Çelik Prens ve Yedi Cüceler
Suat Bey dostumun yazlığında önemli tartışmalar oluyor. Arkasından dedikodu yapmış gibi olmayalım ama Bliyaal Bey, Serdar Turgut acentası olmaya soyunmuş ve Latin Amerika ülkelerinde yaşanmış bir oksimoron vak’asından (liberal düşünür düşünür- faşist cuntacı uygular!)* medet ummanın acınası gülünçlüğüne düşmüş. Bülent Bey’in orada verdiği Alev Alatlı linkine de gitmek lazım. Muzmin Bey’in her yazısı önemlidir ama Perihan Mağden’i eleştirdiği yazıyı da okumalı.** Alev Hanım ile Muzmin Bey’in refleksleri örtüşüyor. Suat Bey’in malikanesinde Bülent Bey’e verdiğim cevapta şöyle dedim:
Muzmin Bey’in taammüden (bilerek ve isteyerek) “düş”tüğü “hata”ya sizin de sürekli düşmeye meyilli oluşunuza da dikkat çekmek istiyorum bu vesileyle: Köşeyazıları (eski deyimle “fıkra”lar) ve hatta gazete yorum yazıları ile akademik makale ve incelemeleri eş tutuyor ve böylelikle bilerek ve isteyerek bir usul hatası yapıp Murat Belge, Perihan Mağden gibi isimleri belaltından vuruyorsunuz sevgili dostum. Kusuruma bakmayınız ama ben bunu görmezden gelemiyorum. Keşke bu isimler de gönül indirip blog yazsalar da, bir güzel atışsanız, biz de oturup seyretsek! Arkalarından atıp tutuyoruz, bu çok kolay.*** (Medyadaki tırıvırı hödükleri bunun dışında tuttuğumu elbette tahmin etmeniz zor değil, beni tanıyorsunuz epeydir çünkü.) // Alev Hanım’ın yazısını okumadım, okuyayım, bakalım yine nasıl benzin dökmüş ateşe… Katıksız doğrularla katıksız yanlışları iyiden iyiye yapısallaştırdı bu hanımefendi kendi entelektüel dünyasında, inşallah sonu hayra gider bunun…
Alev Hanım’ın yazısını okuyunca da şöyle dedim: Tam da tahmin ettiğim gibi tepki vermiş Alev Hanım. O yazısını okurken Muzmin Bey’in gölgesini gördüm arkasında! Bir önceki yorumumun son cümlesini yine doğrulamış Alev Hanım. Yeni bir “Nihat Erim Allah Kerim” hükümetinde kendisini bakan olarak görmek hiç şaşırtmayacaktır bendenizi. Bu kadar zeka fazla bir insana, yoldan çıkarabiliyor kişiyi.
***
Bu kısa değinilerden sonra, gelelim asıl konumuza. Ben hep “sahiplerimiz”den, “efendilerimiz”den bahsederim ya, sebepsiz değil elbet. Rejimimizin temel karakteristiği, Batıdaki gibi bir SINIF’ın (burjuvazinin) değil; devleti milletin, kendini de devletin sahibi olarak dayatan bir ZÜMRE’nin mutlak egemenliğine dayanıyor oluşudur. Bu bürokratik vesayet rejimi ile Batılı liberal demokrasinin arasında en ufak bir benzerlik yok özünde. (Hoş, bendeniz burjuva liberal demokrasisinin de pek matah birşey olduğu düşüncesinde değilim ya, o ayrı mevzu, şimdi lüks kaçar.)
Şimdi, okumanızı çok arzu ettiğim iki ardışık makaleye link veriyorum. Solun namusunu kurtaran, bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki birkaç saygın isimden biri olan Ahmet İnsel’in “Pretoryen Güçler ve Rejim” ve “Devletin Sahipleri” başlıklı yazıları, benim “sahip/efendi” şeklindeki terminolojik vulgarizasyonuma siyasalbilimsel bir ciddiyet getiriyor. Ayrıca AKP’nin de ne mal olduğunu anlamak açısından iyi bir açılım sağlıyor. Okuyup fikirlerinizle konuya katkıda bulunursanız sevinirim. (Fincancı katırlarını ürkütmeden tabii… Biliyorsunuz versiyon 5.01’i yaşıyoruz şu sıra.)
—————————————————————————————-
(*) Bunun oksimoronal değil, tam da eşyanın (liberalizm “eşya”sının!) tabiatına uygun olduğunu Muzmin Bey’den, özellikle Afşar Bey‘le olan tartışmalarından duymuşluğumuz/bilmişliğimiz olduğu için buraya kendisinden esaslı bir itiraz gelirse hiç şaşmam, siz de şaşmayınız!
(**) Muzmin Bey’in (ve tabii Bülent Bey’in de!) Perihan Mağden’e de en az Yıldırım Türker kadar kıl olduğu, hepimizin malumu. Ben Mağden’in o yazısını BUDUR köşeciğimizde konu edinecektim, böylelikle gerek kalmadı.
(***) Özellikle Muzmin Bey’inkini “arkadan atıp tutmak” olarak görmüyorum. Dostumuz, karşısına kim çıkarsa çıksın, canına okur. (BBED)****
(****) Dipnotun dipnotu: Bundan sonra, okurlardan konuya yabancı olanlar için gerektiğinde bu kısaltmayı kullanacağım. Açılımı: Bu Bir Espri Değildir.
Muzmin Bey’in taammüden (bilerek ve isteyerek) “düş”tüğü “hata”ya sizin de sürekli düşmeye meyilli oluşunuza da dikkat çekmek istiyorum bu vesileyle:
Hayir orada bir hata yok, kalkistigim isi kotu yapiyor olabilirim ama begenmeyince niye begenmedigini soylemek ozellikle etrafta begenen var ise en azindan ese dosta karsi bir vazifedir. (Muzmin bey oralara yetisse zaten ellemeyecegim herhalde, o ayri.)
Köşeyazıları (eski deyimle “fıkra”lar) ve hatta gazete yorum yazıları ile akademik makale ve incelemeleri eş tutuyor ve böylelikle bilerek ve isteyerek bir usul hatası yapıp Murat Belge, Perihan Mağden gibi isimleri belaltından vuruyorsunuz sevgili dostum.
Nesi bel alti bunun? Ben Magden’e ellemedim, ama Belge hakikaten aklini bilgisini takdir ettigim bir adamdir cok daha doyurucu seyler yazmasini beklerim. Bu olaylarda ayni gazetede Nuray Mert, Sabah’ta Umur Talu ayni formatta yazmalarina, ustelik ikisi de gorebildigim kadariyla benden cok daha ’sol’da olmalarina ragmen bir laf isitmiyorlar benden, niye? Bu tarz size haksizlik gibi geliyor, biliyorum, ama bu islerin karakteri bu, biz sade ve cahil vatandaslariz bu insanlarin isi bu.
Muzmin Bey (ve tabii Bülent Bey’in!) Perihan Mağden’e de en az Yıldırım Türker kadar kıl olduğu da hepimizin malumu. Ben Mağden’in o yazısını BUDUR köşeciğimizde konu edinecektim, böylelikle gerek kalmadı.
Ben Magden’e ne zaman ilismisim? (Hatirlamiyorum, ilistim mi?) 1 sey filan diye komiklik yaptigimda mi? Turker icin bir iki baglamda detayli anlattim derdimi, o zaman yazilana bulassaydiniz da hepimiz eglenseydik diyorum. Adam alinti hokkabazligi yapmisti bir ilistigimde yanlis hatirlamiyorsam, o is adam kose yaziyor diye affedilecek sey midir? Turker Belge ile ayni ligde oynamiyor zaten.
Neyse, madem basin/kose yazarlarina bulasiyoruz, ara sira okudugum ve sirf bu is icin yaratilmis bir Ingilizce bloga link vereyim.
Bülent Bey,
Derdimi iyi anlatamamışım. Şöyle anlatmaya çalışayım o halde:
Tabii ki hiç kimse eleştiriden münezzeh değildir -buna anlı şanlı köşeyazarları filan da dahil. Ama bir köşeyazısı ve/veya yorum ile bir bilimsel (daha doğrusu akademik) makale AYNI FONKSİYONU GÖRMEZLER. Muzmin Bey’in ve sizin taammüden bu ikisini bir tutmanıza salt bu nedenle karşı çıkıyorum.
“Tabii ki hiç kimse eleştiriden münezzeh değildir -buna anlı şanlı köşeyazarları filan da dahil. Ama bir köşeyazısı ve/veya yorum ile bir bilimsel (daha doğrusu akademik) makale AYNI FONKSİYONU GÖRMEZLER.”
Bu doğru.
Bülent bey, bir köşe yazısından çok fazla detay bekliyor olmuyor musunuz böyle bakınca?
Mesela benim orada Belge’nin -bir başka- yazısı için sıfır çözüm demiştiniz ama tartıştığımız başlığa konu olan yazısında şöyle demişti Belge:
“[...] Evet, birtakım politikalarda aynı ısrarla devam edilirse, bu toplumda hem birden fazla fay hattı çıkar ve bunlar yarılır. Ama başka türlü politikalara geçilirse, bunun tam tersi olur ve beğenilmeyen bu toplum, abartılan bu sorunların içinden güle oynaya çıkar. Tarihin bu aşamasında Türkiye toplumu bu ‘gerilim politikaları’nın dışında, sorunlarını barış içinde çözecek olgunluk aşamasına gelmiştir.”
Yani “ne yapılması gerektiği”ne dair de birşeyler söylüyor “köşe”nin elverdiği ölçütlerde demek istiyorum.
Bülent bey, bir köşe yazısından çok fazla detay bekliyor olmuyor musunuz böyle bakınca?
Dogru. Iki farkli sey var burada, biri tonu tarzi muhtevasi dahil laf edilen ve edilmeye mustehak seyler; ikincisi birikimi takdir edilen yazarlardan beklenenler. Bunlar bazen birbirine giriyor, ama aklimda oyle degil. Malum blog yorumu bunlar, kose yazisi gibi herseyi yazamiyoruz, beynimi okuyunzu lutfen!
Yani “ne yapılması gerektiği”ne dair de birşeyler söylüyor “köşe”nin elverdiği ölçütlerde demek istiyorum.
Evet, Belge’ye uc bes laf ve imasini kendisine/bilgisine yakistiramadigim icin haksizlik ediyor olma ihtimalim yuksek.
Akademik makale (ve inceleme) ile kose yazisi (yorum vs) arasinda tabii ki farklar vardir.
Akademik makalelerin formati, malum, daha bir katidir –dipnotlarin neye benzeyecegi, paragraf numaralamasindan tutun da synopsis filanin olup olmayacagi gibi..
Akademik makalelerde kullanacaginiz kelimeler daha uzun ve daha zor anlasilir olabilir –hele de ozel ihtisas gerektiren konuda yaziyorsaniz.
Akademik makaleler, genellikle, bildiklerinizi sergilemek ve akranlariniz (peer review) tarafindan sinanmasina imkan tanimak icin yazilir.
Akademik makalelerde, bildiklerinizin isabetli ve durust (ve samimi) olup olmadigi sinanacak oldugu pesinen bilinir; sigaya cekilecek olanin da siz oldugunuz (bildikleriniz) asikardir.
Dolayisi ile, yazdiginiz konuyu iyi biliyor olmaniz, dikkatli olmaniz gerekir.
Sinama surecinin sonunda, dedikleriniz kalburun ustunde kaliyorsa, itibariniz artar aksi halde tukuruk hokkasina donersiniz.
Tarihsel acisindan, kose yazarlari yukarida kisaca degindigim akademik (ya da mesleki) surec sonucunda basarili olmus, bilgili kisilerden secilirdi.
Yani, ister akademik dunyadan, isterse de akademi-disi dunyadan olsun, bilgili ve samimi olanlar –belli bir eleme sureci sonunda– kose yazari olabilirdi.
Bu da, bu kisilerin ihtisaslarina dayali bilgilerini kamu ile paylasmalari amaci guduyordu. Kose yazarlarini okuyanlarin, bu taifeye gosterdikleri itibarin sebebi kose yazarlarinin bilgileridir –yazdiklari yayin organinin markasi degil.
Fakat, kose yazarlarinin evrimi zaman icinde ciddi sapmalara ugradi.
‘Fikra’ kelimesini ‘joke’ (yani, guldurmek amaciyla anlatilan kisa uydurmalar) olarak anlayanlar cogaldi…
Bu yuzden, mesela, bir vergi uzmani olan Sukru Kizilot kendi kosesinde alakali alakasiz fikralar da yayinlar oldu…
Butun omru futbol gibi bir seyle gecmis olan birileri cikip ulke siyaseti, ekonomik tedbirler filan gibi konularda bildik bildik laflar eder oldu.
Kimse de cikip, ‘kardesim, anlamadigin, alakasiz konularada yazacaksan, bunu bu kosede yapma’ demedi.
Cunku, ozgurluk filan var ve kose yazarlari da ozgurdur –filan..
Surec bu kadarla kalsa sorun yok.. Ama, bilgi ve ihtisasi icin itibar gosterdigimiz bazi kose yazarlari, yazilarinda ne bilgi ne de ihtisas alameti tasiyan, bunun yerine buram buram toplum muhendisligi kokan seyler yazmaga basladilar.
Toplum muhendisligi dedigimiz sey de, hepinizin bildigi uzere, muhendislik adi tasiyor olmasina ragmen, bir psikolojik yonlendirme faaliyetidir. Ya da, psikolojik harekat.
Toplum muhendisligi ya da psikolojik harekat denildiginde de nedense akillara once (ve cogunlukla sadece) uniformali ve TC devletinin resmi kisilerinin faaliyetleri gelir…
[Aslinda bunun boyle olmasi da iyi bir toplum muhendisligi ya da psikolojik harekat sonucudur bence; yani sartli ya da kistili reflekslendirilme]..
Halbuki, bunun boyle olmasi hic de zorunlu degildir; eline ‘itibar’ ve kalem verilmis herhangi bir kisi de {eline kalemi verenlerin istedigi amaclara hizmet edecek sekilde} pekala toplum muhendisligi ya da psikolojik harekat faaliyeti icinde olabilir.
Bu faaliyet, hepimizin bildigi uzere, agirlikli olarak toplumun heves ve korkularini (reflekslerini) kullanarak toplumu (guruhu) istenilen yone cekmek amaci guder.
Eger istenen yere cok kisa zamanda gelinmesi sozkonusu ise, basvurulacak en kestirme yontemlerden birisi de provokasyondur.
Perihan Magden gibi, Yildirim Turker gibi, daha once ne bildikleri, ihtisaslarinin ne oldugu pek de bilinmeyen, apansiz kose yazarligina terfi etmis kisilerin ne yazdiklarina dikkatli bakmak isteyisimin sebebi budur.
[Bu iki isim benim ozel ilgi alanima girmiyor(du); buralarda ozel olarak bu isimlerden bahsedilmesi yuzunden/sayesinde ben de ilgi duyar oldum.
Boyle, 'ne idugu belursuz' kose yazarinin bini bir para oldugu bir donemde, Perihan Magden veya Yildirim Turker vb.nin kalabaliklar arasinda kaybolup gitmesi gerekirken ilgi sahama girdiler. Vaktimi ziyan ettiginiz icin size sitemkarim.]
Zimnen, bilgi ve ihtisasi icin itibar gosterdigimiz bazi kose yazarlari, yazilarini, yorumlarini, mahiyeti ve icerigi acisindan sigaya cekilecegi yolunda hicbir endise tasimaksizin, kulliyyen kiskirtici [provokatif demiyorum, 'provokasyoncu' diyorum] muhtevayla dolduruyorlarsa, bunun adini koymamiz gerek.
Akademik bir yazida olacak olandan cok daha fazla dikkat ve rikkat ile yazmak yerine, agizlarina geleni ’sallama’lari tercih etmeleri, bu yazarlara, yukarida bahsi gecen itibari gostermemi engelliyor.
Empatik salvolarla guruhu yonlendirmek konusunda oldukca basarili olabilen amigolara fikir adami payesi vermek bence cok tehlikeli bir zaaftir ve fikirsiz yazilari ayiklamak ve fikirsizliklerine isaret etmek –dolayisi ile– ‘bel altindan vurmak’ degildir. Tersine, toplum muhendisligine malzeme olmamizin onune gecmek icin bu –bence– sarttir.
Bu perspektifte, nerede duracagimiza tabii ki kendimiz karar veriyoruz.
Kimimiz kendimize amigolar belirleyebiliyor, ustelik bunlari da totemlestirmek yolunda tercihler sergiliyor, ve kalabaliklar (guruh) halinde onlarin pesinden gitmegi daha rahiv bulabiliyoruz.
Olabilir.
Yani, bu da toplumda hic de seyrek gorulen bir sey degil. Kanaat onderi saydiklarinin pesinden sorgusuz sualsiz gidenler yani..
Benim tercihim o degil.
Metin bey,
Insel’in yazisini okudum. ‘Pretoryen’ kelimesini taa Roma’dan bulup getirmesi ne kadar gerekliydi bilmiyorum; cunku bizim buralarda da ‘kaim-i makam’ olarka bilinen gecici yetkilendirme, daha sonralari ‘kaymakam’ olarak apayri ve kalici bir makam halin egetirilmistir. Surec cok kaba hatlari ile benzer.
Her neyse. ‘Vesayetci’ diyebilecegimiz bir seye –kimse kolayca anlamasin diye mi acaba– ‘pretoryen’ demek de mumkun tabii ki.
Buna, bu kelime oyununa gerek olmadigini soylemek haricinde pek bir itirazim yok.
Fakat, sunu soyluyor:
E.. dogru. Yani, bunu hepimiz biliyoruz. Biliyoruz da, burada bu soylediklerinden –otomatik olarak– acaba su hukum cikar mi?
Yani,
Rejimi çevreleyen koşulların giderek daha fazla hareketlendiği, istikrarsızlaştığı durumlar
a) sivil güçlerin ülke yönetiminde ağırlığının artması
b) rejimin temel ilkelerinin tehdit altına girmesi
olarak mi algılanir?..
Bu yukaridaki paragraflarin ozeti midir?
Bence degildir. Cunku, her istikrarsizlik ‘vesayetci iktidar odagi’ ile sivil iktidarlar arasindaki mucadeleden kaynaklanmiyor. Sivil iktidar odaklarinin (ya da taliplerinin) kendi aralarindaki mucadele yuzunden ortaya cikan istikrarsizliklar bence sok daha muhtemel ve cok daha sIk karsilastigimiz bir seydir.
Neyse. Yaziya devamla:
Evet. Bu hem muhtemeldir –yani, hic yapilmasa bile yapilamsi muhtemeldir– hem de mavcuttur –yani, yapiliyor.
Peki, benim daha farkli bir sorum var:
Pretoryen güçlerin hic olmadigi bir sosyal sistem var midir?
Varsa, nerededir?
Yok, eger yok ise, Insel’in bu calismasi sadece akademik bir ilginclige temas etmekten (eldekinin adini koymak ve kabul etmekten) oteye ne anlam tasir.
Muzmin Bey,
Nefis bir cevap. Her kelimesine katılıyorum. Teşekkür ederim. Şimdi iki itiraz:
1. Yıldırım Türker ve Perihan Mağden’i küçümsemeniz sizin subjektif tutumunuzdur, olabilir. Ama bence yukarıdaki dediklerinizin sonucu, bu iki ismin küçümsenmesine gitmez. Bunlar “ne idüğü belirsiz” insanlar filan değildirler.
2. Başka okurları bunları kanaat önderi sayıp peşinden gidiyor mu gitmiyor mu bilemem -vardır öyle bir kesim her tarafta, eminim- ama sanırım artık bendenizin buna kişisel itirazını yapacağını da öngörmüşsünüzdür. Köşeyazılarını ve köşeyazarlarını ben düşünsel referans olarak almıyorum. Onlarla sadece duygu paylaşıyorum -gerçi siz bunu da gereksiz ve zararlı görüyorsunuz.
Metin bey,
Bunun neresine itiraz edeyim ki.. Bence eksiksiz bir isabetlilige sahip bir ozetlemedir bu.
Liberalizmin fasizmin genclik kollari oldgunu, cehennemin yollarinin liberalizm taslariyla doseli oldugunu dusundugumu daha once hayli defalar soyledigimi hatirliyorum.
Bunun boyle olmadigi yolunda itirazlar duydum tabii ki ama bunlar daha cok ‘fakat, bizim liberalizmimiz farkli’ turunden apolgetic ve sazani diyebilecegim henuz ergenlesmemis masumluklarin ifadesiydi.
Metin bey,
‘Kose yazari’ olmadan once ne idiler?
Horozbogan? Ayibogan?..
Ne?
Esamileri nerede ve kimler tarafindan okunuyordu bunlarin?
Ta kendisi.
Duygulari paylasmak yolu ile malzeme olmak..
Bence zararli olan, asil sakat olan, budur.
Muzmin Bey,
Haklısınız, evet, İnsel bir durumun/olgunun adını koyuyor, betimini yapıyor. Diyeceksiniz ki, “eee?”. Ben de diyeceğim ki, bu ülkede endoktrinasyon ve “zihin mühendisliği” (”toplum mühendisliği”nden mülhem, ben uydurdum şimdi bunu ayaküstü) öyle korkunç bir mekanizma halinde işletiliyor ki, insanlar tartışmaları gereken şeylerin koordinatlarında bile anlşamaz hale geliyorlar daha en başta. Kaldı ki sağlıklı bir tartışma süreci işlesin…
8 için:
Muzmin Bey,
Buna itiraz edeceğinizi söylemek istememiştim zaten ben, “bundan medet ummanın acınası gülünçlüğü”ne itiraz edebilirsiniz belki diye düşünmüştüm.
9 için:
Muzmin Bey,
Size, tanımadıklarınızı yok hükmünde saymak gibi bir tutumu yakıştıramam.
Metin bey,
Bu da bir cevap.. da.. benim sorduguma cevap degil gibi..
Biraz –cok az– bakindim. Wikipedia’dan:
Bunlar benim cok kisa zamanda bulabildiklerim. Onemseyecek ne buldum sorusunun cevabi hala daha acik.
Magden’in yazilarina sinen psikolojik yonlendiriciligin sebeplerine isaret eden seylerin kaynagini gorur gibi oldugumu soyleyebilirim tabii ki. Fakat, malesef, konusunun subjesi gibi yaziyor.
Turker’in neyi, nicin ve ne demek icin yazdigi konusunda cok fazla fikir edinebilmis degilim.
Her ikisi de, nerdeyse okuldan mezun olur olmaz, yazar oluvermisler..
Hayat hakkinda butun ihtisaslari hayat hakkinda okuduklari olsa gerek.. Fiili, akademik, ya da siyasi pek bir faaliyetin icinden gelmeksizin sadece yazar olmak..
Ne buyuk ilginclik..
Metin bey,
Yukarida demisim ki,
Turker icin bir iki baglamda detayli anlattim derdimi, o zaman yazilana bulassaydiniz da hepimiz eglenseydik diyorum. Adam alinti hokkabazligi yapmisti bir ilistigimde yanlis hatirlamiyorsam, o is adam kose yaziyor diye affedilecek sey midir?
Bunu buldum, ustelik siz sorunca size izah etmeye calismisim bunu ama hastaymissiniz o gun, izahat icin oldu/olmadi diyememissiniz.
[akademik makale hakkinda] Muzmin Bey’in ve sizin taammüden bu ikisini bir tutmanıza salt bu nedenle karşı çıkıyorum.
Muzmin beyle akademik makalelerin ciddiye alinabilirligi konusunda ayriliyor olabiliriz. Soylememis o yuzden bilemiyorum ama zannetmiyorum. Muzmin bey reklami yapilani tarif etmis, ama gercekte olan o ideale yakin olmayabildigi gibi oldukca komik seyler de oluyor bazen. [Verdigim linkte anlatilan] Sokal’in deneyinin ortaya cikarttigi sosyal sakatlik akademik olmayan makalelere de uygulanabilir. Yani belli bir sosyal olusum, belli anahtar kelimeler ve kullanilirmis gibi yapilan yaklasim tarzini o derece muteber gorur ki ozellikle sacma olmak uzere hazirlanmis yazilar dahi basilmaya layik bulunur. Mesele akademik/kose makalesi ayrimi meselesi olmayabiliyor, ikisinde de gecerli sosyal kabul mekanizmalari var iceriksizlige gecit veren hatta ululayan.
Bulent bey,
Akademik makalelerin daha bir ciddiye alinabilir oldugunu soylemedim –soylemem de. Heryerde oldugu uzere, akademik makaleler de hata icerebilir, kasitli olarak yanlislar dolu olabilir.
Akran degerlendirmesi (peer review) onemlidir; cok onemlidir. Konu ile ilgili (hatta ilgisiz) olanlarin gorusleir alinmak zorundadir.
Ancak ondan sonra makalenin bir kiymet-i harbiyesinin olabileceginden soz edebiliriz.
Bu da mutlak degildir tabii.. 100 senedir hala daha Aspirinin iyi mi kotu mu oldugunda anlasamadilar.
Fakat, kose yazilari yukarida yazdigim hic bir seye tabi degiller. Genel yayin koordinatoru dedigimiz sirket kahyasinin sectigi herhangi birisi kose yazari olabiliyor.
Bu da, benim baktigim yerden, odun da, kalas da, kutuk de olabilir. Cogunlukla da ‘cheer leader’ oluyorlar.
Muzmin bey,
(Berbat ifade etmisim alintiladiginiz yerde ama hemfikiriz.)
Bu da, benim baktigim yerden, odun da, kalas da, kutuk de olabilir. Cogunlukla da ‘cheer leader’ oluyorlar.
Bu cheerleaderlarin lead ettikleri cheer, degisik baglamda Sokal’in bir guruhun gozune soktugu gibi ‘gakguk deriz, gakguk diyen iyidir zekidir adamdir’ seklinde de olabiliyor. Yani aklinizdaki duruma Hanlon’s razor da uygun olabilir. Bir sablon icinde tezahurat yapilmasi kendi basina psikolojik savas alameti olmak zorunda degil. Bu guruhun itibari, yahut itibar edilenlerin boyle bir guruh olmasi psikolojik savas gibi seyleri kolay kiliyor olabilir, o ayri. (Bir parantez acip baglayayim: Sokal ’sol’ dedigi seyin budalalik oldugunu dusundugu icin degil bir takim burnu havada solcularin akademik orgutlenme icinde ’saygin’ budalalik uretmelerinin ’sol’a zararli oldugu icin yaptigini da soyluyordu yanlis hatirlamiyorsam.)
[Metin beeeyyyy, bunu duzletiyorum 16. yorumu silebilir misiniz?]
Muzmin bey,
(Berbat ifade etmisim alintiladiginiz yerde ama hemfikiriz.)
Bu da, benim baktigim yerden, odun da, kalas da, kutuk de olabilir. Cogunlukla da ‘cheer leader’ oluyorlar.
Bu cheerleaderlarin lead ettikleri cheer, degisik baglamda Sokal’in bir guruhun gozune soktugu gibi ‘gakguk deriz, gakguk diyen iyidir zekidir adamdir’ seklinde de olabiliyor. Yani aklinizdaki duruma Hanlon’s razor da uygun olabilir. Bir sablon icinde tezahurat yapilmasi kendi basina psikolojik savas alameti olmak zorunda degil. Bu guruhun itibari, yahut itibar edilenlerin boyle bir guruh olmasi psikolojik savas gibi seyleri kolay kiliyor olabilir, o ayri. (Bir parantez acip baglayayim: Sokal ’sol’ dedigi seyin budalalik oldugunu dusundugu icin degil, bir takim burnu havada ’sol’cularin akademik orgutlenme icinde ’saygin’ budalalik uretmelerinin ’sol’a zararli olduguna inandigi icin o deneyi yaptigini da soyluyordu yanlis hatirlamiyorsam.)
Bulent bey,
Evet. Bu tur kabahatleri gecmiste islemis birisi olarak, bazan zevkli bir ugrasi dahi oldugunu da soyleyebilirim. Cok uzatinca degisiyor; muhatap kitleniz acikli olmaga basliyor tabii.
Kabul edebirilirim. Ama, sadece ilgili birey (kose yazari) icin kabul edebilirim. Bir sirket ya da muessesede uzun sureli kaliyor ise, o zaman Hanlon’s Razor cok da gecerli aya da anlamli olamayabiliyor.
Dogru. Kisinin kendi karakteri bu olabilir. Dolayisi ile, o kisiyi kimin nerede kullandigina da bakmak lazim.
Bunu bir de sartlar ile harmanlarsaniz mukemmel bir karisim cikiyor ortaya.
Ben de oyle okudum.
Bu taife, bizdeki solda herzaman luzumunu kat-be-kat asan miktarlarda mevcut olmustur. Hala daha da oyledir bence.
Ilginc olan, solun sadakatinin cok daha saglam olmasidir. Bu guruhu yuz sene kandirani dahi defterden kolay kolay silmezler.
Eee?
Ne yani? Şimdi Alatlı’nın yazısı daha mı “akademik” oluyor budurumda…
Kimse kusura bakmasın ama ben artık onun yazılarından hiç hazzetmiyorum. Sebebi de şudur:
“Or’da Kimse Var mı?” dörtlemesinin ikinci cildinde yanılmıyorsam bahsettiği akıl dışı otoriterliğe düşmüş gözüküyor.
“O mu bilir? Ben ABD’de doktora yapmış ODTÜ mezunu bir akademisyenim!” tarzı tepeden bakışçı sayılabilecek bir tavırla tartışmayı akıl sınırlaırnın dışına çekiveriyor.
Burada temel hatası şu: ” Demokrasi batının şeytani icadıdır, bie uymaz. Bizim ÖZEL şartlarımız var.” vs…
Ekonomik faaliyetin çeşitliliği, sınır ötesi icrası ibi konuları da bu dar, ortadoğulu aydın bakış açısından gördüğünden “Kendi yağımızla kavrulalım, kalkınalım!”dan öte ir söylem geliştiremiyor. Bunu kitaplarının çoğunu birden fazla okumuş biri olarak söylüyorum.
Milleti, “rüştünü ispatlamamış” bir kitle olarak görmesinin mazereti olamaz. Bu açıkça millete ve onun iradesine hakarettir.
Millet rüştünü eli silahlı cuntacıların zoruyla değil, düşe kalka, yanlış yaparak ve gerekirse ölüm tehlikesi atlatarak elde eder.
İnanılma bir şekilde darbacilerin, cuntacıların, iktidar hırsızlarının vahşetini rasyonalize ediyor. Ama işi “ulusalcı” etiketle yaptığı için kimse onu eleştiremiyor.
Bir ordunun milli iradeyi ayaklar altına alması “yabancılaşması” demektir.
“Dokunulmazlıklardan” bu kadar hınçla bahsetmesi de sanki memur kökenine işaret ediyor gibi. Kendisinden henüz “Memurin Muhakemat”denen garabetin ülkeyi getirdiği sosyalist rejime etkisini işitebilmiş değiliz.
Anlayabiildiğim kadarıyla Alatlı’nın bilimselliğini borçlu olduğu batıdan almadığı tek şey kurallara, ilkelere, prensiplere bağlılık.
Bunu salt tepkisel bir batı karşıtlığıyla yok saydığından, güc svaunduğunun, güce tapınmayı yücelttiğinin farkında değil.
Kendisi de “batılılaşacağımız” söylüyor. Ama.. Bunun hangi şartları gerektirdiğinden bahsetmiyor. “batılılaşma” silahların zoruyla olmaz. Eğer önünüzde kuraları, ilkeleri konmuş bir “demokrasi” kavramı varsa buna uymakla olur.
Alatlı’nın bu tarzına reel politik deniyor ki bununla bir yere varmanın imkânsız olduğunu düşünüyorum. “Canım hele bir iktidarı ele geçirelim, hükümeti yıkalım da ŞARTLAR NEYİ GEREKTİRİYORSA REEL OLARAK ONA GÖRE DAVRANIRIZ” düşüncesi ahlâkî bulunuyorsa ne âlâ…( “Canım çoğunluğpun kabulüne göre şekillenen bir şeyi nasıl referans alırız?” gibisinden rölativist bir tavırla zaten tartışmak mümkün değildir. Çünkü “tartışma” sahip olunan, benimsenen mutlakların, referansların ortaya konmasını gerektirir. )
Bu bakımdan Alatlı’nın özde kendine ait bir fikri de yok. Vardığı bir hüküm, belli ettiği bir taraf da yok.
O , gücün meşruiyetini, “Türk’ün özel şartları” ardına gizlenerek tanımak dışında bir şey yapmıyor.Burada gücün tarafını tutmuyor mu? Tutuyor da onu ilkelere dayanarak meşrulaştıramıyor.. “ilkeleri” var ise de bunlar insanların canlaırnı ve mallarını emanet edebileceği şeyler değil…
Kendisi mesela “mülkiyet” konusunu da açıkça reddedemez. Bu onun içinde bir uktedir ama bunu peşinen reddettiği zaman kendi kaynaklarıyla çelişkiye düşeceğiniş fark eder.
Mesela İslam’da mülkiyet konusunda “Evet kişinin mülkü kendi tasarrufundadır!” diyemez. Nereden mi biliyoruz?Bkz: “Or’da Kimse Var mı?” dörtlemesi ikinci cilt, Dinana Pavloviç’le kahramanımızın sohbeti.
Metin Bey’in yazısının başındaki olay, Hayek’in ve Friedman’ın Pinochte’ye danışmanlık etmesi ise, hemen belirtelim fevkalâde yanlış bir iştir. Şahsen ben, Alatlı gibi bu durumu, “efendim ama özel şartlar..” falan benzeri cümlelerle meşrulaştıramam.
Dolayısıyla…
Başkasının yanlışları bize örnek olamaz ve bizi bağlamaz. Ama doğrularından öğreneceğimiz çok şey vardır ve Alatlı maalesef “sui misal emsal olmaz” ilkesini yok sayarak, ilkel diyebileceğim bir ötekileştirmeyle batının bütün doğrularına sırt çevirmeyi hayran kitlesine benimseterek çok büyük bir kötülük yapmıştır.
Afsar bey,
“O mu bilir? Ben ABD’de doktora yapmış ODTÜ mezunu bir akademisyenim!” tarzı tepeden bakışçı sayılabilecek bir tavırla tartışmayı akıl sınırlaırnın dışına çekiveriyor.
Bunu dedigini zannetmiyorum, cunku doktora yapmis degil Alatli benim netten gorebildigim kadariyla. Dediginiz tarzi ben de sevmiyorum, ozellikle bir kesimin etiket manyagi oldugu gunumuz Turkiye’sinde manasiz olmayi birakin genclerin aklina yanlis seyler soktugunu dusunuyorum. Sevmiyorum da, Alatli’nin bunu yaptigina denk gelmedim ben (o kitaplari zamaninda okumustum). Bizim simdiki ortamimizda — yine etiket tutkusu yuzunden — boyle algilanacak seyler soylemis olabilir, ama kastinin o oldugu veya tarzinin oyle imalar yapmaya yatkin oldugu intibaini almadim ben.
Müzmin bey’in “köşe yazarlığı” konusundaki fikirleri” Yahu ben mi yanlış biliyormuşum?” gibi düşünüp de kendimi tuhaf hissetmeme yol açan fikirlerdi.
“Fıkra, “makale”, deneme” türlerine dair ortaokul dilbilgisi derslerinde yeterince eğilmiş idik.
O yüzden “Ben makale yazdım!” diyen birini gördüğümde hep çocukluk günlerimin alevler içinde yanıp gittiğini düşünüp dehşete kapılırım.
Acaba şöhret başlı başına bir meslek mi? o mesleğin de bir piyasası ve simsarları var galiba?
Ben Müzmin Bey’e katılıyorum. Bir iddiayla ortaya çıkarsanız “er meydanında” dayak yemeyi de göze alacaksınız. Bir de ne yazdığınızı bileceksiniz… Her janrsız yazıya “fıkra”, demeyeceksiniz.
Anladığım kadarıyla memleketimizde şöhret piyasasına girmenin yolu ABD’de okumak, nüfuzlu amcaları tanımak ve iyi bir basın markasına dahil olmak.
Bülent Bey,
” Alınabilecek bütün akademik ünvanları alarak..” der hayat hikâyesinde. Asıl doktora konusu bildiğim kadarıyla “kalkınma İktisadıdır” Bunun yanısıra teoloji doktorası da yaptığını gene kendi ağzından hayat hikâyesinde okumuştum.
Genel anlamda ben de o tip bir davranışını gözlememiştimn ama bu yazıdaki tutumu bende öyle bir intiba bıraktı, nedense.
Alaltlı yıkmayı düşündüğü şeyin yerine yenisini yapmayan ama gene de “onarımdan” bahseden tipik bir marksist aslında.Müzmin Bey “gene etiket makinesi çalışıyor!” diyecek ama bunu Günay Rodoplu’nun ağzından “Ben hilalin altındaki ilkel komünistim” diyerek belli eder.
“Piyasa ahlâkı” diye sunduğu şeyi yererken piyasasız bir ekonominin nasıl olacağını bize anlatmaz meselâ. Veya piyasa denen mübadele ortamının her yerde aynı ahlâkî ayrıntılara göre mi şekillendiğinden bahsetmez. ” Madem ki piyasa( market) bir gavur icadıdır, o halde ahlâkı da gavur ahlâkı olmalıdır!”dan öte bir eleştiri maalesef getiremez.
Bana sorarsanız Alaltı son sözünü “Schrödinger’in Kedisi’nde” söylemiştir. Gerisi basit bir tekrar, batı düşmanlığı, tepkisellik ve aydın despotizmidir…
Afsar bey,
” Alınabilecek bütün akademik ünvanları alarak..” der hayat hikâyesinde. Asıl doktora konusu bildiğim kadarıyla “kalkınma İktisadıdır” Bunun yanısıra teoloji doktorası da yaptığını gene kendi ağzından hayat hikâyesinde okumuştum.
Hmm. Hay Allah. Benim baktigim yerlerde (iki Vikipedi) bunlardan bahsedilmiyordu. Bir yuksek lisans gordum sadece, belki eksik yazmislar?
Alaltlı yıkmayı düşündüğü şeyin yerine yenisini yapmayan ama gene de “onarımdan” bahseden tipik bir marksist aslında.Müzmin Bey “gene etiket makinesi çalışıyor!” diyecek ama bunu Günay Rodoplu’nun ağzından “Ben hilalin altındaki ilkel komünistim” diyerek belli eder.
Onu lafi hatirliyorum ben, dogru ama benim aldigim intiba o degildi. Ne olmadigini biliyorum tabii, ‘nedir bu beyandaki kasit’ deseniz, bilemem.
Neyse, ben o linki oraya biraz etraf senlensin ve belki bakis acilari genislesin diye vermistim (bes alti yere daha ektim aslinda ayni linki, ama orada tuttu). Durum suydu: birisi birsey diyor (Partizan bey zannediyorum), buna refleks tepki verebilecek bir guruh var ortada ama Alatli’ya da hurmetleri var. O ortamda “X’in dedigini Alatli da diyor” denince refleks olarak gosterilen tepki gemleniyor, konusma baska bir mecraya girebiliyor.
(*) Bunun oksimoronal değil, tam da eşyanın (liberalizm “eşya”sının!) tabiatına uygun olduğunu Muzmin Bey’den, özellikle Afşar Bey‘le olan tartışmalarından duymuşluğumuz/bilmişliğimiz olduğu için buraya kendisinden esaslı bir itiraz gelirse hiç şaşmam, siz de şaşmayınız!
Şimdi Metin Bey…
“Olması gerekenler” dediğimiz şeylerle realite arasındaki çelişkilerden “olması gerekenler” değil, uygulayıcılar sorumludur.
Liberalizmin hangi düşünürüne müracaat ederek , onun darbeden medet ummakla kendisini tanımladığını göstermezseniz bu fikir namusuyla bağdaşmaz.
Size göre barışı temin eden fikirler sosyalizme mi aittir? Karma ekonomik fikirlere mi aittir?
Size göre “barış” nedir? Sosyalizm hangi fikriyle barışı temin eder? “önce hepinizin kafasını keseriz, böylece boy farklarınızı ortadan kaldırır ve aranızdaki kıskançlıkları bundan dolayı ortaya çıkacak savaşları engelleriz” diyen bir ideoloji mi ahlâkî ve arzulanabilirdir?
Burada onlarca defa solu tanımlamanızı, etik değerlerini ortaya koymanızı rica ettim. Cevap yok. Buna Müzmin Bey de cevap evremiyor. Ama insanların açgözlülükleriyle, liberal düşünürlerce defalarca ortaya konmuş soyut kurallara uymamaısnın faturasını liberalizme çıkarmak kolaycılığı da nedense çok tercih ettiğiniz bir yöntem.
insanların mülklerinin , özgürlüklerinin, hayatlarının devlet dahil her türlü kollektiviteden, örgütten korunmasına yönelik ilkeler mi sebep olmaktadır, devletlerin kendi aralarındaki savaşlara, iktidar hırsızlığı darbeler, aç gözlü memurların insanların yarattığı servetlere tasallut etmelerine?
Herkes bir fikre göre hareket eder Metin Bey. İnsnaın yaptıklarına bakarak hangi fikre göre hareket ettiğini çıkarabiliriz. Kim ki “mülkiyet hırsızlıktır!” diyorsa o, hırsızlığı, gaspı ve yağmayı kitle adına yapacak demektir ki sosyalizm bunun en kanlı delilidir.
Şimdi size burada liberal ilkelerin, özünde varoluşumuzu sağlayan, medeniyet denen şeyin züerine kurulduğu adil davranış kurallarının birer keşfi olduğunu anlatmam anlamsız. Çünkü sizin İMANINIZ kollektivizmin , yeni Tanrımız olduğu yönünde tekanül etmiş. Ne desek boş..
Sorular şunalr:
1- Piyasayı ahl♪1ksız mı buluyorsunuuz?
2- Piyasayı yok edersek aynı üretim faaliyetinin devam edeceğine inanıyor musnuz?
3- Neyin ne kadar üretileceğine piyasa dışındaki bazı güçlerin kararvermesi sizce daha ahlâkî sayılabilir mi?
4- İnsanların mülklerini istedikleri gibi tasarruf edebilmeleri mutlaka darbelere mi yol açar?
5- “Sınırlı devlet” ideali midir size göre darbeleri, diktatörlükleri yaratan?
6- İçkinin haram olduğuna inanıp da mesela içip zıvanadan çıkarak çevresine zarar veren kişiye bakarak onun inançlarının yanlışlığını öne sürebilir miyiz?
Sizin bu peşin ve tartışmasız infaz tavrınızdan sonra şahsen ben solun “ahlâksızlığından” bahsetmekte ne kadar haklı olduğumu gördüm. Aslına bakarsanız solun, piyasa düşmanlığının , kollektivizmin çok daha ağır ifadelerle anılması gerekliliği aktardığım ifadelerinizle belli oluyor.
Yazık… Yıktıktan sonra yerine bir şey koyamayacaksanız vahşetinizi sınırlayın Metin Bey.. Kendisine sığınarak çelikileri bize kabul ettirmeğe çalıştığınız “diyalektik” canbazlıklar hiç bir şeyi açıklayamıyor…
Can Madenci’nin aktardığı satırları şimdi okudum.
Bu satırların benzerini sınırsız demokrasi ve temel haklara riayet eden bir mutlakiyet arasında mukayese yaptığı kitabında da yazar Hayek.
Bu satırları hayek’in diktatörlüğü övmesi olarak reklam etmek onun savunduğu fikirlerden hiç haberdar olmamakla mümkün.
O “sınırsız bir demokrasinin” arzulanabilir bir şey olmadığını söyler. Bu açıdan demokrasi salt çoğunluk oyunu temsil dene bir mekanizma olduğu için istenmez, istenemez.
Hayek’in çelişki gibi görünen sözlerini tasavvur edelim.
Bir diktatör var ve mesela insanların mülkiyetlerini, fikirlerinin serbestçe mübadele etmelerine karışmıyor. Nasıl giyindiklerine, neye inandıklarına karışmıyor.Keyfi emirlerle ekonomi feman etmiyor.
Elbette böyle bir kişiye nasıl diktatör denemezse Hayek’in “ancak bu şartlar altında” diye belirttiği ve nedense çok vicdanlı solcularımız tarafından görmezden gelinen kayıtlara uymayan bir çoğunluk diktasına da “demokrasi” denemez.
Bu ülkede liberalizm niye yerleşemez? Çünkü aslında herkes demokrasiyi kullanarak çoğunluk gücünün sınırsız şekilde kullanılmasını savunmaktadır. Maalesef bu eğilimi Metin bey’de de görmek ümitlerimi iyice karartmıştır. Oldum olası kurallarla ilgili hiçbir şeye inanmayan ve gücün mutlaklığı dışındaki düşünceleri küçümseyen Müzmin Bey de elbette bu dediklerimize gülecektir.
Sonra siz düşünüp duracaksınız. Niye “ilerlemiyoruz?!” diye. Çünkü hem müteşebbisi dolandırıcı, kapitalisti hırsız, piyasayı ahlâksız olarak kabul edip hem de niye kitap yazılmadığını anlayamamak tam da bu kollektivist, güce tapınıcı tavrın çelişkisidir.
24′le ilgili olarak:
Afşar Bey,
Buraya girecek halde değildim. Fenayım. Ama size şunu söylemek zorundayım hemen. Sonra yine konuşuruz:
Okuduğunuzu dikkatli okumuyorsunuz. O cümleyi tam tersinden okumuşsunuz. Öyle düşünen ben değilim ki. Öyle düşünenin Muzmin Bey olduğunu söylüyorum o cümlede ben. Bu son yorumunuz külliyyen Muzmin Bey’e yöneltmeniz gereken bir yorum, bana değil. Lütfen oradaki hitabınızı Muzmin Bey şeklinde değiştiriniz.
Metin Bey,
Bu düzeltme yazınızdan sonra Orada “Müzmin Bey”, demekte beis görmüyorum. Da… Cümleniz hiç de sizin söylediğiniz gibi anlaşılmıyor. “bakın zaten öyle olanve Müzmin beyce de ifade edilen” anlamında okunuyor, nedense.
Şunu da belirteyim, yazıyı benim düzeltmem imkânsız. Yazıya müdahale edemiyorum. Siz bir düzeltme uyarısıyla bu ayzıma istinaden hitabı düzeltirseniz sevinirim…
Metin Bey,
Geçmiş olsun.
Es kaza Türk’lere uygulanan vize duvarları azıcık indirilse zaten benim gibi “ahlâksız” adamalardan kurtulup, “kendi kendine yeten buğday üreticisi şanlı kolhoz cumhuriyetini” kurar aydınlık günlere erersiniz de ne yapalım ki Allah bizi bu vatanda halk etmiş.
Her ne kadar bu “vatanın” fakir gibi ahlaksızların ne kadar vatanı olduğunu da gene en iyi solcu abilerimiz bilse de dediğim gibi azıcık sabredeceksiniz artık.
Ben, Alatli’da bir evrim seziyorum.
Dogrudur; Schreodinger’in Kedisi Alatli’nin son iyi eseriydi. Ondan sonrakiler cok fazla uzmanlik eseri gibiydi. Ilgi sahasi acisindan uzmanlik isteyen konular.
Oyle olmamaliydi, ama bizde komsusu Rusya’yi icinden tanimak gayreti gosteren baska pek kimse olmadigi icin, Alev hanimin yaptigi nev-i sahsina munhasir hale gelmistir.
Schreodinger’in Kedisi dahil, daha sonraki kitaplarini pek de okuyamadigimi soylemem lazim. Yani, ben de gunahkarim.
Alatli’da benim sezdigim evrim ise sudur:
Daha once muhalif oldugu yapiyi elestirmesinin sonucunda ortaya cikan durumun da istedigi sekilde olmadigini/olmayacagini gordu zannedersem ve sarkaci simdi ortalara bir yere cekmege calisiyor.
Bu yaklasimini –her iki tarafa da yar olamamak ihtimali olmakla birlikte– yanlis bulmuyorum.
Metin bey,
Ortak bir ‘hata’ olarka nitelendiridiginiz icin cevaplamak durumundayim:
Belge, Magden ya da her kim ise… Kamusal ortamda soylediklerini elestiriyorum. Yani, mahrem ya da off-the-record seyleri ifsa ediyor degilim. ‘Belaltinan vurmak’ degil –bence– benim yaptigim.
Magden’i gercekten de pek iyi taniyor degilim –yazdiklarinin mudavimi degilim anlaminda soyluyorum. Rastlamak zorunda kaldigimda itiraz edecegim seyler bulursam, onemli gorursem, vaktim de varsa, itirazlarimi yazmak hakkimi kullanyorum. Kendisine daha fazla zaman ayirmak gerektigi yolunda bir intiba edinemedim bugune kadar –cunku, bilgilendirmek yerine heyecana, galeyana getirmek amacli yaziyor (benim okudugum sekli dogruysa). Benim de, adrenaline degil, ogrenmege ihtiyacim oldugu yolunda bir takintim var malesef. Magden, bu bakimdan, benim istifade edecegim bir kaynak degil.
Belge icin.. Takdir ettigim bir entellektueldir. Yok. ‘Entellektueldi’ desem daha dogru olur. Onun gibi bilgi ve tecrube sahibi olup da bunu bu kadar hoyratca ziyan eden bence az bulunur. Bu bakimdan Belge’ye hayal kirikligi ile karisik bir hayiflanma duygusuyla bakarim. Yazdiklari, nedense kendisini temsil etmez oldu –benim gozumde.
Elestirilmesi gerekiyor –hem de acimasizca elestirilmesi gerekiyor, ki yerini bulsun. Ben o kanaateyim.
Donelim makale kalitesine.. Kimse kimseden utopik bir akademik kalite beklemiyor. Ama, bilgi yerine amigoluk, empatik sempatiklik yapinca da kimseye faydasi olmuyor.
Gizli degil ki zaten.
Fildisi kuleden ahkam kesmeleri okuyanlara tabii ki ilginc gelebilir, ama icini neyle nasil doldurluklari sorusuna muhatap olmadiklari muddetce.
Seyretmek yerine okumagi, yazmagi yani kisaca aktif katilimi onermek isterim. Ama, tabii, yine de siz bilirsiniz.
Her hal u karda, bu ‘aydin’larimizin interactive olabilmelei gerekir. Aksi halde, herbiri ya birer fetva makami, ya da remote amigoluk payesi ile huzur u divanda yatip uzandiklarini dusunmek zorunda kaliriz.
Nasil ‘arkalari’ndan?
Onlarin okuma yazmasi yok mu?
Hic bir sey yapamiyorsaniz, yapamiyorlarsa, yazilanlarin (ya da sizin tabirinizle, arkalarindan atip tutanlarin yazdiklarinin) linkini (adresini) lutfedip emaille filan kendilerin ihbar edebilirsiniz.
Ben bundan hic bir sekilde gocunmam.
Tiriviri hodukler deyince kimi kastettiginize emin degilim; cunku, yer geliyor yukarida ismi gecenler de –bazan– o kategoriye girmek zorunda kaliyor.
[Ben medyada olmadigim icin 'medyadaki tırıvırı hödükler' kategorisinde olamiyorum ama bu benim 'medya-disi tırıvırı hödükler'den olmama engel degil tabii ki.]
Metin bey, Muzmin bey demis ki:
Belge, Magden ya da her kim ise… Kamusal ortamda soylediklerini elestiriyorum. Yani, mahrem ya da off-the-record seyleri ifsa ediyor degilim. ‘Belaltinan vurmak’ degil –bence– benim yaptigim.
Su belalti isi tamemen benim uzerimde kalacak sonunda, anlasildi. Nedir bunun manasi Metin bey? Anlayayim da yaptiysam yaptim diyeyim bari.
Belge icin.. Takdir ettigim bir entellektueldir. Yok. ‘Entellektueldi’ desem daha dogru olur. Onun gibi bilgi ve tecrube sahibi olup da bunu bu kadar hoyratca ziyan eden bence az bulunur. Bu bakimdan Belge’ye hayal kirikligi ile karisik bir hayiflanma duygusuyla bakarim. Yazdiklari, nedense kendisini temsil etmez oldu –benim gozumde.
Simdi buna katiliyorum desem yarin baskasinin makalesine ilistiginiz zaman ‘beni de ilismis sayacaklar’. Ama, katiliyorum, cok sey beklenebilecek birisi Belge bence de. Gidip iyice gecmisini arastirmis her yazdigini okumus filan degilim — pek tanimazdim bile yakin zamana kadar. Yazdiklarinda bazen gozukenler yazabilecekleri konusunda fikir veriyor.
Bulent bey,
Insna denen mahlugun, fikir profilini ‘nokta’, ‘cizgi’ ya da diger basit geometrik sekiller sananlar icin bu tur degerlendirme ihtimalleri tabii ki sozkonusudur.
Ama, ben, bunun boyle olmadigi (insanin fikir profilinin basit geometrik bir sekil olmadigi) kanaatinde oldum hep.
Gercek hayatta neye benzetebilirim? Bulutlara..
Degisik ve degisen icerikleri olan, degisik ve degisen sekillerdeki bulutlar..
Birbilerine teget de olurlar, ortusen kisimlari da olur bazan; ama birebir aynisi olanina hic rastlamadim. Hele de uzun zaman icin galiba hic mumkun de degil.
O yuzden, sucun sahsiligi prensibi geregi: Ilisen benim ve yanlis (art niyetli) bir sey dedigimi dusunmuyorum.
Belge, bence kendisini temsil etmiyor.
Bunu nicin yap(a)madigini merak ediyorum.
Belki, eskiden kalan bir reflektir.. ‘gun olur devran doner ve kovusturmaya ugrarim’ korkusudur.. belki de suur altindaki korku budur. Bilemem.
Ama, kendisini temsil etmiyor.
Muzmin bey,
Bu bulut modeli hos da, biz olculen taraflarini zaten tespit etmistik bunun.
Bulent bey,
Ilginc..
Asil ilginc olan da –orada– su dediginiz:
valla ben anlamam etmem ama herhalde sizinle sadece Allahimiz bir demek o! Hal buysa siz hesap edin ayni tarafta gozuktugumuz zaman karsidakinin uzakligini.
Ne sizinle ne de benimle benzer olan, daha da otesi ikimizi de benzer bulan acaba nasil bir yerde/uzakliktadir?
Evet. Ilginc.
Alatlı , kapitalizmi, bir entellektüelden beklenmeyecek kadar sıradan önyargılarla okuyan biri.
Herhangi bir ODTÜ’lüden farksız tepkiselliği ve Amerikan karşıtı olmanın kayıtsız şartsız vicadni sorumluluğuyla kendini mecbur hisseden, iyi bir gözlemci.
İşin açığı “Aydınlanma Değil Merhamet’e” başladığımda artık doktora metinlerini basit edebi kurgulara olduğu gibi monte etmek dışında yaptığı birşey olmadığını gördüm ve okumayı da bıraktım.
Kendisine o analitik düşünme araç kutusunu verenin batı düşüncesi olduğunu bile fark etmeksizin batıyı mahkûm edivermesi, içine kapanmacı köylü toplumumuzn okumuş çocuklarında bir kurtuluş nidası gibi karşılandı.
Rus’larla yakınlaşmamızı istemesi de muhtemeleneski sosyalistliğinden kaynaklanıyor. Bana da Rus’lar hristiyan alemi içinde en yakın adamalr gibi görünse de bunun Amerikan dostluğunu istemekten özde ne gibi bir farkı olduğunu merak ediyorum. Rus’ların “Yahu şu Türk’ler bize ne çok benziyor, kanım da kaynadı, hadi dost olalım” falan diyeceğini de sanmıyorum ya…
SK’de “Ayn Rand Kültü” başlıklı bölümde yaptığı intihali, içeriğini düşman ağzından bir diyalog olarak sunmasıyla benim hayranlığımı yitirdi, üzgünüm.
Bir de “evrimci rasyonalizmi”, Sosyal Darwinizm diye sunması inanılmaz bir bilgisizlikti veya saptırmacılıktı.
Afsar bey,
Cilasinin icini gorenlerin bunu yapmaga basladigini goruyorum. Hayli sayida insan tanir oldum bunu yapan. Alatli bu bakimdan, benim farkettigim, ilk orneklerden birisi. Dolayisi ile, dediklerinin hepsinin onyargi oldugunu dusunmuyorum.
Onyargi oldugunu iddia edenlerin dediklerinin onemli bir kisminin onyargi oldugunu dusundugum zamanlar coktur.
Alaltli olabilir, ama ben ODTU’lu degilim. Hacettepe, Bogazici, Capa Tip gibi girip de gitmedigim yerler haric tutulursa, o taifenin hicbirinden degilim. Ama, tepkilerinin hepsinin de tepkisellik oldugunu da dusunmuyorum. Aydin olmanin onsartlarindan birisi elestirel olabilmek degil midir? [Her elestirel insanin aydin oldugunu soylemiyorum; ama, elestirel olmayan, sadakatle bir omur bagli olanin aydin olabilecegine dair kuskularim var demek isterim.]
Ben de biraktim. Zor bir konuya, cok ortasinda girmisti. Yani, tirmanma acisini cok dik tuttu. Okunamaz, okunsa da anlam cikarilamaz bir sey yazdi. Haklisiniz.
O arac kutusunu Bati vermedi. Onun farkina varmasini saglamis olabilir, ama veren Bati degil. Veren bile olsa, sadakat ile baglanmasi bence anlamsiz olurdu.
Elestirmesi de, bence, sizin dediginiz uzere, icine kapanmaci koylu toplumumuzun arayip da bulamadigi bir ses oldugu icin yanki bulmus degil. Bati hayranlarinin sarsilamsi gerekiyordu biraz. O buna hizmet etti ve bence cok da faydali oldu.
Ruslarla yakinlasmamiz olarak okursaniz bence yanlis okumus olursunuz. Dostunun dinini, dusmaninin dilini bileceksin diye bir atasozu vardir –hangi ulusun oldugu aklima gelmiyor (belki de Ruslarin). Alatli bu istikamette bir seyler yapti. Ruslari tanimamiz gerekiyor. Rus mentalitesini stereotype’lardan olabildigince arindirarak..
Ruslarin bize ne denli benzedigini dahi bilmiyoruz biz.. Tarihimiz de cok benzer.
Ruslari tanimadan Ruslarla nasil bir siyaset yurutebiliriz? Mumkun mudur?
O yuzden, bence daha cok sayida insan bizlere Rus dunyasini (lagaluga edebiyatindan daha farkli olarak) tanitmalidir. Alatli bu bakimdan iyi bir baslangic idi. Arkasini getiren olmadi –olduysa da benim haberim olmadi.
Dogru. Mesele apansiz dost olmak degil zaten. Ruslarin neye nasil tepki vereceklerini anlamak acisindan bu onemli. Neyi kabul ettirebilirsiniz sorusunun cevabi dahi bunda gizli.
Olabilir. Ilgimi cekmemis olsa gerek ki hatirlamiyorum bunu. Ya da unutmusum. Nereden bahsediyorsunuz?
Müzmin Bey,
“Cilasının altındaki…” dediğinizde görünen refahın ardındaki entellektüel alt yapıdan değil de onu uygulamamakta direnen devletçi yönetimlerinkrili çamaşırlarından bahsettiğinizi düşünüyorum.
Zira özgürlük ne kadar korunursa refahın o kadar arttığı bir gerçek. İnsanlara nekadar rahat nefes alır ve ifade edebilirlerse ve merkezi önemi haiz olmak üzere mülkklerinin ne kadar emniyet altında olduğunu görürlerse o kadar iyi çalışır, üretir, zenginleşirler.
Alatlı maalesef kapitalizmin temel kitaplarını bile okumamış görünüyor. Bahsettiğim “evrimci rasyonalizm” SK’da geçer. ” Güçlünün zayıfı ezdiği sıfır toplamlı bir oyundur” falan bile der kapitalizmiçin. Oysa tam da aynı kelimelerle kapitalizmin oyun teorisinde oyunun sıfır toplamlı olmadığını Hayek, Mises, Rand uzun uzun izah ederler.
Sosyal Darwinizm mevzuu kapitalizmden ziyade bizzat Marx’a ilham vermiş ve ekonomik faaliyeti karşılıklı yok edicilik bakışıyla yorumlamasına yol açmıştır. Oysa mesela Mises toplumsal iş bölümüyle ortaya çıkan durumun karşılıklı ayrdımlaşma olduğunu, bu savın kökten yanlış olduğunu gösterir. Keza aynı konuya Popper da eğilirve Darwinizm- marxizm şanssız kardeşliğinin içine düştüğü fikri çıkmaza evrim varsayımının bilimsel olmadığını göstererek işaret eder.
Türkiye’de kapitalizmin literatürü henüz çevriliyor. Nasıl oluyor da kapitalizmin “cilasının altındakiler” görülebiliyor anlamk imkânsız? En önemli düşünürlerden hayek çevrileli henüz 12 yıl oldu. Marx’ın kapital’i bundan çok çok önce çevrilmişti bile.
Alaltlı’nın “Aydın despotizmi” diye bir kitabı vardır muhakkak görmüşsünüzdür. burada Yalçın Küçük’ün tavrını eleştirir.
Oysa şimdi fark ediyorum ki Alaltlı batı düşüncesine, henüz batı düşüncesini doğru dürüst okumamış bir kitleye eleştiri -tanıma şansı tanımaksızın, toptan reddiyeci bir tavırla yaklaşırken “aydın despotizminin” o elitist tutumuna çok daha yakın duruyor.
Bu “aydın despotizmi” tavrını darbecileri milletin çobanı olarak gördüğü, darbeleri meşrulaştırmak için uğraştığı yazılarında da görebilirsiniz.
“Bilime dayalı otoriter yönetim”olarak anladığım “aydın despotizmi” tam da onda bulunur.
Ayrıca sıkça sorduğu “Nerden biliyorsun?” sorusunda da bir bilgi hiyerarşisi gözeterek, bilgi kuramını otoriter bir cendereye sokar. “kapitalist”, sosyal darwinist” diye kınadığı Popper ise onun aksine “bilimin kamusallığı”dediği ” Bir bilginin onu test etmeğe gönüllü ve imk♪1nı olan herkes tarafından test edilebilmesi gerektiğini” diye tanımladığı ilkesiyle bilimsel bilgiye ondan çok daha rahat ve “demokratik” yaklaşır.
Rus’lara gelince… Sizce “Moskof’tan dost, ayıdan post olmaz!” diyen bir millete bu sözü ettiren tarihi tecrübeyi bir çırpıda yok saymak mümkün mü? Rus’lar bizle ne kadar alâkadardır?
Rus’larla yakınlaşmasak ne olur? Biz ene verebilirler? Sanıyor musunuz ki Rus’lar bilhassa asırlarca egemenliklerinde yaşamış Tük halklarına muhabbetle bakmaktadırlar?
Tamam.. Tarihi kinleri birtarafa bırakalım ama tarih gene tekerrür ediyor gibigeliyor bana. ” Amerikayı peşinen şeytan sayan” solcular bu sefer eski patronlarına yaklaşmağa çalışıyor gibime geliyor.
Evrimci rasyonalizm ile ilgili en geniş açıklamayı sanırım hayek’in “Kanun, Yasama Faaliyeti ve Özgürlük” adlı kitabında bulabilirsiniz. ( Yanılmıyorsam 1. cilt)
Kalın sağlıcakla.
ilahi afşar bey, yine her şeyi birbirine karıştırmışsınız. sosyal darwinizm marx’a ilham vermiş - peh peh peh! şu kapital’i bir okusanız ufkunuz genişleyecek, ama inat ediyorsunuz. hayek ve friedman’ın şu anda cehennemde pinochet ile liberalizmi uygulamaya çalıştığını size hatırlatırım.
Can Bey bence siz marx’ın Darwin’e olan hayranlığından bihabersiniz.. Mücadele kuramını darwin’den almıştır. Tünaydın…