jazzetta

“renk renk düşünceler kaldı söylenmedik” (hayyam)

Affediş

(1)

Neyi? Kime göre? Kimi? Neden? Ne için? Ne kadar? Ne kadar süre? Ne zaman? Nerede?

Af ile affediş örtüşür mü, örtüşebilir mi? Affediş bir bumerang mıdır? Büyüklenme midir? Yaygın kabulün aksine, alçalış mıdır?

Affederek kazanır mısın, kimi, neyi kazanırsın? Kaybeder misin yoksa, kimi, neyi kaybedersin? İki sorunun da yanıtı sen mi olursun, o mu? İkiniz birden mi? İkinizle birlikte hayatlarınızın, hayatın geçmişi, bugünü, yarını mı? Affediş bir kâr-zarar tablosu kalemi midir?

Affederek kimleri eşitlersin, neleri denkleştirirsin? Neyin içini boşaltır, neyinkini doldurursun?

Bütün terazileri bozmaya hazır mısın affedişle? Pusulayı şaşmaya, rotadan sapmaya, yolunu yitirmeye? Ormanında kaybolmaya, denizinde batmaya, uçurumunda parçalanmaya? Kendininkilerde bir kez daha, bir kez daha, bin kez daha; karşındakilerde bin kez daha, bir kez daha –ya da tersi?

Affedecek kadar saf mısın? Neyi, neleri, aklının, ruhunun, kendi hikayenin hangi eski püskü, kırık dökük eşyalarını rafa kaldırmayı düşünebildin? Bu ne cafcaflı eylem, bu nice gaf? Arafta olmayı anlayabilirim, ama tarafını iyi seç. Yanılmak sana seni affettirmeyebilir sonra.

Hem sen olmayasın affedilen, affettim sanırken?

Ya da sen kim oluyorsun da affediyorsun, ben kim oluyorum da affediyorum?

Adalet meleği rolüne soyunmak? Adalet? Adaletin pamuk şekeri? Affın pamuğu, unutuşun tentürdiyotu? Adalete ihtiyaç duyanlar, adil olmayanlarla aynı gerdeğe girmeye gönüllü olanlardır. Ben yokum ki adalete ihtiyaç duyayım orada. Affedişin iki yanında da durmayı istemem. Adalet yağsın gökten, ben toprak altındayım nasılsa. Hayaletlerin boşluktan oluşan gövdesini delip geçemez affediş nesnesi olmak. Ölüler ağlamaz, gülmez, esnemez, işemez. Ayakta ve hayatta kalanların sorunu bütün bunlar. Affettim gitti onları!

“Yeryüzüne bir fırlatılmayagörelim” (Goethe), günah işlediğimizin resmidir bu. Bitmez tükenmez bir günahtır bu; yaşamaktır. Dik durmak, yalnız kalmanın savaşını vermek, sessizliği özlemek, dinlemeyi öğrenmek ve öğretmek, susmayı öğrenmek ve öğretmek, kelimeleri taşıyamayacakları yüklerden uzak tutmak, hiç değilse onlara yaşamanın kirini pasını bulaştırmamaya çalışmak… yaşama günahının ağır, kanlı, zorlu bedelleri değil midir? Affediş ve unutuşun iyi insanların intikamı olduğunu söyleyen Schiller’e kanma; intikam hoş değil. İntikam da kan getirir, kendi kanını belki de. Hem affediş ve unutuş ikiz kardeşlerdir; sarsak, unutkan, sersem, ürkünç kardeşler. Romanlarda, öykülerde filan bıktırasıya tasvir edilen gizemli bir şatoda otururlar, kasabaya hiç inmezler, merak böceği ve aşk tırtılıyla beslenirler.

Affeden mi cesurdur, unutmayan mı? Bellek bir işkence aletiyse ne yapalım? Korkup pısalım mı?

Affedilişimizin karar vericisini affetmeyiz. Affedileceği affetmek bağışlanacak şey değildir.

Affedildiğini bilen mi, bilmeyen mi, yoksa affedilmediğini bilen mi, bilmeyen mi? Dördü biraraya gelir ve bu kirli, vahşi, insansı oyun daha başlamadan kanla, kavgayla, afra tafrayla, hapisle ve afla biter.

Yerini bulan affedişler, unutma, Kaf dağının ardında.

Unut gitsin bu sersem sepelek kelimeleri de. Affet bu işe yaramaz, parlak retoriği.

*** 

(2)

Kimliklerimizin mahpus damında algı kırıntılarını bizimle paylaşan bir yoldaş faredir, unutma ve affedişin dışında kalış. Ruhlarını sahne boşken ve o sahneyi bir hücreye dönüştürerek soyunup dökünenler, kendilerini amnezinin huzurundan yoksun bırakmayanlar, farelerini de yanlarına alır, “ben bir yalnız kovboyum” şarkısını mırıldanarak, kendini şehir sanan kasaba irisini terkederler. Biz de fondaki siktirici müzikle koltuklarımızdan doğruluruz.

Sokaklar masumiyet yitimi ve inziva bir masumiyet eşiğiyse hiç durma, kendini şehre unuttur. Bırak affediş cinayetini o işlesin bütün o kımıl kımıllığıyla, labirent canlılarıyla.

***

(3)

“Şu görünümü bir kez daha belleğinize kazıyınız: Tamina bir kareden ötekine, önce bir ayağıyla, sonra öteki ayağıyla, daha sonra ayaklarını birleştirerek atlamak ve çizgiye değip değmediğini bilmenin önemli olduğunu anımsamak zorundadır. Böylece her gün atlaması gerekiyor ve atlarken, omuzlarında, tıpkı bir haç gibi her gün biraz daha ağırlaşan zamanın ağırlığını taşıyor.” (Milan Kundera, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı, s. 230, çev: Aydın Emeç, Can Yayınları, ikinci basım, 1978)

Zaman, suç ortağımız olmak zorunda mı? Ona bu mükafatı ve/veya cezayı kim ne hakla verme cüretinde bulunabiliyor? Zaman, binbir surat mı? Küfede taşınan sarhoş mu? Bir korku klasiği kahramanı mı? Sadece bir astrofizik problemi mi? Yoksa parıltılı, janjanlı kelimelerimizin arasına çaktırmadan karışıvermiş, davetsiz bir balo konuğu mu?

Çizgiye değelim değmeyelim çizgi var, bir çizgi var. Ve ne yazık ki bir “biz” var. Zamanla birlikte üzerlerimize çöken. Unutmak, affetmek, bu “biz”in benlerimizi görünmez, ipeksi dokunuşlu bir bıçakla öldürmesi demektir. Zaman, ruhlarımızın karanlık, kuytu köşesinde erketeye yatmıştır. Bu cinayet naif ressamların işidir, üçüncü sayfalara hiçbir zaman geçmeyecektir.

*** 

(4) 

Yaratıcı ey, beni zaman kurgumla başbaşa bıraktın, biliyorum. Dileğim şu: beni benlik kafesinden al, zaman yoksa unutmak/unutmamak da yoktur. Affedişin su verilmiş çeliği de yoktur. Algı kapılarımdan geçen bin atlı, kargılarının ucunda, yaptıklarının şehvetli inanışından mürekkep bir zehir taşıyorlardı.

Yaratıcı ey, kelimelerim kendime armağanımdı, aralarından unutuş ve affediş yılanları çıktı, tısladılar ve sessizce soktular çatal harfleriyle.

***

(5)

İçindeki sen (Baudelaire):

Je suis la plaie et le couteau!
Je suis le soufflet et la joue!
Je suis les membres et la roue,
Et la victime et le bourreau!

Je suis de mon coeur le vampire,
- Un de ces grands abandonnés
Au rire éternel condamnés,
Et qui ne peuvent plus sourire!

İçindeki öteki sen (Hayyam):

Ezdi ke gozeşt her çe gûyî hoş nist;
Hoşbaş v’ez dî megû ke emruz hoşest.

Nietzsche:

Bana ne oldu böyle, dinle! Zaman uçup gitmiş olmasın? Düşmüyor muyum ben? Düşmedim mi ben –dinle! –sonrasızlık kuyusuna?

Nietzsche (öfkesini dinginlik sosuna bulayarak gizler):

Kızgın öğle, çimenler üstünde uyuyor. Şakıma ha! Sus! Dünya yetkin, bak.

Şakıma ha, ey çayır kuşu, ey benim gönlüm! 

Dışses:

- Nietsche’nin yüzüğü Hayyam’ın kadehine düşmüş… 

(Konu dağıldıkça dağılır.)

*** 

(6)

Bölüm 1, 2, 3 ve 4’ün tekrarı.

Tuhaf bir sessizlik. Ardından gereksiz bir uğultu. 19. yüzyıl Rus klasiklerine dönüş.

The Son. 

30.04.2008 - 16:25 Yazan: metin | TAVANARASI | | 19 Yorum

‘İmparator’luk & ‘İm+para’torluk

A. Bey telefonu çaldırdığında oturmuş “Sayılar İmparatorluğu” (Denis Guedj, çev: Ö. Aygün, YKY Yayınları, 2007) adlı kitabı okuyor ve bir yandan da düşünüyordum: Bonsai-kedi Cero[nimo] bahçe katı pencerelerinden birinin pervazına keyifle kurulmuş beni seyrederken, ben de onun varlığında gururlu kedilerin, ahmakça bir büyüklenmeyle ‘saygın’ bulmadığımız börtü böceğin, gelinlik çağı gelmiş kiraz ağacımın, daha kaç kez muhteşem uyanışına tanıklık edebileceğimi kestiremediğim asmanın, havuzda uyuklayan kurbağanın, gözlerindeki ışıltı repertuvarıyla pek çok şey anlatan sokak köpeğimizin, kedilerle aynı kaptan yemek yiyen ve beni görünce dostluğuma pek güvenemeyip kuytuya saklanmayı tercih eden yavru kirpinin değer ve anlam evrenimdeki yeriyle hemcinsleriminkini karşılaştırmaya koyulmuştum. Bu arada da, gündüz reklamcı gece insan olmanın dayanılmaz hafifliği eşliğinde günlerdir bölüm bölüm sayfalarını çevirdiğim kitap, sayıların dramatik ikilemini, zarif ve kararlı bir üslupla kafama kafama vuruyordu:  

“Sayıların hükümranlığı, sayıların hükmü. (…) Sayı modern toplumların yeni tanrısı olarak öne atılıyor ve gerçekliğin tümünü dile getirmesi bekleniyor. Numaralandırmayla olsun nicelleştirmeyle olsun, dünyanın sayısallaştırılması bir yoksullaşmadır. Böyle amaçlara alet edilemeyecek kadar güzel bir insan buluşu sayı.”

“Dünyayı sayısallaştırma yönünde sayıları ve güçleri gitgide artan girişimler”in hayatı yoksullaştırdığını söyleyen yazar, şöyle devam ediyordu:

“Gerçeğin araştırılması bir sayının hesaplanmasıyla bir tutuluyor: faiz oranları, endeksler, efektifler, yüzdeler, sapmalar ve ortalamalar, vergi payları, rayiçler, senetler ve katsayılar, kalibreler, frekans ve kapsamlar, temettüler. Gerçekliğin bütününü dile getirmek sorumluluğu sayının omuzlarına yükleniyor. Bir sayı diktatörlüğü diyebilir miyiz buna?”

Dünyayı, hayatı biraz olsun güzelleştirmek, insani kılmak üzere sayıların hesaplama, ölçme, sıralama, nicelleştirme gücünden yararlanan bilim, teknoloji, sanat ve spor insanları -hepsi ve her zaman değil elbette- bir tarafa. (Hadi size mesela Oulipo grubunu hatırlatarak şairleri bir adım öne çıkarayım!) Peki, karşı kampta kimler var? Bir kere diktatörler, despotlar, tiranlar, oligarklar, otokratlar, arkaik ve çağdaş padişahlar var. Sonracığıma temsilcisi ve icracısı oldukları sınıflar, zümreler, gruplar, yapılanmalar var. Bütün bir ‘sistem’ ve sistem mantığı var. Sistemin ruhlarımızda yarattığı kirlenme ve esaret var. Sersem kafam, unutuyordum az kalsın: Reklamcılar var! 

Siz sadece bilgi‘sayar’cıların dünyasını mı 1 ve 0’ın oluşturduğunu sanıyordunuz? Müstebitlerle reklamcıların eli armut mu topluyor! 

İşte size tek derste müstebitlerin matematiği:

1 = Kendi kadir-i mutlak egemenliklerinin varlığı ve gücü,

0 = Hükmettikleri halkların hayat hakkı ve özgürlüklerinin, onların gözündeki değersizliği.

Tek ders bize yetmez diyorsanız, bu da ek ders:

İstibdat altındakilerin oluşturduğu küme, müstebitlerin gözünde bir ‘singleton’dur. Yani:

{a} = {a, a, a, a, a, a, …, a}

Ya reklamcıların (bu arada reklamcı-sanatçıların bu taifenin bir altkümesi olduğunu hatırlayalım!) matematiği? O da tek derse yetecek kadar basit:

1 = ‘Tüketici’ (dolayısıyla genişleyen pazar payı, tavana vuran kârlar, varlıklı olmayı ve tüketmeyi var olmaya tercih etme şeklinde teşhir edebileceğimiz çarpıtılmış ‘bilinç’) olarak insan,

0 = Bizatihi ‘insan’ olarak insan.      

Peki, reklamcıların kümeler kuramı? İşte burada müstebitlerin kümeler kuramından birazcık ayrılabiliriz. Şöyle ki:

{a} = {A, B, C1, C2, D, E}

A. Bey yazımı kitabına almaktan vazgeçmeden ikilesem iyi olur! Gitmeden, Denis Guedj gibi ben de sözü küçük bir prense bırakayım isterseniz:

“Büyükler sayıları sever. Onlara yeni bir arkadaşınızdan söz ettiğiniz zaman asıl önemli olan şeyleri asla sormazlar. Şunları sormazlar: ‘Sesi nasıl? Hangi oyunları seviyor? Kelebek koleksiyonu yapıyor mu?’ Şöyle sorarlar: ‘Kaç yaşında? Kaç kardeşler? Kaç kilo? Babası ne kadar kazanıyor?’ Büyükler yeni arkadaşınızı ancak bu yolla tanıyabileceklerini sanır.” (Ah Küçük Prens! Reklamcılar  o ilk grup soruları da soruyor -sayılara dönüştürmek için.) 

Bitti A. Bey, valla bitti! Sadece bu yazıyı değil, hasbelkader şair yanımla yazmam gerekeni de yazıp kurtuldum. Onu da okurlarınızın ilgisine sunmanın bir “oğlum göster pipini amcalara” performansı olmadığını herkesin takdir edeceğini umarak ve konumuzla ilintili olduğu bahanesine de sığınarak buraya aktarsam ne olur? Pek pek, toyluk olur. Olsun, o kadarcık kusur ileride torunlarına anlatamayacağı 367 (yoksa 301 miydi, kafam karıştı) şey olan ‘kadı’nın, bu demokrasi düşmanlığı suçunun hesabını torunlara bırakmadan kendisinden soracak olan kızında da olur.

Ben şimdi, Joe Satriani dinleyerek içimi temizlemeye girişiyorum: 54 dakika 9 saniye. Son CD’sinde (“Professor Satchafunkilus and the Musterion of Rock”) birbirinden nefis tam 10 parça var. Birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu parça harika! (Hem “Asık Vaysel”in de ruhu şadolur böylece.) Dinleyeceğim ikinci CD ise Sema’nın “Ekho”su, mesela birinci ve sekizinci parça. Müziğin büyülü matematiğine doğru yolculuğa çıkmak iyi gelecektir eminim.

Aşağıdaki şiirimsi metin, eğri oturup doğru konuşmaya çalışma kabahatimi affettirir mi, yoksa daha da mı ağırlaştırır, orası takdirinize kalmış gayrı:

bin kunduz

basitlik isterim. kedi, kitap, biber gibi: tırmala, konuş, yak! ki ne kadar mutludur bokun üstünde bokböceği, ne çok şey anlatır bilgisayarın birleri sıfırları çöpleri! benim bütün ruhum bir arşenin üzerine uzanmıştır boylu boyunca, aylak. kadıköy çarşısını özlemek gibi seni sevmenin basitliğini isterim. hepsi bu.

aklımın kedisi tırmalar yüzümü. geçip gider sonra gurur abidesi. tepesinde karga… havada çingenkızı bir güz gülümsemesi, yarı utangaç yarı arsız. akşamlar ve dönmeklik ve olup olmamaklık var mıdır? bir fenere ve bir de fıçıya ihtiyaç vardır, yamuk bakmanın dilince -evet evet hepsi bu.

gerekirse çırılçıplak, kelimesiz kalır dilim, arslanlar gibi kükrer ve sonra üşürüm aniden bir tinerci yırtılmışlığında. şehrin bütün şairleri çoktan uykuya dalmıştır, reklamlar yalanıp yutulmuştur! ne kağıttan-yorgan, ne geceden-düş… vardır dilin de evden kaçanı. üzerinde epey uğraşılıp didinilmiş basitlik isterim. hepsi bu.

çek git üstümden başımdan. üstünü bırakmayacağım işte, bir tarkovski filmi olacağım. daha taş olacağım ağaç olacağım sessizlik olacağım. daha bir taş olacağım, daha bir ağaç, daha sessizlik… bütün kelimelerini çalmalıdır ruhlarından kitapların, iyilikleri içindir, batıp boğulmasınlar diye derin anlamazlık sularına. benim aine-babam senin lakırdı-babanı döver be ölüm! cırlak!

***

bazen geriye yalnızca donmuş bir fırçayla açık bir tüp kalır. hepsi bu.

***

hepsi bu. 

28.04.2008 - 13:54 Yazan: metin | LATERNA | | 6 Yorum

Ben bensem ben kim ola?

Baylar baymayanlar, tamam mı devam mı? Buraya uğrayan fikrini (mümkünse gerekçeleriyle) söylesin lütfen. Belki ikna olurum. Viranenin bahçesini otlar bürümüş. Bakım mı yapayım, hepten yıkayım mı?

Anketin katılım düzeyine de cevaplar kadar dikkat edeceğim. Fani bloğum ya küllerinden yeniden doğacak ya da sanal evrenin uçsuz bucaksız uzay boşluğunda kaybolup gidecek. İkisi de uyar, eskisi kadar dert etmem.

benim sanki ben şimdi ne değilsem… (Hilmi Yavuz) / ben değilim sanki ben şimdi neysem… (Ben -?!)

25.04.2008 - 12:47 Yazan: metin | Poorish | | 45 Yorum