Duymak…
Adios.
bilmeli ey sofradan kalkmayı
sona erdi aşk servisi çünkü
dağıtmadan hüzünlü havayı
çek git ne patırtı ne gürültü
hiçbir şey olmamış gibi sanki
dik tutmalı şu malum kuyruğu
haykırmadan kin ve nefretini
bunlar aşkın son sözleri belli*
(*) Charles Aznavour‘un şu şarkısının bir kesiti, Veysel Bey‘in çevirisi esas alınarak tarafımdan yeniden çevrilmiştir. [G/D]ünün -kişisel/özel- anlam ve önemine uygunluğu açısından Janet&Jak Esim‘in yukarıdaki şarkısının kuyruğuna eklenmesi uygun bulunmuştur.
Bugün 23 Nisan -pardon, Temmuz-, sevinç doluyor insan. Medya maymunları bakalım nasıl kıvırtacak şimdi!
% +1.3 AKP
% - 2.9 CHP
% + 3.7 MHP
% - 0.6 DP
% + 1.0 GP
% - 1.0 DTP
% - 1.5 SP ve diğer*
(*) Çıkan sonuçlara göre benim tahmini oranlarımın fazlalığı/eksikliği. “AKP + Baskın Oran” olamadı ama “AKP + Ufuk Uras” olarak gerçekleşti tahminim.
Okurcuklarımın hiç ilgi göstermeyerek beni bozuma uğrattığı seçim-totomdaki yanılma paylarım böyle… MHP’nin anamuhalefet olacağını öngörmekle yanılmışım, henüz toplumun akıl sağlığı o kadar da bozulmamış demek ki. CHP ise umduğumdan fazla oy aldı, getti deminki teselli tümcem!
Neyse, ben haka dansı yapmak için yola çıkıyorum, şöyle bi Marmaris’e doğru uzanacam. Gelen var mı benimle? Neonazi Denizbitti Bey‘i uğurlayalım iskeleden Rodos’a doğru. Alsın % 20’sini de gitsin. Refakatçilerini söylemeyeyim, siz nasılsa biliyorsunuz.
———————————————————————-
Yazı bittikten sonraki not: Heh he, Ahmet Kekeç‘in şu lafı çok hoşuma gitti:
“BU HALK, ŞİŞEDE DURDUĞU GİBİ DURMUYOR!”
İkinci not: Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk‘in şu sözleri gerçeği apaçık yansıtıyor.
_____________________________
Görülen lüzum üzerine not: Başlıktaki “al da git” sözünün telif hakkı bana ait değildir; Erdoğan söylemiş, Baykal da seçim ilanlarıyla sahiplenmiştir.
_____________________________
Son bir not: “Budur!” demek isterdim ama ben o kadar iyimser olamıyorum bir türlü. Yine de belki budur.
Bilinenleri tekrar, bazen işe yarayabilir (Maddeleri önem sırasına göre değil, aklıma geliş sırasına göre dizdim, kusura bakmayın):
1a. Türkiye’de demokrasi yoktur.
1b. Türkiye’deki, militarist vesayet rejimidir.
2a. Türkiye’de laiklik yoktur.
2b. Türkiye’deki, köktendinci bir rejimdir. Dinimiz, kemalizmdir. (Aslında, Engin Ardıç‘ın deyimiyle, Enverizm!)
2c. Laisizm, rejimin köktendinciliğini kamuflaja yönelik bir manipülasyondur.
3a. Türkiye’deki cumhuriyet, Baasçı bir cumhuriyettir.
3b. Efendilerimiz, o dillere destan demokrasi düşmanlıklarının üzerini, literatürel anlam ve bağlamdan münezzeh, soyut bir “cumhuriyet” güzellemesiyle örtmeye çalışmakta; lakin bu absürd “cumhuriyet”çilikleriyle demokrasi düşmanlıklarını aslında daha da belirginleştirmektedirler.
4a. Türkiye’deki parlamentarizm, politik bir vodvilden ibarettir. Parlamentonun hiçbir ağırlığı, işlevi, gücü ve saygınlığı yoktur.
4b. Türkiye’de parlamentarizm, yalnızca bir demokrasi imitasyonu malzemesidir.
5a. Türkiye’deki siyasal partiler düzeni ve yapısı tam bir kara mizah şaheseridir.
5b. Türkiye’de bir tarafta Devlet Partisi, öte tarafta da siyasal parti süsü verilmiş çıkar örgütleri vardır.
5c. Parti süsü verilmiş bu çıkar örgütlerinin kendi iç mekanizmaları ve yapılarında da demokratik ilke ve süreçlerden eser yoktur.
5d. Bu sözde-partiler, sosyolojik olarak temsil ettikleri toplumsal sınıf ve katmanların çıkarlarını değil, sadece ve sadece kendisi-içinleşmiş yoz örgütsel çıkarlarını savunurlar.
5e. Ancak bunu bile, kısmen (izin verildiği ölçüde) ve “düşük profil politika” çerçevesinde yaparlar.
5f. “Yüksek profil politika” Türkiye’de siyasetçi esnafının değil, Devlet Partisi’ni oluşturan oligarşik zümrenin uhdesindedir. Siyaset esnafının buradaki rolü Figüran Osman’lıktan ibarettir.
5g. Türkiye’de siyaset, sosyal-sınıfsal çelişki paradigmasına değil, yapay ve sahte çelişkilere dayalıdır ve bu bir devlet stratejisidir.
5h. Bu yüzdendir ki Türkiye’de sosyal sorunlara çözüm arama bağlamında bir siyaset yerine, rejimi topluma karşı koruma bağlamında bir siyaset esastır.
5i. Böyle olunca da merkez-çevre çelişkisi gerçeklik kazanır ve merkezdeki zorba elit ile çevredeki eğitimsiz ve yarıeğitimli avam arasında bir toplumun kaderi tıkanıp kalır.
6a. Türkiye’de görünürdeki anayasa, göstermelik bir anayasadır. Asıl anayasa başkadır -bilenler bilmeyenlere anlatsın.
6b. Görünürdeki anayasa, 12 Eylül faşizmince bize dayatılmış bir “aMayasa”dır. Bu amayasada haklar ve özgürlükler şeklen verilmiş gibi gösterilir, ardından birer “ama” ile geri alınır. Anayasanın felsefesi ve ruhu, toplumsal ve bireysel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmasına değil, devletin bekası ve ikbaline yöneliktir. Devlete karşı toplum değil, topluma karşı devlet savunusunun mevzuatıdır.
6c. Özgürlükçü bir anayasaya sahip olsaydık bile, durum değişmezdi. Çünkü asıl önemli olan yasalar değil, onları uygulamakla yükümlü olanların zihniyet yapısıdır.
7. Türkiye’de hukuk ve hukuksal irade yoktur.
8a. Türkiye’de özgürlük ve sorumluluk nosyonu gelişmiş, medeni bir medya yoktur.
8b. Türkiye’deki, her türlü dezenformasyon ve manipülasyona açık, linççi, sahteci, embedded, embesil, cahil ve soytarı bir medyadır.
9. Türkiye’de adalet yoktur.
10. Türkiye’de hak ve özgürlükler değil, emir ve görevler esastır.
11a. Türkiye’de sol yoktur. Zihniyet olarak da yoktur, politik yapı ve kurumlar olarak da yoktur.
11b. Türkiye’de solun doğal toplumsal tabanı da ideolojik kaymaya uğramış durumdadır.
11c. Türkiye’de kendini “sol” olarak lanse eden kişi, kurum, hareket, akım ve siyasal partilerin neredeyse tümü, özünde sağcı ve milliyetçi, büyük bölümü faşizan, dahası faşisttir.
12a. Türkiye’de, demokrasinin bütün kurumları gibi seçimler de göstermeliktir.
12b. Siyaset arenasındaki uzantılarıyla görünürleşen ve çeşitli düzlemlerdeki açık ve gizli güç odaklarından oluşan Devlet Partisi, Türkiye’nin yakın tarihinde hemen hemen bütün seçimleri kaybetmiş olmasına rağmen, iktidar ilanihaye ve mutlak surette ondadır.
12c. Seçimlerde kazanan, sadece ve sadece “hükümet” olabilir, “iktidar” değil -o da olabilirse, oldurulursa. Türkiye’de bir “devlet iktidarı” vardır, bir de iktidarsız hükümet iktidarı ve bu ikincisi birincisinin kuklasıdır.
13a. Türkiye’de ilmiyye sınıfı, kollektif beyni tümüyle militarize olmuş, akademik namustan ve bilim nosyonundan arınmış, yoz, aşağılık bir zümredir.
13b. Demek oluyor ki Türkiye’de üniversite ve bilim yoktur.
14a. Türkiye’de burjuvazi yoktur.
14b. Türkiye’deki, egemen bürokratik oligarşiye karşı sesini yükseltme cesaretine asla sahip olamayan, sünepe ve sümsük bir zenginler zümresidir.
14c. Türkiye sanayi toplumu aşamasından doğru dürüst geçemediği için sınıf bilincine sahip bir proletarya da olmamıştır.
14d. Dolayısıyla Türkiye’de bir liberal burjuva demokrasisinin kurulma ve yerleşme olasılığı ve şansı halihazırda son derece düşük, hatta imkansıza yakındır.
14e. Çarpık sınaileşme ve kentleşmenin doğurup büyüttüğü lumpenproletarya, Türkiye’de kurumsal faşizmin kitle desteği almasının da, doğrudan kitle (sokak) faşizminin de birincil gücüdür.
15a. Türkiye bir Ortadoğu ülkesidir.
15b. Dolayısıyla her türlü global oyuna, ketempereye açıktır.
15c. Dış güçler tarafından asla rahat bırakılmaz, bırakılamaz.
15d. Ortadoğu coğrafyasına dahil olmak gibi bir jeostratejik dezavantaj, ekonomisinin güçsüz ve zaafiyetlerle malul oluşu, kişi başına düşen ulusal geliri, global ekonomideki payının önemsizliği, enerji üreticisi olmayışı, savunma teknolojisi ve felsefesinde dışa bağımlılığı, eğitim düzeyinin düşüklüğü, vb olgularla da birleştiğinde, Türkiye’nin dış müdahale ve provokasyonlara açık oluşunun önünde hiçbir engel kalmamaktadır.
16a. Türkiye’nin iç efendileri, yönetim enstrümanları baskı, korku, tehdit ve yıldırıdan ibaret olduğu için, her türlü iç ve dış sorunu bir çözüm nesnesi olarak değil, egemenliklerini sürdürme yolunda bir fırsat ve kaldıraç olarak kullanırlar.
16b. Dış güçlerin bunu bilmemesi düşünülemez; dolayısıyla her türlü iç sorunun uluslararası bir düzleme çekilmesi dış güçler için çocuk oyuncağı olagelmiştir. Kürt sorunu, bunun en karakteristik örneğidir.
16c. İç egemenlerin zorba olmakla kalmayan, akıldışı, devekuşu yönetim anlayışı, aynı zamanda sorunların kronikleşmesinin, deyiş yerindeyse “çürüme”sinin de temel nedenidir. Türban sorunu ve Ermeni sorunu, bu bağlamda verilebilecek diğer önemli ve öncelikli sorunlardır.
17a. Az kalsın unutuyordum! Türkiye’de akılcılık yoktur. Özgür düşünce geleneği yoktur.
17b. Türkiye’de şark kurnazlığı vardır. Ezber ve dogmatizm vardır.
Bunlar, ilk anda aklıma geliverenler sadece. Deveye ne sormuşlardı bilirsiniz.
E, peki, bir seçim arefesinde bunları niye saydım döktüm? Şunun için:
Bu seçimler de, diğer bütün seçimler gibi, hiçbir derdimize deva olacak değildir. Bir “mış gibi” müsameresi oynayacağız her zamanki gibi. “Mış gibi” siyasal partiler, “mış gibi” bir sözde-demokrasi, “mış gibi” seçmenler, “mış gibi” seçimler…
Ama yine de eski bir komünist olan ben, yarın evden çıkacak, halâ elime ulaşmamış olan seçim pusulası yerine kimlik kartımla oyumu kullanmak üzere sandık başına gideceğim ve oyumu, kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek olan bir partiye vereceğim.
Hangi partiye vereceğimi biliyorsunuz çoğunuz. Yazmıştım. Kararım daha da netleşti o günden bugüne. Vaktiyle söylediklerimi kısaca tekrarlamakta fayda görüyorum:
1. Bu seçim, sıradan bir seçim değildir.
2. Bu seçim, bir demokrasi referandumuna dönüşmüş durumdadır.
3. Bir tarafta demokrasi düşmanı bir cephe, diğer tarafta açık faşizmin sultasına girmesi an meselesi olan bir toplumun şu anda tutunabileceği tek siyasi dal olan, benim deyimimle “mecburi demokrat” bir parti konuşlanmıştır.
4. Bu nedenle, şimdiye kadar birkaç kez boş oy atmış olan ben, oyumu AKP’ye vereceğim.
5. Bunun emanet bir oy olduğunu kendim bildiğim gibi, AKP’nin de biliyor olduğunu düşünüyorum. AKP bugünkü ortamda bunun bilincinde olmak durumunda ve zorundadır.
Gelgelelim, bütün göstergeler, seçim sonrası Türkiye’sinin bir kaos ortamına sürükleneceği ve dış ve iç egemenlerin borularının ötmeye devam etmesi için hiçbir alçaklık ve düzenbazlıktan vazgeçmeye niyetlerinin olmadığı yönündedir. Ancak bu beni yine de, seçimde oy vermenin ve AKP’ye oy vermenin gerekliliğini önemsemekten vazgeçirmedi, vazgeçiremiyor. Hatta AKP’nin beklenenden fazla oy almasının paradoksal biçimde daha tehlikeli bir durum arzettiğini biliyor oluşum da beni AKP’ye oy vermekten vazgeçirmedi, vazgeçiremez.
Dostlarım arasında halâ AKP’ye oy vermek içlerine sinmeyenler varsa -ki epey var-, onların da bağımsız sosyalist adaylara oy vermelerini tercih ederim, boş oy değil. Ufuk Uras‘a, Levent Tüzel‘e, vd.
Eğer İstanbul ikinci bölgede kayıtlı olsaydım, eh, biraz zorlanacaktım doğrusu. Çünkü ben Baskın Oran hocamın da seçilmesinin çok hayırlı olacağından kesinlikle eminim.
Neyse, pazartesi sabahı belli olacak encamımız. Seçimlerin sonucunda üç partinin (AKP, CHP, MHP) meclise gireceğini, birinin de (DTP) bağımsızlar yoluyla mecliste yeralacağını tahmin ediyorum birçokları gibi, ama benim bir başka iddiam var: Bence, anamuhalefet partisi CHP denilen devlet faşisti parti değil, özdeşleşmeye yöneldiği MHP olacak.
Hayırlısı neyse o olsun diyelim. CHP-MHP koalisyonu kurulursa, ülkeyi terketmek boynumun borcu olsun -kevgir bütçeme IMF desteği bulabilirsem.
Türküm, doğruyum, çalışkanım örtmenim.
Kuru fasulye, baklagiller ailesindendir örtmenim.
Barbunyası vardır, çalısı vardır, horozu vardır, sonracığıma ayşekadını vardır.
Kırmızı etten eksiği yoktur, fazlası vardır.
Milli -pardon, ulusal- yiyeceğimizdir, tam 50 çeşit yemeği yapılır örtmenim.
Hayvansal olmayan protein ve anorganik tuz yönünden zengin mi zengindir, hemi de bolcana kalori verir.
Bir küçücük fıçıcık, içi dolu proteincik, karbonhidratçık, vitamincik, mineralciktir.
Fasulye deyip geçme örtmenim, kalbe bir avuç fasulye iyi gelir, aşk acısını giderir.
En az sekiz saat suda bekletilirse ve pişirirken köpüğü alınırsa, gaz ürettiren olagosakkaritleri suya geçer; böylelikle Ece Abla‘mızın link verdiği makaledeki thlknn frkn vrlmş olnr örtmenim.
Kemikleri, sinirleri, böbrekleri, karaciğeri, pankreası, velhasılı tüm vücudu güçlendirir; çalışmasını, gelişmesini ve onarılmasını sağlar.
Sindirimi kolaylaştırır, çünküm liflidir.
Metin Amca tam bir ay önce yine hastanelik olduydu; keşke fasulye yeseymiş, böbreklerdeki kum ve taşları da döküyor bu fasulye örtmenim.
Kakam geldi de, çıkabilir miyim örtmenim?
Varlığım Deniz Dayı‘mın, Bahçevan Emmi‘min ve ikisinin arasında heybetiyle gözlerimi kamaştıran İlhanabi Amca‘mın varlığına armağan olsun.
Kendime bir tür siyasal detoks uyguladım şu son günlerde. İyi geldi. Azıcık arındım zehirden. Ama her güzel şeyin bir sonu vardır bildiğiniz gibi. Ben de özüme dönüp, bütün Türkoglitürkler gibi memleketi -belini incitmeden- gurtarma aşkına düştüm yeniden.
Bir siyasal loto kuponuyla başlayak işe. Gerisini muhtemelen bu akşam cızıktırırım. Fakat dayanamiycim, önce “Budur!” diyciim. Çoktandır demiyorum, özledim. Evet, budur ve budur.
Ve gelelim loto kuponumuza. Bakalım 6′yı tutturabilecek miyim… Pazartesi sabahı göriciiiz. Ya ebemizin örekesini, ya ebemizin dîger örekesini. Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete derler ya, o hesap saygıdeğer Arizonalılar.
…devam ediyormuş.
Anladım.
(Azıcık kalın kafalıyımdır.)
(Yine de tam emin değilim. Devam ediyor mu ki? Ya da nedir devam eden?)
En son dünya neşriyatı tetkik olunarak tasnifli ve sistematik şekilde hazırlanmış en son, en şumullü mükemmel eser. Beş kısım: Ferdî muaşeret - Cem’î muaşeret - Millî muaşeret - Resmî muaşeret - Beynelmilel muaşeret.
***
Muhterem kari,
Bir kitap okumaktayım, fekat hayatım bir türlü değişmeyor. Halbuki değişmesi iktiza etmez miydi muharrir Pambuk Beyefendi‘nin isabetle buyurduğu üzre?
Her ne ise, bendeniz sizlerin de istifade etmeniz içün elimdeki kıymetli eseri peyderpey takdim ediciiim. Muhterem Süheylâ Muzaffer Hanımefendi tarafından neşrolunan bu faideli eserin tefrikasının alâkanızı celbedeceğine dair tahminim kuvvetlidir.
Bunu takip eden cüzümüzde muaşeretin izahını yaparak, tekâmülünden, mukayesesinden, muhtelif cemiyetlerdeki tezahurundan, taammüm ve intişarından bahsile siz kıymetli karilerimizi müstefid kılmaya gayret göstericiiz efenim. Bakayım sizin hayatınızda bir teeddüb ve tekâmül mevzu-i bahs olacak mıdır?
Hürmetler ederiz.
Metin-el’Fakıyr
Gördüğüm iki rüyadan bana tek kalan, sıkıntı duygusu. Birini dışarıdan gelen bir çığlık bozdu, diğerini kaygılı bir uyanış. Bacakların ve kolların Giacometti yontularındaki gibi uzamış, gerekli ve yoğun bir telaşlılık, alaycı ve küçümseyici bakışlara eşlik eden yırtıcı bir ses. Birbirinin devamı iki rüya. Karabasansı ama karabasan değil. Sahiciliğinden geliyor karabasansılığı. Bir enstantane tadı taşıyor. Olup bitenin başını ve sonunu izlememe fırsat ve imkan tanımayan, dramatikanın gövdesiyle sınırlı bir algı alanında bellibelirsizliğiyle rahatsızlık veren bir seyir yaşantısı bu.
Aşk içinde yüzmüşsün, alâ. Anlatma -anlatmak insanı bozar. Ben de şimdi bir çorba içiyorum. Yakıyor genzimi acılı sosu. Gereksiz, aşırı sıcaklığı. Ama içiyorum. Neden içiyorum bilmiyorum. Aç mıyım, açıkta mıyım bilmiyorum. Çorba neden içilir bilmiyorum. Bu cümleleri ilk cümlenin sonuna niye getirdim, nasıl getirdim bilmiyorum.
Çorbayı fincana koyup karıştırırken kaşığın yarattığı girdap ne tuhaf.
Ve işte sen, o iki rüyadan çıkıp gelen sen! O iki rüyaya zorla giren sen! O iki rüyayı başıyla sonuyla seyretmeme bile izin vermeyen o iki rüyadaki sen! Şimdi sen bir başkasıyla beden alışverişinde bulunurken bu zorbalığa göz yummam gerektiğini; bu beden alışverişinin bütün o acelesiz, doğal, akşam yemekli, gece yatmalı, ev’li barklı, dekorasyonlu, konforlu ve konformist tinselliğin sosuyla taçlandırıldığını görmezden gelmemin benim için hayırlısı olacağını; bütün anlattıklarının doğruya bürünmüş bir yalan, yalancıktan bir doğru sayılabileceğini mi anlamalıyım? Yine de anlat mı demeliyim? Bir ‘mi’nin nerelerde gezinebileceğini bilmediğimi mi söylemeye çalışıyorsun? Kelimeler ne kadar da suya yazılabilir, uçucu kaçıcı. İsimler hamallık, sıfatlar zulüm, zamirler korkaklık, bağlaçlar pranga, fiiller Sysiphos söyleninden çıkıp gelme. Sığırlarının ayak tırnaklarına kızgın demirle önceden adını yazmak gerekir. Ve yazmak, dağlamaktır. İsim koymak, yüklenmek. Daha iyi yenilmek için. Beckettvari.
Minima Moralia okuması: “Düşünce, koşulsuz olan adına kendi koşulluluğunu ne kadar yadsırsa, dünyaya da o kadar bilinçsizce ve dolayısıyla o kadar yıkıcı biçimde teslim eder kendini. Sonunda kendi imkansızlığını bile mümkün olan adına kavramak zorundadır.”
Yağmurun bastıracağını önceden hisseden insanlardan olmak isterdim. Az biraz öyle sayılırım belki. Yürümek, sormaktır derim. Yağmurda yürümek, sorduğun sorularla üstünü başını ıslatmak, sırılsıklam olmak demektir. Hakikatin izi nerede? Dünya sana duyumsamayı mı armağan etti onu ve kendini algılamak için? İstediğin, bilmek istediğin midir? Bildiğin, istediğin midir? Neyi istersen onu mu bilirsin? Neyi bilirsen onu mu istersin? İbni Sina’nın sorusu, sufinin yanıtı mıdır: “Görecek kimse olmasaydı görülecek ne olurdu? / Gören bir göz olduktan sonra görülemeyecek olan nedir?”
Ama kaplan, gecenin ortasında dolaşan William Blake’in kaplanı! “Hangi ölümsüz el ya da göz, hangi, / Kurabildi o korkunç simetrini?”
”Ve hangi omuz ve hangi beceri / Kalbinin kaslarını bükebildi? /
Ve kalbin çarpmaya başladığında, / Hangi dehşetli el? ayaklar ya da”
”Neydi çekiç? ya zincir neydi? / Beynin nasıl bir fırın içindeydi? /
Neydi örs? ve hangi dehşetli kabza / Ölümcül korkularını alabilir avcuna?”
Ben bir avım, kaplan! Yazımla avla[dın] beni. Yazım, yazgımdır. Varoluşum, avlağın.
Ve ben yürüyorum ormanında korkusuz. Seni tanımak çok güzeldi, eh, ama yürümek lazım şimdi, yol uzun –böyle düşünerek. Karşıma çıkan seni görmeden. Avcıyı görebilseydim bu hikaye başlamazdı. Av olduğunu bilen, av değildir artık.
Beniâdem içre bir âdem. Ademin mevcudiyetini yahut mevcudiyetin ademini merak ediyor. Ne Konstantiniyye’siz yapabiliyor, ne de Konstantiniyye ile. Kendine göre bir ütopyası ve distopyası var. Başak burcu. Mekteb-i Mülkiye-yi Şahane-i Osmanî mezunu. Müellif ve muharrir olduğu iddiasında ama bu aslında bir muammadan ibaret. Hayatta aşkla bağlı olduğu ilk ve son şey, Türkçe. Arada birkaç şey daha var tabii. Bazen kendisi olduğunu düşünüyor, Borges’in kulaklarını çınlatarak. Blues, caz, progresif rock, fusion, klasik, barok, tango, türkü ve şarkı seviyor -sırayla değil ve sadece bunlar da değil. Yüzme bilmiyor ve bu gidişle hiçbir zaman öğrenemeyecek. (Bu kadar ayrıntılı tarife lüzum yoktu ya neyse!)