1 ve 0’ın oluşturduğunu sanıyordunuz? Müstebitlerle reklamcıların eli armut mu topluyor! 

İşte size tek derste müstebitlerin matematiği:

1 = Kendi kadir-i mutlak egemenliklerinin varlığı ve gücü,

0 = Hükmettikleri halkların hayat hakkı ve özgürlüklerinin, onların gözündeki değersizliği.

Tek ders bize yetmez diyorsanız, bu da ek ders:

İstibdat altındakilerin oluşturduğu küme, müstebitlerin gözünde bir ‘singleton’dur. Yani:

{a} = {a, a, a, a, a, a, …, a}

Ya reklamcıların (bu arada reklamcı-sanatçıların bu taifenin bir altkümesi olduğunu hatırlayalım!) matematiği? O da tek derse yetecek kadar basit:

1 = ‘Tüketici’ (dolayısıyla genişleyen pazar payı, tavana vuran kârlar, varlıklı olmayı ve tüketmeyi var olmaya tercih etme şeklinde teşhir edebileceğimiz çarpıtılmış ‘bilinç’) olarak insan,

0 = Bizatihi ‘insan’ olarak insan.      

Peki, reklamcıların kümeler kuramı? İşte burada müstebitlerin kümeler kuramından birazcık ayrılabiliriz. Şöyle ki:

{a} = {A, B, C1, C2, D, E}

A. Bey yazımı kitabına almaktan vazgeçmeden ikilesem iyi olur! Gitmeden, Denis Guedj gibi ben de sözü küçük bir prense bırakayım isterseniz:

“Büyükler sayıları sever. Onlara yeni bir arkadaşınızdan söz ettiğiniz zaman asıl önemli olan şeyleri asla sormazlar. Şunları sormazlar: ‘Sesi nasıl? Hangi oyunları seviyor? Kelebek koleksiyonu yapıyor mu?’ Şöyle sorarlar: ‘Kaç yaşında? Kaç kardeşler? Kaç kilo? Babası ne kadar kazanıyor?’ Büyükler yeni arkadaşınızı ancak bu yolla tanıyabileceklerini sanır.” (Ah Küçük Prens! Reklamcılar  o ilk grup soruları da soruyor -sayılara dönüştürmek için.) 

Bitti A. Bey, valla bitti! Sadece bu yazıyı değil, hasbelkader şair yanımla yazmam gerekeni de yazıp kurtuldum. Onu da okurlarınızın ilgisine sunmanın bir “oğlum göster pipini amcalara” performansı olmadığını herkesin takdir edeceğini umarak ve konumuzla ilintili olduğu bahanesine de sığınarak buraya aktarsam ne olur? Pek pek, toyluk olur. Olsun, o kadarcık kusur ileride torunlarına anlatamayacağı 367 (yoksa 301 miydi, kafam karıştı) şey olan ‘kadı’nın, bu demokrasi düşmanlığı suçunun hesabını torunlara bırakmadan kendisinden soracak olan kızında da olur.

Ben şimdi, Joe Satriani dinleyerek içimi temizlemeye girişiyorum: 54 dakika 9 saniye. Son CD’sinde (“Professor Satchafunkilus and the Musterion of Rock”) birbirinden nefis tam 10 parça var. Birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu parça harika! (Hem “Asık Vaysel”in de ruhu şadolur böylece.) Dinleyeceğim ikinci CD ise Sema’nın “Ekho”su, mesela birinci ve sekizinci parça. Müziğin büyülü matematiğine doğru yolculuğa çıkmak iyi gelecektir eminim.

Aşağıdaki şiirimsi metin, eğri oturup doğru konuşmaya çalışma kabahatimi affettirir mi, yoksa daha da mı ağırlaştırır, orası takdirinize kalmış gayrı:

bin kunduz

basitlik isterim. kedi, kitap, biber gibi: tırmala, konuş, yak! ki ne kadar mutludur bokun üstünde bokböceği, ne çok şey anlatır bilgisayarın birleri sıfırları çöpleri! benim bütün ruhum bir arşenin üzerine uzanmıştır boylu boyunca, aylak. kadıköy çarşısını özlemek gibi seni sevmenin basitliğini isterim. hepsi bu.

aklımın kedisi tırmalar yüzümü. geçip gider sonra gurur abidesi. tepesinde karga… havada çingenkızı bir güz gülümsemesi, yarı utangaç yarı arsız. akşamlar ve dönmeklik ve olup olmamaklık var mıdır? bir fenere ve bir de fıçıya ihtiyaç vardır, yamuk bakmanın dilince -evet evet hepsi bu.

gerekirse çırılçıplak, kelimesiz kalır dilim, arslanlar gibi kükrer ve sonra üşürüm aniden bir tinerci yırtılmışlığında. şehrin bütün şairleri çoktan uykuya dalmıştır, reklamlar yalanıp yutulmuştur! ne kağıttan-yorgan, ne geceden-düş… vardır dilin de evden kaçanı. üzerinde epey uğraşılıp didinilmiş basitlik isterim. hepsi bu.

çek git üstümden başımdan. üstünü bırakmayacağım işte, bir tarkovski filmi olacağım. daha taş olacağım ağaç olacağım sessizlik olacağım. daha bir taş olacağım, daha bir ağaç, daha sessizlik… bütün kelimelerini çalmalıdır ruhlarından kitapların, iyilikleri içindir, batıp boğulmasınlar diye derin anlamazlık sularına. benim aine-babam senin lakırdı-babanı döver be ölüm! cırlak!

***

bazen geriye yalnızca donmuş bir fırçayla açık bir tüp kalır. hepsi bu.

***

hepsi bu. 

28.04.2008 - 13:54 Yazan: metin | LATERNA | | 6 Yorum