jazzetta

“renk renk düşünceler kaldı söylenmedik” (hayyam)

………………………………………..

lanet.jpg

21.05.2007 - 14:22 Yazan: metin | Poorish | | 29 Yorum

Karabüyü (1)

Eduardo’nun babası tuhaf adamdı doğrusu. Belediye görevlisi, akşam olup da sokaklardaki gaz lambalarını tek tek yakarken rastladığı telaşsız karaltılar arasında yargıcı, defterdarı filan seçerdi; gelgelelim şimdiye dek bir kez olsun babalığı gördüğü olmamıştı. Şehir kulübünün aşina simaları arasında yer almazdı ihtiyar; yazın evinin verandasında, kışınsa kuzinesinin başında pinekler dururdu.

Yahut öyle gözükürdü. Karabüyüyle ilgilendiğine ilişkin söylentiler alıp yürümüştü. Yoksa neden bütün kasabayla ilişkisini kesip eve kapansındı? Hem birtakım kanıtlar da yok değildi hani. Sözgelimi, sebepsiz yere hastalanır, ölür, kaybolur, kavga eder olmuştu insanlar.

Kasaba meclisinin görevlendirdiği iki temsilci, bir sabah gizlice pencereden içeri süzüldü.

Elyazması bir roman, herşeyi açıklamaya yetiyordu.

20.05.2007 - 11:43 Yazan: metin | FAKİRİN KİLERİ | | 4 Yorum

Çelik Prens ve Yedi Cüceler

Suat Bey dostumun yazlığında önemli tartışmalar oluyor. Arkasından dedikodu yapmış gibi olmayalım ama Bliyaal Bey, Serdar Turgut acentası olmaya soyunmuş ve Latin Amerika ülkelerinde yaşanmış bir oksimoron vak’asından (liberal düşünür düşünür- faşist cuntacı uygular!)* medet ummanın acınası gülünçlüğüne düşmüş. Bülent Bey’in orada verdiği Alev Alatlı linkine de gitmek lazım. Muzmin Bey’in her yazısı önemlidir ama Perihan Mağden’i eleştirdiği yazıyı da okumalı.** Alev Hanım ile Muzmin Bey’in refleksleri örtüşüyor. Suat Bey’in malikanesinde Bülent Bey’e verdiğim cevapta şöyle dedim:

Muzmin Bey’in taammüden (bilerek ve isteyerek) “düş”tüğü “hata”ya sizin de sürekli düşmeye meyilli oluşunuza da dikkat çekmek istiyorum bu vesileyle: Köşeyazıları (eski deyimle “fıkra”lar) ve hatta gazete yorum yazıları ile akademik makale ve incelemeleri eş tutuyor ve böylelikle bilerek ve isteyerek bir usul hatası yapıp Murat Belge, Perihan Mağden gibi isimleri belaltından vuruyorsunuz sevgili dostum. Kusuruma bakmayınız ama ben bunu görmezden gelemiyorum. Keşke bu isimler de gönül indirip blog yazsalar da, bir güzel atışsanız, biz de oturup seyretsek! Arkalarından atıp tutuyoruz, bu çok kolay.*** (Medyadaki tırıvırı hödükleri bunun dışında tuttuğumu elbette tahmin etmeniz zor değil, beni tanıyorsunuz epeydir çünkü.) // Alev Hanım’ın yazısını okumadım, okuyayım, bakalım yine nasıl benzin dökmüş ateşe… Katıksız doğrularla katıksız yanlışları iyiden iyiye yapısallaştırdı bu hanımefendi kendi entelektüel dünyasında, inşallah sonu hayra gider bunun…

Alev Hanım’ın yazısını okuyunca da şöyle dedim: Tam da tahmin ettiğim gibi tepki vermiş Alev Hanım. O yazısını okurken Muzmin Bey’in gölgesini gördüm arkasında! Bir önceki yorumumun son cümlesini yine doğrulamış Alev Hanım. Yeni bir “Nihat Erim Allah Kerim” hükümetinde kendisini bakan olarak görmek hiç şaşırtmayacaktır bendenizi. Bu kadar zeka fazla bir insana, yoldan çıkarabiliyor kişiyi.

***

Bu kısa değinilerden sonra, gelelim asıl konumuza. Ben hep “sahiplerimiz”den, “efendilerimiz”den bahsederim ya, sebepsiz değil elbet. Rejimimizin temel karakteristiği, Batıdaki gibi bir SINIF’ın (burjuvazinin) değil; devleti milletin, kendini de devletin sahibi olarak dayatan bir ZÜMRE’nin mutlak egemenliğine dayanıyor oluşudur. Bu bürokratik vesayet rejimi ile Batılı liberal demokrasinin arasında en ufak bir benzerlik yok özünde. (Hoş, bendeniz burjuva liberal demokrasisinin de pek matah birşey olduğu düşüncesinde değilim ya, o ayrı mevzu, şimdi lüks kaçar.)

Şimdi, okumanızı çok arzu ettiğim iki ardışık makaleye link veriyorum. Solun namusunu kurtaran, bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki birkaç saygın isimden biri olan Ahmet İnsel’in “Pretoryen Güçler ve Rejim” ve “Devletin Sahipleri” başlıklı yazıları, benim “sahip/efendi” şeklindeki terminolojik vulgarizasyonuma siyasalbilimsel bir ciddiyet getiriyor. Ayrıca AKP’nin de ne mal olduğunu anlamak açısından iyi bir açılım sağlıyor. Okuyup fikirlerinizle konuya katkıda bulunursanız sevinirim. (Fincancı katırlarını ürkütmeden tabii… Biliyorsunuz versiyon 5.01’i yaşıyoruz şu sıra.)

—————————————————————————————-

(*) Bunun oksimoronal değil, tam da eşyanın (liberalizm “eşya”sının!) tabiatına uygun olduğunu Muzmin Bey’den, özellikle Afşar Bey‘le olan tartışmalarından duymuşluğumuz/bilmişliğimiz olduğu için buraya kendisinden esaslı bir itiraz gelirse hiç şaşmam, siz de şaşmayınız!

(**) Muzmin Bey’in (ve tabii Bülent Bey’in de!) Perihan Mağden’e de en az Yıldırım Türker kadar kıl olduğu, hepimizin malumu. Ben Mağden’in o yazısını BUDUR köşeciğimizde konu edinecektim, böylelikle gerek kalmadı.

(***) Özellikle Muzmin Bey’inkini “arkadan atıp tutmak” olarak görmüyorum. Dostumuz, karşısına kim çıkarsa çıksın, canına okur. (BBED)****

(****) Dipnotun dipnotu: Bundan sonra, okurlardan konuya yabancı olanlar için gerektiğinde bu kısaltmayı kullanacağım. Açılımı: Bu Bir Espri Değildir.

20.05.2007 - 10:27 Yazan: metin | BUDUR! | | 39 Yorum

Kına nereye yakılır?

Değerli dostlar,

Jazzetta’nın kısacık tarihinde ilk defa beni çok sinirlendiren ve üzen bir olay oldu. Kendini bilmez bir ziyaretçi, az önce, ilk iki çirkin yorumunu kendince “taçlandıran” bir eylem yaparak güya benden intikamını aldı. Bu, terbiyesizliğin de ötesinde bir davranıştır. Şiddetle reddediyorum.

Asla yapmak istemediğim bir karşı harekete beni zorlamış oldu böylelikle. Kendisiyle övünebilir bu bey ya da hanım (muhtemelen hanım). Hepinizden özür dileyerek, kısa bir süre için moderasyonu denemek istiyorum.*

———————————————-

(*) Moderasyonu kaldırdım. Ruh hastası bağyan kusmaya gelebilir tekrar; deterjan malzemelerim hazır, ortalığı temizleyip dezenfekte etmek için. Diğer komşu malikanelere de verebilirim gerekirse malzemeden -marketten fazla fazla aldım nasılsa.

18.05.2007 - 19:22 Yazan: metin | Poorish | | 72 Yorum

Jazzetta’cığım ses virecek artık…

Ses veriyom! Ses veriyom! Bir iki! Bir iki! Deneme yayını! Deneme yayını!

17.05.2007 - 16:06 Yazan: metin | LATERNA | | 49 Yorum

Anomali

Cuntanın esip savurduğu günlerden birinde Victor Jara’nın elleri parçalandı, uzak bir ülkede. Güz, ürkünç bir kışa kaptırmıştı elini.

Bu utanca dayanamayan Tanrı’nın duraksamadan verdiği özel izinle yukarıdan inen annesi, kaptı elinden gitarı. Ama akorlara iyi basamıyordu sebze satıcısı kadın, yirmi iki yıl geçmişti aradan ne de olsa. Companero’lar anlayışla karşıladılar durumu.

Orta sınıfın “orada öyle durma[yan]” dibi kara tencere tavaları yeniden tezgahlarındaki yerlerini almış, Victor’un bahçesindeki çiçeklerin yaprakları Başkanlık Sarayı’ndan çıkan dumanların isine çoktan bulanmıştı.

Joan ve çocuklar İngiltere’ye döndüler.

Olaydan dokuz ay on gün sonra, ülkenin doğumhanelerinde binlerce anomali vakasına rastlanacaktı: Kulakları tarrakalarla nakışlanmış, başparmakları pena şeklinde, binlerce bebek…

17.05.2007 - 14:37 Yazan: metin | FAKİRİN KİLERİ | | 17 Yorum

Infernotte

Her büyük yangının içinde büyüdük, her batan kent bizim kentimizdi.

Bir dünya yaratırken bunun bir fanus olabileceğini düşünmüş müydük? Düşünme yetimizle buluşmamıştık ki daha. (Uzun süre de buluşamayacağız gibi görünüyor.) Dünya doğruldu ayakları üzerinde ve gelip bizi yuttu. Sindiremese de gam değil.

Zaman kendini yorarken sıvışırız biz. Akıl imha edecekken kendini, yardıma koşarız. Her karar haklı karar olsaydı “Cehennem biziz!” derdik. Ne oyunlar oyna[r]dık, oyun yoktu[r] ortada.

Kelimeler işte, ne yapacaksın! Kapanda üç kaplan… Kapanda üç kapan… Kaplanda üç kaplan… Kaplanda üç kapan…

Zaman kahreder, akıl yorar, haklılık yerinden kıpırdamaz bile.

Geçti zamanın zamanı, aklın derisi soyuldu, oyun sıfıra erdi.

14.05.2007 - 16:06 Yazan: metin | FAKİRİN KİLERİ | | 77 Yorum

Gız sen Yalova’nın niresindensin?

Ne zamandır beddua etmemişiz sevgili Çek ve Slovakyalı hemşehrilerim! Kısmet bugüneymiş. Kaldığımız yerden devam edelim, buyrun:

43. “Devlet iktidarı”ndan bahsederek ağzındaki baklayı çıkaran LÖK Başkanı Erdoğdu İvediç Bey kibin ıspanaktan anayasso gugukçusu porofesöl olasın; hakiki entelektüeller münasip anatomik bölgeleriyle güleler sana.

44. Histerik arzuların insanlarıykene fobik korkuların maymunlarına dönüşmüş olan şeğerli orta sınıf beyaztürklerimiz kibin, AB başta olmak üzere bütün dünyaya madara olasın.

45. Benim kibin reklamcı olasın da inim inim inleyesin “zemannnn, zemannn!” diye diye. Hatta reklamcı ne kelime, reklam yazarı olasın ki Einstein Dede’nin menşur formülünü yeniden yazasın. Bak ikinci pazartesi gelip çattı, bendeniz halâ bir adet basın kampanyası ve bir adet de interinet sitesi ile ilgili en ufak bir fikir kırıntısı saçamadım yerlere. Niye? Bissürü ıvır zıvır işlerden onlara sıra mı geldi kine? Aha işte bu ip üstünde yürürkene gaybolmayan sakız çiğneyememe sendromu da yaşın kemale erdiğinin nişanesidür herhal –canımdan çok sevdiğim (essahtan ha, walla yağ çekmiyom!) biricik patronum haklı mı ne bu hususta?!

45 buçuk. Reklam yazarı olmak demek ne dimektir, gel de onu bana sor. Sadece vakit kıtlığı değil başka şeyler de çekersin.

Çile çekersin bi kere seni yaşlı diye bi kenara atıncaya kadar acanslar -dergaha odun taşımak daha kolaydır bundan.

Bazen parası bol fekat görgüsü kıt (:negatif korelasyon) müşteriye tabanca çekip herifi yahut karıyı oracıkta (toplantı odasının ortasında veyahut sunum esnasında) alnının şakından vurasın gelir.

Hababam fikir şutu çekersin; bazen hedefi bulur, bazen ıskalarsın.

Dünyanın bütün datasını, enformasyonunu ve bilgisini su çeken sünger misali çekmek durumundasındır. Lakin kafatasındaki gereksiz vmb’leri duman edip uçurma bacası çekmiyorsa halin haraptır; bunca veri, malumat ve bilgi ile bir gün ar damarın değilse bile beynindeki kılcal damarlar çatlayabilür.

Kıyıya köşeye attığın üj bej kuruşu çekip bu lanet sektörden siktir olup gidesin gelir -artık bir kıyı kasabası mı olur, dağ başında kervan geçmez kuş uçmaz öküz reklamverem gelmez bir yer mi olur bilemem gayrı.

Sevda çekersin; hiç boş vaktin olmadığı içün o sevdanın mektubunu bilem yazamazsın. (Opşş! Devir değişti kardeş; artık mektup yok, “meyıl”, “esemes” filan var. Sen geçen yüzyılın niresindensin?)

Yaş odun ağır çeker imiş. Odun olasın, ağır çekesin gelir efkar bastığı zaman!

Duvar çekersin, perde çekersin, çit çekersin. O anda Kanarya adalarında taşş kebabı yapma hayallerinle, kafanın içi boktan püsürden iş meseleleriyle dolu olduğu içün bir türlü yazıp da Nobel ödülüne layık görülemediğin esaslı romanla, hiç kimselere hesap verme gereği duymayacağın ve tabakhaneye bok yetiştirme telaşına kapılmayacağın o bin yıllık “This Çiftlik belongs to Metin-thePoor Bey” hayalinle arana…

Ya da bütün bu hayallerin üstüne çini mürekkebiynen kalın bir çizgi çekersin.

Sen katır ya da yak heyvanı olduktan sonra beş çeki de yük çekersin, on çeki de.

Bazen öyle inceden inceye bunalırsın ki, devlet olasın ve sektörden bütün büyükelçilerini geri çekesin gelir.

Yazdığın metinleri bin kere temize çeker, yine de bir kusur bulursun. Mükemmeliyetçiliği bir kenara bırakır ve kendini habire sorguya çekmezsen, dikkat da çekmezsin, ilgi de. Olsa olsa arabanı çekersin buralardan.

Günün 24 saat, haftanın 7 gün, ayın 30 çekmesi seni kesmez. Her zaman “dün yetişmesi gereken” bir iş vardır mutlaka. Vaktin dar olabilür, fekat yerin ve yenin daima geniş olmak zorundadır. Çekeceğin vardır, gelgelelim kuyruğunu çekiveremezsin.

Babadan kalma küçük el değirmenin varsa, acansta zebbahları kahve çekersin. Havan olur. (Bi zaman yaptıydım ben bunu.)

Gece olur, yorganı başına çekersin. Emme velakin yine de kurtuluş yoktur işlerden. Banyoda sihirli numarayı ya da helada sifonu çekerken bile düşünmek zorundasındır parlak bi fikir. Türkün aklı boşuna mı gayrikamusal alanda gelir, hı?

Kopya çekmek, bu sektördeki cincinlerin en tipik özelliğidir. Ortalık boşuna mı sünecan kaynıyordur! Sen işini namusunla çekip çevirirsindir, rahatın değilse de fikir namusun yerindedir.

Seni bezdiren herşeyin üzerine sünger çekmek istersin, lakin olsa olsa beyaz bayrak çekersin.

Yandan yandan tesbih çekmek, dert çekmek, gam çekmek “arabex”çilerin işidir. Gazel çekmeyi ve protesto çekmeyi işin ehline bırakırsın, sen olsa olsa fiil çekersin.

Bu maddenin bedduası: Reklam yazarı olasın da, aha beeeele lisan ile bozasın kafayı. Normal insanlar gibi olmak için hasret çekesin.

46. Kronik Yorgunluk Sendromu’ndan (KYS) mustarip olasın da U-topos nam malikanen viran ola, odalarını ve müştemilatını fareler basa. Bir türlü Charlotte Gilman Apla ile Begum Rokeya Sakhawat Hossin Teyze’nin anaerkil ütopyalarıyla ilgili makaleni yazmaya elin varmaya.

47. İkilemelerle ilgili imeceni bir türlü sonuçlandıramayasın, Emre Bey’le Bülent Bey’e rezil rüsva olasın. Cano Hanım da çoktan ikilemiş ola, sana yardım elini uzatmaya, elini vermeye kolunu kaptırmaya.

48. Ortalama “her on yılına düşen bir darbe” hesabın şaşa, e-darbeden sonra sıra Perihan Mağden Hanım’ın deyişiyle f-darbeye, o da olmazsa g-darbeye gele, hesabınla birlikte feleğin de şaşa. Absürdistan’da demokratlık taslamak neymiş, yedi sülalene göstereler Cumburliyetçi amcalar.

49. Başka doğacak yer bulamamışmış gibi tutup Absürdistan’da dünyaya teşrif buyurasın. Büyüyüp solcu olasın. Sonra da solun bütün tersanelerini zaptetmiş ulusalcı neonazilerin solcu olmadığını Afşar Bey’e anlatabilmek için göbeğin çatlaya. Arada da Knz Hanım malikanene uğrayıp beyinsel fonksiyonlarını dumura uğrata.

50. Ahmet Altan Bey veyahut Yıldırım Türker Bey olasın, Bülent Bey ve/veya Muzmin Bey de kelle avcın ola; seni alnından değilse bile Aşil Bey kibin topuğundan vura.

Hadi bakalım, yarım dalya.

13.05.2007 - 21:19 Yazan: metin | BİR DEMET YASEMEN | | 57 Yorum

Ana gibi yâr…

Doymak bilmez kapitalizm canavarı için uydurulan “gün”lerin bini bir para… Hadi “anneler günü”nü bir yana koyalım bari… Ne de olsa işin içine “anne” sözcüğü girdi mi akan sular durur.

Bütün günlerin anneler günü olduğunu anlamamızı dileyerek annelerin, anne adaylarının ve ileride anne olacakların anneler gününü kutluyorum.*

anne.jpg

(*) Gördüğünüz, Japonca “sakura” (kiraz çiçeği) demek. Altına eklediğim ise, bir haiku denemesi.

13.05.2007 - 11:10 Yazan: metin | Poorish | | 21 Yorum

Your body belongs to the nation!

Murat Belge, statüko muhafızı yüksek yargının önemli isimlerinden birinin yaptığı konuşma vesilesiyle yine birkaç gün sürecek bir dizi yazıya başlamış. Belge, ağızlarındaki “irtica” sakızının iyice çürüdüğünü fark eden egemen çevrelerin çareyi, çapı genişletilmiş, yeni bir “mürteci” tanımı yapmakta gördüklerinden hareketle, “milli ideoloji”ye aykırı bulunan her türlü düşünce ve görüşün yasak olduğu bir rejime ne ad verileceğini soruyor. Belli tabii ki öyle bir rejimin adı!

Erol Katırcıoğlu da, mevcut düzenin arkaik sloganlarının yeniden ve bu kez çok daha kuvvetli ve yaygın biçimde tedavüle çıkarılmış oluşuna değiniyor ve kendilerini bize “solcu” diye yutturan neonazilerin önderliğinde, zaten bir gıdımcık olan demokratik birikim ve görgümüzün hepten döt altına gitmekte olduğunu vurguluyor bugünkü yazısında.

Bugün iki kere “Budur!” demek zorunda kaldım, kusura bakmayınız muhterem Pencaplı hemşehrilerim.

12.05.2007 - 22:03 Yazan: metin | BUDUR! | | Yorum yapılmamış