I go… (İkinci perdenin sonu)
Dün öğleden sonradan geceyarısına kadar güzel saatler geçirdim. Uzun yoldaydım. Yoktum bu şehr-i Stanbul’da. Belki birazdan yazarım onu -açım, daha kursağımdan bir lokma geçmiş değil bu saat oldu. Evde ekmek de yok.
Bakınız kızlar! Bugün pazar. Sıkıntıdan geberiyorum. Ne bok yiyeceğimi bilemiyorum. Şurada yaklaşık 14 aydır ötüp duruyoruz, laklak edip arada bir melmeket filan kurtarıyoruz. Gelgelelim kendi söküğünü dikemeyen terzi sendromuyla kıvranaraktan kendimizi -ki bu bahsi geçen şahıs, kıymetli müessese amiriniz olmaktadır- bi türlü kurtaramıyoruz. Konstantin Bey de nedense evlatlık edinme prosedürünü takip edip bendenizi Florida vatandaşı yapamadı maalesef. Al işte, sevgili teknik direktörüm Halid Bey de açık denizden yana kullanarak oyunu, tüy dikti. N’apacağım ben şimdi?
Ne diyordu büyük Behçet Necatigil, mealen: Çaresizsiniz, çare sizsiniz. Ve yine ne diyordu, yine mealen: Kimsesizsiniz, kimse sizsiniz. Evet ama, belki sizi tamamlarlar. Ola ki ustanın Hüthüt adlı şiiri, geç bir şiirdir:
Sanki düğün olmuştur
Sevmiş, sevilmiş, yenmiş, yenilmiş
Çekmiş, çektirmiş
Oyun hüzün olmuştur.
Düştür doğaldır içlenme
Bezginlik göllerinde bir gece
Karanlıkta senin de
Yüzdüğün olmuştur.
Ay peşinde
Bitkin akşamlar nikotin
Düşer bir gün giyotin
Aksâdeler giyindiğin olmuştur.
Süleyman ve Sabâ, hüthüt ve Belkis
Söylerdi sorsaydık, geç git, bunlar - -
Necatigil yok şimdi
Belki bir gün olmuştur.
Geçliği şuradadır belki -özneyi değiştirerek:
Metin yok şimdi
Belki bir gün olmuştur.
Kızlar -”kızlar” deyişime bakmıyorsunuz değil mi okurcuklarım, dostlarım; elbette hepinize sesleniyorum-, sanırım durum vahim. Bir yarışma açıyorum: Hanginiz beni, içinden çıkılmaz bir durumdan içinden çıkılır bir duruma terfi edilebileceği hususunda ikna edici argümanlarla kandırırsa, ona bir iyilik düşüneceğim. Veriler bu kadar, yeriniz dar. (Kompozisyon ödev kağıtlarınızda abuk sabuk şeyler görürsem sıfırı basarım, ona göre.)
Çoktandır gazeteleri doğru dürüst okumuyorum. İnternetten bile. Biraz kafamı dinlemeye çalıştım. Cumaları hariç Radikal’i de almıyorum artık. Sağolasın ekran. Bugünkü bir haber dikkatimi çekti, Kazzetta’ya yazayım dedim. Haber, bir kediyle ilgili. Kedi dendi mi biliyorsunuz akan sular durur bende. Oscar adındaki kedimiz, ölmeye yatacak hastaları birkaç saat öncesinde tahmin ederek, gidip kucaklarına oturuyormuş. Şimdiye kadar doktorlar yanılmış da o yanılmamış. Hayvan deyip geçen insan müsveddelerine duyurulur. İşte şöyle.
Muzmin Bey Muzmin Bey!
Yokluğunuzla şu fakiri cezalandırdığınızın frknd msnz, hı? Üçe kadar sayacam, gelmezseniz kendimi Beyazıt meydanında yakacam! Benzin parasını da sizden alacam! Yetti gari.
Buralarda göğünü yitirmiş bir deniz gördünüz mü bayım? Halâ ısınabiliyorum bir metal kupa çayla -ki külümün ateşiyle demlenir. Dönsün varsın dünyanın gözü, camgözü.
Bir meteliksiz için tedavülden kalkmış mangır neyse benim için de osunuz bayım. Belki de Güneş Kral Louis’nin sayın kıçından çıkmış sayın osuruksunuz. Lirizmimi mahvettiniz, hoşnut musunuz? Acele etmiştiniz kurbanı olmakta, kurbanı olduğum kurbanlarınızın -o kuru kalabalığın. Yanardöner kuru kalabalığın. Kalabalıkları ıslatmak gerekir bayım aniden geliveren gerçeğin kırbacıyla.
İçinden fırladığım romanların devamını arıyorum bayım orda burda. Ölmüş yazarlarından soramıyorum. Ah bir türlü tutamamak bu dili ne fena. Yine de şunu biliniz ki bayım, konuşmuyorum kimseciklerle, aramıyorum kendimi açıktan açığa. Sadece buyum buralarda. Sadece buyum. Projektörleriniz bozuk, nöbetçileriniz ölü -ölü nöbetçileriniz. Kötülük bile değil benim için kötülüğünüz. Yaralanabiliyorum sizsiz halâ. İrili ufaklı muktedirler -ki nasıl da masumdurlar, nasıl da çokbilmiş ve oturaklı- emanetin vestiyerine bırakıp gitmişler aklı -derin yasa işte, ne olsun! Bense yaramın sızısından alıyorum gücümü. Eratosten kalburu kullanıyor, at çatlatıyorum durmadan. Bir Munch’tan girip öteki Schumann’dan çıkıyorum. Kalem kırdırıyorum kalemime.
Balçığınızdan arınmak ömrümün kaydında, gülüp geçmek çağlarüstü mutluluk çubuğunuza -evet, gerekir. Halâ görüyorum: dünyanız dilsiz. Berceste mısra nedir bilmez misiniz!
Siz bayım necisiniz? Önemli işler peşindesiniz -pöf, boşverin böyle şeyleri, acep buralarda göğünü yitirmiş bir deniz gördünüz mü bayım?
1. kaç kişi kış kuşu, kaç kişi keçi kıçı
2. biçare çar çarnaçar kaçar, şakacılar şakağına saçma saçar
3. şarkın şaşkın şarkısında şart mı aşkın şakası
…
devrik çarlar gibidir kış kuşları bir bakıma
şarkın kanlı ağırlıdır çöken üzerlerine, şarkta kış
kuşlar gibi kanat çırpmaz, yatar taş gibi ağır
zamanın kuluçkasına, bekler irikıyım irikıyım
ve aşk şarkısına benzemeyen bir şaka gibi, donsun diye
kış kuşları kadar masum olmayan ezeli çarlar
ah şarkta kış bekler yeni su verilmiş çelik çarlar çıksın diye
halkların alıklık kuluçkasından
kıyılmış yığınların şaşkın ve masum aşk şarkısı eşliğinde
söyle bakalım ece ayhan’ın anıt-şiirine gizlenmiş
tabiattantahtayakalkamayan çocuk
kaç kişi kış kuşu ha, kaç kişi?!
Memleketten yeni gelmedim abiler.
Şu elimde görmüş olduğunuz müstesna kitabın hediyesi… diyeceğimi sanıyorsanız da yanılıyorsunuz.
Martılara simit de atmayacağım, ben olmasam ne halt edecekler?
Velhasıl, bakmayın, ben de yolcuyum.
Bu kitabın ve bu vapurun yolcusuyum.
Siz görmeseniz de yanıma yedek anahtar, isviçre çakısı, zincir, çekme halatı, aspirin, tentürdiyot, sargı bezi, hayatta kalma kılavuzu, bir de çağımın, toplumumun ve sevgilimin tırnak izlerini almayı unutmadım.
Gerçi bunlar ne işe yarayacak onu da bilmiyorum ya olsun, tedbir tedbirdir.
Neyse, lafı sündürmeyeyim saygıdeğer abilerim ablalarım, ben şuarayı severim. Ense kulak yerinde olanları da, çirozları da. Ama öyleleri vardır ki şair olduklarını bile bilmezler; şiir bir biçimde sızmıştır içlerine, esir kılmıştır onları. Şampanya gibi afili değil, su gibi sade bir esarettir bu. Onlar zaten şiir de yazmazlar, yazarlar yalnızca ve yazdıkları ne olursa olsun sonuçta şiirdir. İşte bunları daha bir severim. Aranızda şiir okumayı seven biri varsa beni anlayacaktır; şiir sevmeye başladın mı bir kez, iflah olmazsın, gece kedi gibi görürsün herbir şeyi artık, gündüz de it gibi koku alırsın.
Böyle aylak aylak sürterken şehrimde, -hangi şehirde dolaştığımın ne önemi var- ayaklarım beni kendiliğinden bir sokağa sürükledi. Şehrin neredeyse tam göbeğinde olmakla birlikte yine de şehirden uzak bir sokaktı bu.
Sokakta dikkati çekecek hiçbir aykırılık yoktu yok olmasına da, bu benim adımlarımın yönünü değiştiremedi bin kunduz aşkına, içimdeki ses oradan tornistan edip bir an önce ikilemem gerektiğini üflüyordu kulağıma!
O sokakta Bay Palomar oturuyordu, adını sık sık değiştiren Bay Palomar. Öylesine sahiciydi ki, İtalya’dan, bir romanın sayfaları arasından çıkıp gelivermişti. Kendine bulduğu yeni isim, epey lastikli ve eğlenceliydi:
Ellerimizinarasındasözcüklerinulaşamadığıensonanlamlaraerişebilmekamacıylaeskibirboşlastikdöndürenhepimizdenbiri.
Bu adı, kadim dostu, yazar Italo Calvino esinlemişti ona. (Bu iki ahbap çavuş da şair olduğunu bilmeyen -ya da bilmezlikten gelen- takımındandı.)
Koca sokakta Palomar’ın evini nasıl ayırdettim, sonra ne yaptım, bunları geçelim. Tek söyleyeceğim, allak bullak bir ruh haliyle eve dönüp odama kapandığımdır. Beni bağışlasın, şairin -Bay E…i’nin yani- evine daldım o geceyarısı, hırsız gibi. Hiç kusura bakmayın; bir şairin evi, odası, masası nasıl betimlenir beklemeyin benden bunu. Her ev gibi bir evdi işte, gamın kasavetin ufak tefek sevinçlerle karıldığı; velakin keder, melal, hüzün ve yeisin alelade evlerdekinden epeyce farklı ince yükler taşıdığını ve bütün bunların koskocaman, mütevazı, süssüz püssüz, gösterişten hoşlanmayan ve nedeni kendinde bir yaşam sevincinin şemsiyesi altında toplandığını hissedeceğiniz bir ev, bir oda, bir masa. Ufak bir kız çocuğunun da orada yaşadığını belli eden izler, üzerinde zamanın tozuyla kapıdan pencereden giren tozun ayırdedilemezcesine birbirine karışmasıyla sıradışına çıkmış eşyalar, iki üç kedi -her şiirhanede en az bir tanesi arzıendam etmez mi-, ucu sipsivri açılması ihmal edilmemiş ve biraz da bu yüzden korkuyla karışık saygı uyandıran kurşunkalemler filan işte…
İçeride ne kadar kaldım hatırlamıyorum şimdi. Ama ergeç çıkmak zorundaydım. Dışarıdan dayalı merdivenden inerken yanıma iki kitap müsveddesiyle bir defterden özenle koparılmış bir kağıda tumturaksız ama titiz bir elyazısıyla yazılmış iki şiiri almakla yetindim. Geride bir şair, bir ev ve çalışkan bir geçmişle belirsiz bir gelecek kaldığını söylesem kelamımı kalıbımla biraraya getirebilir misiniz orası beni ilgilendirmez.
O iki şiirden biri pek kısaydı, şuydu:
kim
ki
mim
Valla doğrusunu isterseniz ben şiirleri yalnızca okur, sindiririm. Öyle zart diye kafadan yorumlamam. Bilmediğim birşeyler çıkarsa karşıma, sözlüğe mözlüğe bakarım o ayrı. Henri-Frédéric Blanc’ın “Üç Atış Yirmi Beş” adlı romanındaki meslek okulu öğrencisi o güzelim serseri arkadaşlara bakarsan, şiir “hiçbir şey anlatmayan bir zımbırtı”. Eh, zımbırtı değil ama, elhak, birşey “anlatmaz” bence de. Sonuç olarak, ben bu çük kadar şiirden alacağımı aldım.
Bunu kitabına niye koymamış, koyacakmış da sonradan mı vazgeçmiş bilmem. Yalnız öbür şiirin kenarına -önceden mi sonradan mı yazıldığı belli olmayan- bir not düşmüş: “Destursuz bağa mı girdim! Yayımlamazlarsa keyifleri bilir! Ben yazayım da…”
Mevzuyu lakırdıya boğmadan sadede geleyim abim ablam. Zaten vapur da iskeleye yanaştı yanaşacak.
Geleyim de nasıl? Şiir sevmek gibisinden bir tuhaflıkla iyice yamulmuş bir aylaktan, bohemlik rütbesine henüz erişememiş serseri kılıklı bir heriften iki çift akıllı uslu laf etmesini, sözün ucunu bir yere bağlamasını filan nice beklersüz? Şair olsaydım derdim ben de cehennemde bir mevsim, sözün simyasıyla uğraşan Rimbaud gibi: “Aklımın dağınıklığını kutsal bularak bitirdim.” Octavia Paz’ın, Heidegger’den çıkarak işaret ettiği şeyi, bağlamından koparma pahasına, burada siz saygıdeğer abilerime ablalarıma “sat”mama izin verin: …Bir hatalar ve yanlış yollara gidişin tarihi…: Kendimizden uzaklaştırdığımız dünyanın içinde yolumuzu kaybetmek. Herşeye yeniden başlamalıyız.
Doğu’nun dünyasındaysa şu varmış: “Sen gençlik ve bekaretsin. Sen ki yaşlı bir adam gibi yaslanırsın değneğine…”
Hadi bakalım geçmiş olsun, eskilerin deyişiyle karaya vasıl olduk! Kafa ütülediysem affola.
Beniâdem içre bir âdem. Ademin mevcudiyetini yahut mevcudiyetin ademini merak ediyor. Ne Konstantiniyye’siz yapabiliyor, ne de Konstantiniyye ile. Kendine göre bir ütopyası ve distopyası var. Başak burcu. Mekteb-i Mülkiye-yi Şahane-i Osmanî mezunu. Müellif ve muharrir olduğu iddiasında ama bu aslında bir muammadan ibaret. Hayatta aşkla bağlı olduğu ilk ve son şey, Türkçe. Arada birkaç şey daha var tabii. Bazen kendisi olduğunu düşünüyor, Borges’in kulaklarını çınlatarak. Blues, caz, progresif rock, fusion, klasik, barok, tango, türkü ve şarkı seviyor -sırayla değil ve sadece bunlar da değil. Yüzme bilmiyor ve bu gidişle hiçbir zaman öğrenemeyecek. (Bu kadar ayrıntılı tarife lüzum yoktu ya neyse!)