İttihat Terakkici Edi Bey ile Ağır Abi Büdü Bey, Babil’in asma bahçelerinde filan yani…
Engin Ardıç, bugünkü yazısında çirkef medyamızın geleneksel “Büdü‘yü Edi gösterme” cambazlığını diline dolamış. (Meraklısına not: Edi: “Sol”, Büdü: Sağ). Ve birtakım “çağdaş” yasalamalarımızın el çabukluğu marifet, Nazi Almanyası ve faşist İtalya mevzuatından bire bir kopyeleme usulünce yürütüldüğünün altını çizmiş:
“Çünkü bu tasarı (Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu tasarısı -MtP), Hitler Almanyası’nın ‘Erbhof’ yasasından birebir kopya edilmişti, hani Türk Ceza Kanunu’nun da Mussolini İtalyası’ndan fazlaca etkilendiği gibi!”
***
Demagoji ve oportünizm deyince akla kim gelir? İşte onu şimdi de “solun babası” ilan etmiş çirkef medyamız. Mehmet Altan da düzeltiyor: “Solun değil CHP’nin babası” diye. Yakışır! Bu arada, İdris Küçükömer‘in vaktiyle mercek altına aldığı laforizmaları da epey ilginç, The Godfather Bey‘in.
***
Ahmet Kekeç, son zamanlarda İdris Küçükömer’in ünlü tespitinin yerli yersiz tekrarlanarak klişeleştirilmesinden duyduğu rahatsızlığı da not ederek, “merkez” sağ ve “merkez” “sol”u yeniden dizayn etmeye soyunan toplum mühendislerimizin en azından “DP” tasarımında madara olduğunu anlatıyor.
***
Eser Karakaş, “Demokrat Parti güçlü bir şekilde seçimden çıkamaz ve koalisyon ortağı (muhtemelen AKP ile) olamaz ise, içinde bulunduğumuz krizden sivil çözümle çıkmak zorlaşır.” yorumunu yapan bir dostunun bu sözünden hareketle, militer güce mahallenin delisi muamelesini reva görme eğilimini eleştiriyor.
***
Koray Düzgören, bugünkü yazısında AKP’nin bir yandan birtakım demokrat isimleri vitrinine alırken diğer yandan polis devleti öngören bir yasayı savunuşunu, şaşkalozluğunun (ve bence gün günden daha da belirginleşen samimiyetsizliğinin) taze örneği olarak gündeme getiriyor. Düzgören’in “ya savaş ve despotizm, ya da barış ve demokrasi” diyerek noktaladığı 1 Haziran tarihli yazısını ayrıca ele almak istiyorum, çünkü o çok önemli. Doç. Melih Can‘ın “Son dönemde ayyuka çıkan rejim/sistem tartışmalarının temelinde de, aslında Türkiye’nin yeni rotası ve bu kapsamda yeni devlet yapılanması ve doktrini yatıyor.” tespitinde bulunduğu, ikinci bölümü yarın yayımlanacak olan yorumunu da onunla birlikte değerlendirmek mümkün. Erdal Güven de, olabilecek olanın adıyla sanıyla “savaş” olduğunu yazıyor.
***
Mümtazer Türköne de bubamızıng kulaklarını çınlatmış yazısında. Okunmaya değer. Binaenaleyh devletin “arada sırada” (!) rutin dışına çıkma hakkı olduğunu bilmeyen vaaa mı aramızda ağkidişler?
***
Sevgili hocam Baskın Oran da, Neşe Düzel‘le söyleşisinde, Engin Ardıç’ın söylediği şeyi söylüyor, ama o nedense onaylayarak söylemiş. “Belçika, İtalya, Almanya, Fransa’dan kanunları, özellikle de İsviçre’den Medeni Kanun’u aynen tercüme ettirip aldı. Adapte falan etmedi, kopya etti. Çok da iyi etti.” Katılmıyorum hocam bu son cümlenize. Söyleşideki pek çok ifadenize katılıyorum ama tabii.
Soru: Türkiye ‘Ne AB ne ABD’ deyip, Rusya’yla ittifak yaparsa bunun sonucu ne olur?
Yanıt: Aynı zihniyet, aynı kafa biz bunları 1960′larda, 70′lerde söylerken, ‘Türkiye’yi dünyada yalnız bırakıyorsunuz’ diyerek bizi hapse atıyorlardı. Şimdi kalkmışlar IMF’ye teslim olmuş, Amerika’ya sadece sözde karşı çıkabilen bir Rusya’yı ve de Dünya Ticaret Örgütü’ne girerek kendini kurtarmak isteyen Çin’i Türkiye’nin müttefiki olarak düşünüyorlar. Hayal güçlerine hayranım. Lütfen, Batıcı değillerse, ‘Biz Kemalistiz’ demesinler. Eğer Rusya ve Çin’in gücü ileride belli bir blok oluşturursa, Türkiye tabii ki o zaman otomatik olarak ABD ve AB’ye karşı Doğu’yu denge olarak kullanmaya başlar. Fakat bugün dünyada denge olarak kullanılabilecek hiçbir Doğu gücü yoktur. Biz AB’yi dışladığımız anda karşımızda sadece ABD tekeli kalır.
Soru: Rusya’yla ittifak bugün dünyanın gerçeklerine uymuyorsa, Rusya’yı önerenler niye öneriyorlar?
Yanıt: Efendim, bunlar Batıcı değil. Bunlar Kemalist değil. Bunlar statükocu. Bir yanda, ‘laiklik elden gidiyor’ korkusu yaratarak kitleleri, diğer yanda da ‘milliyetçilik ve ulusalcılık’la seçkinleri tahakküm altında tutmaya çalışıyor bunlar. Laikliği bir din gibi algılıyorlar.
Bu yanıtınızın ikinci cümlesi tartışılır. Gerçi Engin Ardıç da aynı şeyi söyler, ama adını da koyar; “Bunlar Enverist!” der. Tartışmak lazım. Türkiye’de kimin ne olduğu çok kafa karıştıran bir husustur zaten oldum olası. At iziyle it izi birbirine hep karışır.
***
Sevgili hocam Baskın Oran, MV adaylığının amacını “ezber bozmak” olarak niteliyor ve çarpıcı bir örnek veriyor bunun için. Yıldırım Türker‘in yazısında okuyabilirsiniz. Sürüsüne bereket sahtekar, faşist solcu bozuntularının karşısında, adam gibi, hakiki birkaç solcuyu yeni mecliste görmek bünyeye iyi gelecek bence de…
***
Bugün de yan yattık çamura battık böylelikle, kıymetli ve de Paraguaylı dost ve hemşehrilerim. Hadi çav!
About
Beniâdem içre bir âdem. Ademin mevcudiyetini yahut mevcudiyetin ademini merak ediyor. Ne Konstantiniyye’siz yapabiliyor, ne de Konstantiniyye ile. Kendine göre bir ütopyası ve distopyası var. Başak burcu. Mekteb-i Mülkiye-yi Şahane-i Osmanî mezunu. Müellif ve muharrir olduğu iddiasında ama bu aslında bir muammadan ibaret. Hayatta aşkla bağlı olduğu ilk ve son şey, Türkçe. Arada birkaç şey daha var tabii. Bazen kendisi olduğunu düşünüyor, Borges’in kulaklarını çınlatarak. Blues, caz, progresif rock, fusion, klasik, barok, tango, türkü ve şarkı seviyor -sırayla değil ve sadece bunlar da değil. Yüzme bilmiyor ve bu gidişle hiçbir zaman öğrenemeyecek. (Bu kadar ayrıntılı tarife lüzum yoktu ya neyse!)

