Burayı silmiyorum, ben olsam da olmasam da yaşasın.
Gelirsem, kaldığımız yerden devam ederiz.
Gelmezsem de [nereye gittiğim] önemli değil.
John Berger: “Acının kaynağı biliniyorsa, o bir şekilde giderilir; ancak kayıp duygusundan yola çıkan acıları telafi etmek imkansızdır.” Nietzsche: “Uçurumları sevenin kanatları olmalı.”
İyi bir film senaryosu yazayım, 40 yılımı geri al.
Hiçbir devletle ve hiçbir toplumsal düzenle ilişiği olmayan bir hayat süreyim, 30 yılımı geri al.
Ya da İstanbul’dan uzak bir dağ başında yaşayayım, 15 yılımı geri al.
Piyano virtüözü olayım, 25 yılımı geri al.
Türkiye demokratik bir ülke ve Türkiye toplumu da demokrat bir toplum haline gelsin, 3 yılımı geri al.
Dünyayı gezeyim (turist gibi değil, gezgin gibi), 15 yılımı geri al.
Hayatımın insanına kavuşayım, bütün geri aldığın yıllarımı geri ver!
annem sordu gece bana: bir sevgili edindin de kalbi taşra sıkıntısı ve
gözleri unutulmuş bir tarih utancı bir sevgili
ah taşraannem, ölüannem! sevgiliye sevgili olacak kadar eksik
ve unutulmaya aşılı değil miyim ben
kurumuş bir işaret, saklı cinnet
fener alayıyım gerçek bayramında
alaycıyım, hüzün hammalı hem
ah serinuzakannem
böylece sıraladım peşpeşe kanıtlarımı kuru bir yanıt niyetine de
annem sordu gece bana gecelerden bir gece: bir sevgili, kadın mıdır
bellek mi, yankı mı, tersinden okunacak bir uçurum dilinin grameri mi
sorma anne yanıtım yok
dağıttım gelen geçene
sonra dağa vurdum şairler kapmıştı dağı
suya vurdum çoktan akmıştı
aşka vurdum tanımı yoktu
sutaşı dokunduğum herşey, baştan kış
dağdan inip sudan geçtim aşkı dilde bıraktım
bıraktığım herşeyden artmam doğal
kendindendir maddenin neşesi
damında yattım dilimin, sıla vezninde sonralardan bir sonra
berceste düş mahkumu olarak
firarı düşünmeden tek bir gün
tek bir gardiyansıfattan yakınmadan
tasvir teşbih telmihten uzak
yaşarken dönüştüm genişzamanböceğine
çıktığımda dışarıdan delikti kozam
çıkışı olmayan dünyaya girmiştim anne
matematiğim de zayıf hem anne, kaç merhaba
bir elveda eder ki
yeterince sıradanlaşmışsa dilimde acı
bir çocuk resminde görünmez olmuşsa
otların gelinciklerin arasında
bir çocuğun babası olarak konuşur, bir simyacıya dönüşebilir
azınlıkta azalırım
atılabilirim mektep medreseden avamannem evimannem
bir giysi bir kadın olabilir bir sevgili
taranmış olabilir saçları rüzgar istemeyebilir
bir rüzgar hangi havanın molekülleridir
çürük ip her zaman işe yarayabilir mi
bunlar ölümcül bilgiler olabilir incitebilir sıradan bir kalbi
ve alnımda bir gelecek yükü biriktirebilirim zarif gölgemi atlatarak
ve annem sordu gece bana: hiç sözlüğün olmadı mı senin
bir fazla sözcük eklendiğinde taşıp üstünü başını ıslatacak
dans edip tozutalım sebebimanne
birazdan anlatacağım olup biteni
birazdan anlatacağım olup bite
birazdan anlatacağım olup bi
birazdan anlatacağım olup
birazdan anlatacağım o
birazdan anlatacağım
birazdan anla
kelebek olalım anne fileleri dolduralım
kendi asırlarımızın saadeti uzun olsun
insan ömründen çıkalım kısacık olsun
birazdan anlatacağım olup biteni
cenaze törenindeki ıslığın yersiz neşesinde eski kendimle buluşup ıslatacağız
sevgili olacağız kahvaltı filan edeceğiz
ve annem sordu gece bana
sevgilime su diyelim olsun bitsin
bana taş diyelim
anneme kökmüş diyelim olsun bitsin
aşk adsız kalsın yolsuz kalsın cepkensiz kalsın
madde kendi gövdesiyle konuşur zaten
biz bir dil edinelim sıfır olsun
ve annem sordu gece bana: yeni bir dil edindin mi
özne şart mı annem eskiannem
tozlanmış özneleri silkeleyelim, silip parlatalım
cümlemiz devrilsin, söz kanayıp acile kaldırılsın
bir kadını bir aşkın alabileceği tüm asimetrik şekilleri
kısa bir doğru parçasıyla sınırlayacağım
şart mı uzay geometrisi anne
ve sevgilim bağırmıştı ve annem matematik teoremleri çözüyordu
sus dedim elimle
ne güzel uyuyorsun bak
uyurken uyu
bak sana ninni söylerim:
damda deli var
her ne var ise aşkta var
simon bolivar
İnternet -daha özgül bir alan olarak da blogistan- benim hayatımda üç aşamalı bir devrimdir. 1996′da internet, 2005′te ise blogistan topraklarına ayak bastığımda hangi kıtaya geldiğinin, orada ne serüvenler yaşayacağının henüz ayırdında olmayan bir gezgin gibiydim. Bugün çok mu farkındayım bunun? Ne gezer! Ama biliyorum ki yeni dünya budur; bu yeni dünyada insanın düşünce formatı, zihin haritası, algı sığası, değişmek zorundadır. Biliyorum ki bu başdöndürücü değişimde yeniyi algılayamayan ve değerlendiremeyenlere yer yoktur.
Neyse, tıraşı kesip sadede gelelim. Aslında blogistan maceramı tefrika ediyordum bir zamanlar, araya telaşe girdi, yarım kaldı. Ona devam edeceğim kısmet olursa, bunu da o vakit belki eklemlerim o diziye. Şimdilik şöyle bir dokunup geçeyim.
Jazzetta’nın birinci derdinin sahicilik olduğunu kıdemli okurcukları biliyor artık, bu hususta uzun uzun dil dökmeme gerek yok. Jazzettanka’nın ikinci bölümünü yazdığımda buna değineceğim esas itibariyle. Öztürkçeci vandalizm Türkçenin içine etti edeli sahicilik gibi güzelim sözcükler de hayatımızdan çıktı. Çok önemli bir kavramdır aslına bakılırsa. Neyse, bugün hep konuyu dağıtmaya eğilimliyim zahir! Efenim, blogistanda birkaç esaslı dost edindim, “gerçek” hayattakilerden daha gerçek dostlar bunlar. Tek biri hariç karşısına çıkıp yüzünü bile görmediğim, bir ikisi hariç sesini bile duymadığım, birkaçı dışında asıl adlarını bile bilmediğim sarı çizmeli Mehmet Ağa’lar, kırmızı şapkalı (yahut yeşil türbanlı) Ayşe Hanım’lar… Kimisinin bloğu, kimisininse yalnızca yorumları var orada burada. Politik yelpazesi geniş bir dost koleksiyonu. Blogsuz olanlarına -kimse duymasın ama- gizli gizli teşekkür ediyorum; çünkü zamanım o kadar kısıtlı ki, vicdan azabı çekiyorum sonra, yeterince ziyaret edemiyorum blog sahiplerinin çoğunu diye. Birkaçının (kimlerin diye sormayın) malikanesini -eskiden yazlık diyordum biliyorsunuz- sürekli ziyaret etmedim mi kaşıntı tutuyor beni, huzursuz oluyorum, iki elim kanda olsa gidip bi bakmalıyım en azından. Diğerlerininse beni hoşgördüklerini tahmin ediyorum sık uğrayamadığım için.
Gelgelelim, biri var ki işte o çok fena! İlk ziyaretimde büyülendim, içimi tuhaf bir özdeşleşme duygusu kapladı, kendimi kendi ruhumun derinliklerinde kaybolmuş buluverdim. Oraya çok sık gitmişliğim olmadı, ama her gidişim çok yoğun yaşantılar üretti bende, iç diyaloğumu kurdum orada, zihnimin ve benliğimin dehlizlerinde dolaşıp durdum. İç müziğimi buldum, iç resmimi yaptım. Dünyayla yeniden hesaplaştım, kendimle bir daha konuştum, hayata sorgulayıcı ve hainane bakışlar fırlattım.
Ve dedim ki, kimdir buranın sahibi? Arthur Rimbaud mudur, ben miyimdir? Kanatlarını sürekli çırpıp duran, kanat sesleri kulağımda çınlayıp duran o kuş mudur? Anka mıdır o kuş, nedir? Sönmeyen ateşin çıtırtısında dünya da yanıyor mudur bir yandan? Darmadağın, darmaduman biri vardır orada, o benim ruh ikizim değil, ruh “biriz”imdir.
Ah! Bu yaptığım da ne böyle! Kimselere duyurmamalıydım o gizli toprakları ben. O harikulade ıssız koyu. Kalabalık, geride yıkıntı bırakır, kirlenmişlik bırakır. Ama neyse, sevdiklerim kalabalıktan değil.
Duman Bey, yazınızı yayımlamama izin verdiğiniz için bir kez de burada teşekkür ederim.
***
ey dünya!
senin yeni yüzyılına, senin karanlık iliklerine, müzelerine, kütüphanelerine, tapınaklarına, sana yağan yağmurların sarkan iplerine, ağaçlarına, boyalı kadınlarına, hep ama hep sarhoş ve bütün tırnaklarımla ve bütün dişlerimle dokundum ben…
düşüncelerle karşılaştım bazen en korkunç sokaklarında. bal kavanozuna düşmüş bir arı gibi hem savaştım seninle, hem istedim tadını.
geldin yerin ve göğün bütün acısıyla. derin bir mezarmışsın gibi yürüdün bana doğru.
ağlamadım ve bağırmadım ama, acı hafiflesin istemedim…
işte bir sabah yeniden aşk, eğilip silahını alıyor yerden.
aşk; o kartal koşulu sabanlarla darmadağın edilmiş gök! kadınların soluğu ve kan! yıldırımları kucaklamış gibi yüzü parlayan, hiç ıslanmadan denizler geçen kocaman bir mendil…
durmadan yürüyor aşk; sonuna varmak için her şeyin. tıpkı senin gibi. sen karanlık bir vagonun içinde büzülmüş, geçtiğin ülkeleri sayıyorsun belki. sendeleyen ışıklarını çökmüş kulelerin, çıplak ayaklı kız çocuklarını. saydam cildinin ardında bir tas süt gibi kalbinle, bazı geç saatlerin aksanıyla giydirdiğin sözlerinle…
dudaklarının hafifçe üflediği soluğun, gidebildiği kadar uzağında çıtırdıyor, kıvranarak yanıyor tütün. ateş yakıyor canını. benim ruhuma iğneleri batmasın diye taktığım yüksük. terzilerin, cellatların makaslarının, bıçaklarının önünde bir koşu tutturmuş her şey işte…
kaçıyorlar, senin acıyı unutturan lanetli güzelliğinden…
***
kapaklan senin için kurulmuş kapanın üzerine
ben gözlerindeki masumiyetten mezun olalı yıllar yıllar geçti.
elimde “aşık olamaz” raporu.
bir uçaktan aşağıya baktığımda gördüğüm tombala ömrümüz.
sen de olsan olsan benim paranoyak sularımdan kum çeken, kafası iyi bir kostersin, filikasız.
geçtiğin ya da geçmediğin yollardan yanlış rüzgarlara binip gelmiş yalan…
beraberken kirliydik ama çoktuk kabul et.
şimdi hem sandalsın sen, hem fırtına…
bir de kültürlü adam suskun oluyor bak!
bilgiden felsefeden bişeyden bahsetmiyor. kapı diyor bardak diyor kaşık diyor.
sabah düşürdüğü kirpiği aramıyor tren yollarında gece yarıları…
kendine iyi bak…
*** darmaduman.blogspot.com‘da karşıma çıkan müzik, beni hiçbir seferinde şaşırtmadı. Ne umduysam onu buldum. Bu kez sıra bende. Beneditto Marcello. Bu, ilk yazı için:
Evvel zaman içinde, Mogo adında bir fakir Japon vardı. Mogo kendi halinde bir taşçı idi. Zavallıcık hayatını kazanmak için güneşin doğuşundan batışına kadar, yağmur demez, fırtına demez, güneş demez boyuna taş kırardı.
Doğrusu işi çok güçtü ama yine de Mogo’nun pek o kadar hayatından şikâyetçi olmaması lâzımdı. Çünkü babası, büyükbabası hep taşçıydılar. Daha iyi bir hayat görmeyen Mogo da taşçılığı seve seve yapmalıydı. Mogo, genç ve iri yapılıydı, hastalık nedir bilmezdi, sabahtan akşama kadar çalışması, karnını doyuracak kadar pirinç almasına yetiyordu.
Bu yüzden birçok arkadaşı onu kıskanıyorlardı bile. Çünkü Mogo çalışma zamanında çalışıyor, dinlenme zamanı gelince de babasından kalma evine çekilip, dünyanın bütün kötülüklerine arkasını dönerek rahatına bakıyordu.
Bütün bunlara rağmen Mogo hayatından memnun değildi. Zenginlik ve büyüklük sevdası içini kemiriyor, zaman zaman bir asilzade olarak doğmadığına üzülüyordu. Bütün boş zamanlarında kendi kendine halinden şikâyet eder, kendisini daha iyi bir seviyeye ulaştırması için Tanrı’ya yalvarırdı. Bu hal bir gün değil, beş gün değil, aylarca, yıllarca devam etti. Tanrı, Mogo’nun hangi seviyeye gelirse gelsin, daima daha ötesini isteyecek bir yaratılışta olduğunu biliyordu. Bununla beraber ona ders vermek için bütün isteklerini yerine getirmeye karar verdi.
Yine sıcak bir gündü. Mogo yolun kenarında, kan ter içinde taş kırıyordu. Bir ara yoruldu ve kazmasının sapına dayanarak dinlenmeye başladı. O sırada yolun öbür ucundan bir toz bulutu yükseldi. Aynı zamanda kulağına sürekli gürültüler gelmeye başladı.
Toz bulutu yaklaştığı zaman, Mogo, tozların arasında son derece süslü üniformalar giyinmiş süvariler görmeye başladı. Birçok süvarinin arasında ise her tarafı altın, gümüş ve kıymetli taşlarla işlemeli bir tahtırevan geliyordu. Tahtırevanda bir prens vardı. Mogo artık dayanamadı:
- Ey Tanrım, neden ben de bir prens değilim, diye söylendi.
Bunun üzerine Tanrı:
- Peki, dedi, madem ki prens olmak istiyorsun, o halde ol!
Mogo daha ne olduğunu anlamadan kendisini prens haline gelmiş buldu. Sayısız uşakları, askerleri, atları, arabaları, sarayı ve pırıl pırıl işlemeli bir sürü elbisesi vardı. Ama onun asıl hoşuna giden şey, ahalinin kendisine gösterdiği hürmetti. Sokağa çıktığı zaman herkes karşısında iki büklüm eğiliyor, hele eski arkadaşları onu görünce yerlere kapanıyorlardı. Bunlardan çok hoşlandığı için Mogo her gün sokağa çıkıyordu.
Bu hal uzun müddet Mogo’yu eğlendirdi. Fakat aradan zaman geçince yine düşünmeye başladı. Dünyada kendisinden üstün durumda bulunan birçok prens, birçok kral ve en nihayet de kendi imparatorları Mikado vardı. Düşündü ki, Mikado bile olsa kendisinden üstün başka bir şey daima mevcut olacaktır. Bunun üzerine güneşin, her şeyden üstün olduğu aklına geldi. Şüphesiz ki o, bütün kralların, Mikado’nun, her şeyin üstündeydi. Dünyayı ısıtan, hayat veren tek varlık güneşti. O halde en iyisi güneş olmaktı. Mogo böyle düşününce:
- Ey Tanrım, dedi, beni prens yapacağına güneş yapsan olmaz mıydı?
- Güneş mi olmak istiyorsun, dedi Tanrı, öyleyse ol!
Ve Mogo bir anda güneş oldu.
Doğrusu gökyüzündeki saltanatının keyfine diyecek yoktu. Dünyaya istediği gibi sıcaklık dağıtıyor, ekinleri, meyvaları olgunlaştırıyor, insanları ısıtıyordu. Mogo aylarca güneş olmanın keyfini sürdü, sonra günlerden bir gün, uzaklarda bir siyah nokta gördü. Bu nokta gitgide büyüdü büyüdü ve simsiyah bir leke gibi kendi ışıklarını önlemeye başladı. Bu, buluttu. Mogo ne yaptıysa onu yenemedi. Nihayet bulutlar güneşin her tarafını kapladı ve şiddetli bir fırtına başladı. Bunun üzerine Mogo:
- Ey Tanrım, diye bağırdı, bulut güneşten daha kuvvetli, ben bulut olmak istiyorum.
Tanrı kısaca:
- Ol! dedi.
Ve Mogo bulut oldu.
Güneşten daha kuvvetli olmak demek artık kâinatta her şeyin üstünde olmak demekti. Bunu düşünmek zavallı Mogo’yu büsbütün deli etti. Sevincinden ne yapacağını bilemiyordu. Mogo, güneşi istediği zaman ve istediği yerde kapatabildiği için bunun tadını bol bol çıkarmak istedi. Tarihin hiçbir devrinde Japonya o kadar fırtına, o kadar tayfun ve kasırga görmemişti. Kara ve denizdeki felâketlerin haddi hesabı yoktu. Ama Mogo bütün bunları güneşe karşı kazanılmış bir zafer sayıyor ve gittikçe zulmünü arttırıyordu.
Bu sırada bir gün, Mogo gökyüzünde dolaşıp dururken okyanusun kıyısında âbide gibi dikilmiş muazzam bir kayalık gördü. Granit bir sütun olan kayalığın binlerce seneden beri mevcut olduğu ve tabiatın her türlü olayına göğüs gerip hiçbirinden müteessir olmadığı aşikârdı. Zamanın ve tabiatın bütün tesirlerine karşı koyan bu muazzam kayalık, nihayet Mogo’nun gözüne çarpmıştı. Mogo onun bu haşmetli halini görünce ne yapıp yapıp yerinden sökmeyi ve denize fırlatarak dalgaların arasında yok etmeyi kararlaştırdı.
Çıkan fırtınada sade gök değil, yer de karmakarışık oldu. Kayanın kıyısında bulunduğu denizde dağlar gibi dalgalar yükseliyor, fakat bütün dalgalar granit kayanın eteklerine çarptığı zaman parçalanıp kayboluyordu. Fırtına üç gün üç gece devam etti. Fırtınanın arkasından şiddetli bir kasırga, onun arkasından bir siklon çıktı. Artık evler yıkılıyor, ağaçlar kökünden çıkıyor, nehirler taşıyordu. Ama aradan bir hafta geçip de fırtına dindiği zaman, kayanın yine eski haliyle, okyanusun kıyısında durduğunu gördü.
Mogo hırsından küplere biniyordu. Demek ki bu kaya kendisinden daha kuvvetliydi. Hırsla:
- Tanrım, diye bağırdı, kaya benden daha kuvvetli, ben kaya olmak istiyorum.
- Ol! dedi Tanrı.
Ve Mogo okyanusun kıyısında muazzam bir kaya haline geldi. Artık ona ne güneş, ne bulut, ne fırtına hiçbir şey tesir etmiyordu. Artık kâinattaki bütün varlıkların üstündeydi.
Bir sabah, bir tarafını bir şey sokmuş gibi bir acıyla uyandı. Evet, hakikaten bir yerine bir şey batıyor gibiydi. Sonra vücudundan bir parça et koparmışlar gibi bir acı duydu. Sonra kendisine vurduklarını hissetti. Evet, muntazam aralıklarla durmadan vuruyor, vuruyorlardı. Her vuruşta aynı acıyı duyuyor, her vuruşta vücudundan bir şeyler kopmuş gibi oluyordu. Bu hal saatlerce devam etti, Mogo saatlerce tahammül etti, sesini çıkarmadı ama sonra öyle bir an geldi ki birden kuvveti kesilir gibi oldu, yerinde sallanmaya başladığını farketti. Bunun üzerine:
- Tanrım, diye bağırdı. Bana kayadan daha kuvvetli biri hücum ediyor. Ben o olmak istiyorum.
Tanrı:
- Ol! dedi.
Ve Mogo tekrar taşçı oldu.*
______________________________________ (*) Masal Bahçesi - En Güzel Dünya Masalları
Çeviren: Orhan Ş. Yüksel
Yapı ve Kredi Bankası Doğan Kardeş Yayınları, İstanbul, 1957
eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun (1)
bir inceliğe terkedecekse bizi, aşkolsun o ayrılığa (2)
ne özlemi düpedüz kana ekmek doğramak bu (3)
delirdi denizde yosun çayda balık, gel artık (4)
ellerim yetişmiyor göğe, senin bulunduğun (5)
hep boş konuşurduk hatırlar mısın, bula bula (6)
çimlerdeki nar lekelerinden bulur, gideriz yolumuzu (7)
kendi sabrını deneyen taş, kaç gecenin çölüdür bu ayrılık (8)
trenin penceresinden, ak boynundur geçen upuzun (9)
neden akşam oluyorum tren kalkınca (10)
gece mi geçip giden yanından, yıkan seni yolculuğun mu (11)
ve gün, avuçlarından kayan bir gümüş balık (12)
____________________________________________
(*) Bu kolaj, bazı şairlerin birer, bazılarınınsa ikişer dizesiyle oluşturuldu. Başlık, Edip Cansever‘in bir dizesidir.
(1) İlhan Berk
(2) Hafız
(3) Metin Eloğlu
(4) Gülten Akın
(5) Mevlana
(6) Özdemir Asaf
(7) Akif Kurtuluş
(8) Birhan Keskin
(9) Ahmet Ada
(10) Hasan Hüseyin
(11) Hanan Awad
(12) Sabri Esat Siyavuşgil
Biliyorsunuz şu son iki üç aydır melmeketi kurtarmaktan vazgeçmiş idim. Bugün de kurtaracak halim yoktu da, malum orospu çocuğu kaptan, kanımı beynime sıçrattı geçenki yazısıyla durduk yerde. Tam da “Dur ulan, şöyle eskisi gibi bir siyaset yazısı yazayım bari!” derken, tesadüfen Gökhan Özgün‘ün yazısını okumuş bulundum ve yazmaktan vazgeçtim. Düşündüğüm yazıyla birebir örtüşmüyor; o, takiye heyvanından yola çıkmış, ben başka yerden dalacaktım. Neyse, beni hiç canım istemiyorken laklaktan kurtarmış oldu. Bu saygıdeğer meslektaşa teşekkürümü kargoya vereyim.
AKP, azgın, arsız, demokrasi düşmanı oligarşinin karşısına, sözgelimi Sami Selçuk gibi bir CB adayı çıkarmayarak maça 1-0 yenik başladı. Şimdi eğer tehditlere boyun eğip Abdullah Gül‘ü CB yapmaktan vazgeçerse, bu, AKP’nin hayattaki en büyük hatası olacaktır ve faturası da sadece kendine değil, demokrat kesime ve topluma kol gibi girecektir. Nokta.
Ben şimdi, bu güzide melmeketi değil kendimi kurtarma sendromuma geri dönüyor ve birikmiş bütün o güzel yorumlarınıza, mutluluğun resmini Abidin Dino‘ya havale etmeyip bizzat kendim yapabildiğim gün güsel güsel cevaplar vereceğime andiçerek huzurlarınızdan ayrılıyorum efenim.
Beniâdem içre bir âdem. Ademin mevcudiyetini yahut mevcudiyetin ademini merak ediyor. Ne Konstantiniyye’siz yapabiliyor, ne de Konstantiniyye ile. Kendine göre bir ütopyası ve distopyası var. Başak burcu. Mekteb-i Mülkiye-yi Şahane-i Osmanî mezunu. Müellif ve muharrir olduğu iddiasında ama bu aslında bir muammadan ibaret. Hayatta aşkla bağlı olduğu ilk ve son şey, Türkçe. Arada birkaç şey daha var tabii. Bazen kendisi olduğunu düşünüyor, Borges’in kulaklarını çınlatarak. Blues, caz, progresif rock, fusion, klasik, barok, tango, türkü ve şarkı seviyor -sırayla değil ve sadece bunlar da değil. Yüzme bilmiyor ve bu gidişle hiçbir zaman öğrenemeyecek. (Bu kadar ayrıntılı tarife lüzum yoktu ya neyse!)