Gız sen Yalova’nın niresindensin?
Ne zamandır beddua etmemişiz sevgili Çek ve Slovakyalı hemşehrilerim! Kısmet bugüneymiş. Kaldığımız yerden devam edelim, buyrun:
43. “Devlet iktidarı”ndan bahsederek ağzındaki baklayı çıkaran LÖK Başkanı Erdoğdu İvediç Bey kibin ıspanaktan anayasso gugukçusu porofesöl olasın; hakiki entelektüeller münasip anatomik bölgeleriyle güleler sana.
44. Histerik arzuların insanlarıykene fobik korkuların maymunlarına dönüşmüş olan şeğerli orta sınıf beyaztürklerimiz kibin, AB başta olmak üzere bütün dünyaya madara olasın.
45. Benim kibin reklamcı olasın da inim inim inleyesin “zemannnn, zemannn!” diye diye. Hatta reklamcı ne kelime, reklam yazarı olasın ki Einstein Dede’nin menşur formülünü yeniden yazasın. Bak ikinci pazartesi gelip çattı, bendeniz halâ bir adet basın kampanyası ve bir adet de interinet sitesi ile ilgili en ufak bir fikir kırıntısı saçamadım yerlere. Niye? Bissürü ıvır zıvır işlerden onlara sıra mı geldi kine? Aha işte bu ip üstünde yürürkene gaybolmayan sakız çiğneyememe sendromu da yaşın kemale erdiğinin nişanesidür herhal –canımdan çok sevdiğim (essahtan ha, walla yağ çekmiyom!) biricik patronum haklı mı ne bu hususta?!
45 buçuk. Reklam yazarı olmak demek ne dimektir, gel de onu bana sor. Sadece vakit kıtlığı değil başka şeyler de çekersin.
Çile çekersin bi kere seni yaşlı diye bi kenara atıncaya kadar acanslar -dergaha odun taşımak daha kolaydır bundan.
Bazen parası bol fekat görgüsü kıt (:negatif korelasyon) müşteriye tabanca çekip herifi yahut karıyı oracıkta (toplantı odasının ortasında veyahut sunum esnasında) alnının şakından vurasın gelir.
Hababam fikir şutu çekersin; bazen hedefi bulur, bazen ıskalarsın.
Dünyanın bütün datasını, enformasyonunu ve bilgisini su çeken sünger misali çekmek durumundasındır. Lakin kafatasındaki gereksiz vmb’leri duman edip uçurma bacası çekmiyorsa halin haraptır; bunca veri, malumat ve bilgi ile bir gün ar damarın değilse bile beynindeki kılcal damarlar çatlayabilür.
Kıyıya köşeye attığın üj bej kuruşu çekip bu lanet sektörden siktir olup gidesin gelir -artık bir kıyı kasabası mı olur, dağ başında kervan geçmez kuş uçmaz öküz reklamverem gelmez bir yer mi olur bilemem gayrı.
Sevda çekersin; hiç boş vaktin olmadığı içün o sevdanın mektubunu bilem yazamazsın. (Opşş! Devir değişti kardeş; artık mektup yok, “meyıl”, “esemes” filan var. Sen geçen yüzyılın niresindensin?)
Yaş odun ağır çeker imiş. Odun olasın, ağır çekesin gelir efkar bastığı zaman!
Duvar çekersin, perde çekersin, çit çekersin. O anda Kanarya adalarında taşş kebabı yapma hayallerinle, kafanın içi boktan püsürden iş meseleleriyle dolu olduğu içün bir türlü yazıp da Nobel ödülüne layık görülemediğin esaslı romanla, hiç kimselere hesap verme gereği duymayacağın ve tabakhaneye bok yetiştirme telaşına kapılmayacağın o bin yıllık “This Çiftlik belongs to Metin-thePoor Bey” hayalinle arana…
Ya da bütün bu hayallerin üstüne çini mürekkebiynen kalın bir çizgi çekersin.
Sen katır ya da yak heyvanı olduktan sonra beş çeki de yük çekersin, on çeki de.
Bazen öyle inceden inceye bunalırsın ki, devlet olasın ve sektörden bütün büyükelçilerini geri çekesin gelir.
Yazdığın metinleri bin kere temize çeker, yine de bir kusur bulursun. Mükemmeliyetçiliği bir kenara bırakır ve kendini habire sorguya çekmezsen, dikkat da çekmezsin, ilgi de. Olsa olsa arabanı çekersin buralardan.
Günün 24 saat, haftanın 7 gün, ayın 30 çekmesi seni kesmez. Her zaman “dün yetişmesi gereken” bir iş vardır mutlaka. Vaktin dar olabilür, fekat yerin ve yenin daima geniş olmak zorundadır. Çekeceğin vardır, gelgelelim kuyruğunu çekiveremezsin.
Babadan kalma küçük el değirmenin varsa, acansta zebbahları kahve çekersin. Havan olur. (Bi zaman yaptıydım ben bunu.)
Gece olur, yorganı başına çekersin. Emme velakin yine de kurtuluş yoktur işlerden. Banyoda sihirli numarayı ya da helada sifonu çekerken bile düşünmek zorundasındır parlak bi fikir. Türkün aklı boşuna mı gayrikamusal alanda gelir, hı?
Kopya çekmek, bu sektördeki cincinlerin en tipik özelliğidir. Ortalık boşuna mı sünecan kaynıyordur! Sen işini namusunla çekip çevirirsindir, rahatın değilse de fikir namusun yerindedir.
Seni bezdiren herşeyin üzerine sünger çekmek istersin, lakin olsa olsa beyaz bayrak çekersin.
Yandan yandan tesbih çekmek, dert çekmek, gam çekmek “arabex”çilerin işidir. Gazel çekmeyi ve protesto çekmeyi işin ehline bırakırsın, sen olsa olsa fiil çekersin.
Bu maddenin bedduası: Reklam yazarı olasın da, aha beeeele lisan ile bozasın kafayı. Normal insanlar gibi olmak için hasret çekesin.
46. Kronik Yorgunluk Sendromu’ndan (KYS) mustarip olasın da U-topos nam malikanen viran ola, odalarını ve müştemilatını fareler basa. Bir türlü Charlotte Gilman Apla ile Begum Rokeya Sakhawat Hossin Teyze’nin anaerkil ütopyalarıyla ilgili makaleni yazmaya elin varmaya.
47. İkilemelerle ilgili imeceni bir türlü sonuçlandıramayasın, Emre Bey’le Bülent Bey’e rezil rüsva olasın. Cano Hanım da çoktan ikilemiş ola, sana yardım elini uzatmaya, elini vermeye kolunu kaptırmaya.
48. Ortalama “her on yılına düşen bir darbe” hesabın şaşa, e-darbeden sonra sıra Perihan Mağden Hanım’ın deyişiyle f-darbeye, o da olmazsa g-darbeye gele, hesabınla birlikte feleğin de şaşa. Absürdistan’da demokratlık taslamak neymiş, yedi sülalene göstereler Cumburliyetçi amcalar.
49. Başka doğacak yer bulamamışmış gibi tutup Absürdistan’da dünyaya teşrif buyurasın. Büyüyüp solcu olasın. Sonra da solun bütün tersanelerini zaptetmiş ulusalcı neonazilerin solcu olmadığını Afşar Bey’e anlatabilmek için göbeğin çatlaya. Arada da Knz Hanım malikanene uğrayıp beyinsel fonksiyonlarını dumura uğrata.
50. Ahmet Altan Bey veyahut Yıldırım Türker Bey olasın, Bülent Bey ve/veya Muzmin Bey de kelle avcın ola; seni alnından değilse bile Aşil Bey kibin topuğundan vura.
Hadi bakalım, yarım dalya.
Metin bey,
50. Ahmet Altan Bey veyahut Yıldırım Türker Bey olasın,
Bu bahsettiginiz iki isim ile bir benzerliginiz yok bence –etkilenmisliginiz olabilir tabii.
Bu iki isim, bence, butun kifayetsizliklerine ragmen, bulunduklari yerde olmalarini sadece ‘besik ulemasi’ ya da ‘besik muellifi’ olmakla aciklayabilir.
Bülent Bey ve/veya Muzmin Bey de kelle avcın ola; seni alnından değilse bile Aşil Bey kibin topuğundan vura.
Efem, sizi tenzih ederim ama, sallayani/sallayana sallamak, bazan da sarsmak yanlis bir sey midir?
Muzmin Bey,
“sallayani/sallayana sallamak, bazan da sarsmak yanlis bir sey midir?” [MA]
Elbette değildir, sizi en çok da bunun için seviyorum ya!
43 nümero için önemli not:
Engin Ardıç abüm yine tam onikiden vurmuş. Buyrunuz, hayrını görünüz:
http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=77309,10,2
Engin Ardıç abüm yine tam onikiden vurmuş.
Neyi vurmus? Milletin okumuslarinin bir kisminin duymak istedigi seyleri mi?
Hele suna bittim:
Böyle bir modele Avrupa’da yer yoktur, dolayısıyla Türkiye Avrupa Birliği’ne girmeyecektir, giremeyecektir. Bitti.
Kendisi Avrupali oldugu icin bunlari cok iyi biliyor tabii. Avrupa’da nelere ‘yer’ oldugunu da ayni sekilde fevkalade kulturlu oldugu icin o ‘yer’leri bizzat gezmis olan kendisi anlatir bize. Cok uzun zaman evvel de degil. Bu kendi kusurumuzu kendi okumusumuza kendi kafamiza ‘ulu Avrupali odun vuracak oh olsun diyerek’ anlatma tarzi bir rahatsizliga isaret ediyor ama adi nedir bilmiyorum.
Neye kiziyor ki bu adam? Avrupali’ya uniforma giydirsek, web sitesinden ’sizi almiycam’ dedirtsek, ancak o zaman mi orada da karsisinda bir secilmemis devlet gucu oldugunu farkedecek? AB icin katettigimiz butun merhaleler icinde hangi AB ulkelerinde — oylamayi birakin — ‘aman ne iyi Turkler girsin aramiza, hemen onlerini acin’ diyen bir anket gormus? Bizim butun surec oradan bakilinca anti-demokratik. Bu demokrasi Haso icin mubarek Hans icin tukaka midir? Yanilip referandum yapildiginda “istemiyoruz kardesim anayasa filan” diyen Avrupa halklarina ragmen nasil edip de halka birsey sormadan anayasayi geciririz diye kasinan bizim rektorler mi acaba? Isin bu tarafini soylemek dahi duz kafali teknik adamlara dusecekse bu koselerde yazan adamlar ne yapip kime hizmet edip ekmek yiyorlar Allah askina?
Duzelteyim su dedigimi:
Yanilip referandum yapildiginda “istemiyoruz kardesim anayasa filan” diyen Avrupa halklarina ragmen nasil edip de halka birsey sormadan anayasayi geciririz diye kasinan bizim rektorler mi acaba?
Durum sudur, referandumlarda Ispanya ve Luxemburg olur demis, Hollanda ve Fransa olmaz demis. Digerleri halka sormamislar:
http://news.bbc.co.uk/1/hi/world/europe/3954327.stm
Bizim “CHP’den biri secilinceye kadar her turlu hokkabazlik mubah” seklinde komikligini yaptigimiz surece benzer bir surec denenecek gibi o konuda. Mesela ‘evet’ cikincaya kadar referandum, veya ‘evet cikmiyor, parlemento onaylasin’ gibi birsey. Burada bas dansozlerden biri Blair aslinda, ama detayini cikartamayacgim simdi.
“gavur izmir kadar müslüman olun” yeter diyor bir pankart,
diğer, de “anamızı aldık ve geldik “diyor.
baykal ve sezer köşede kalmışlar, surat bin köşe :)
ben bu ülkeyi seviyorum ya :)
metin abiye not: anlaşıldı komutan tez vakit afşar beyinin sitesini ziyaret edile, biraz da orda bela oluna ,
metin beyi azıcık rahat bıraka :)
Knz Hanım,
Rahat bırakın beni mi demek istemişim? Öyle mi anlaşılmış? Boşverin, rahat bırakmayın beni; şeytan azapta gerek!
Metin Bey,
Ben Türkiye’de sağın olmadığını düşünüyorum, sizin aksinize.
Türkiye’de bütün “sağ” partiler sosyalizmin dümensuyunda giderler farkında değildirler..
Türkiye’de develt komutasındaki ekonomiyi savunan partilerimize “sol” demeyeceğiz de ne diyeceğiz?
Allah’ın belası kollektivizmi “sosyallik”, “dmeokratlık” diye savunarak “Azkazanandan az, çok kaznanadan çok!” diyerke mülkiyeti develt eliyle sömüren adamlar “solcu” değil mi?
Etiketleri sol olmasa bile yaptıkları, sosyalist bir yağmadan başka nedir?
Sayenizde sol, “liberal” düşünce alanını da işgal ederek, liberal değerleri de yıpratacak, ifsad edecek…
Müsaade buyurursanız herkesin kampı, yeri yurdu belli olsun… “Solcuyum” diyen de solun ne anlama geldiğini, neyi arzuladığını açıkça beyan etsin..
Memleketin kitapçı raflarından, fiili iktidarına kadar her yerde hakimsiniz zaten Metin Bey… Hiç olmazsa yağmacılığa, kollektivizme karşı olduğumuzu açıkça söylememize , sizden farkllı olduğumuzu söyleyebilmemize, size karşı olduğumuzun bilinmesine izin verin.. Bu da herkesi zorla solcu yapmanın “demokratça” yolu galiba…
Afsar bey,
Suleyman Demirel de sonunda sizin gibi dusunmege basladi galiba.
Müzmin Bey,
Demirel’le bakışlarımız arasındaki farkı görmüyorsunuzherhlde* Kendisi darbecileri benimsemiş bir sözde demokrattır.
Mülkiyetinize devlet tasallutunu oaylaıyorsanız ne kadar da bağırsanız “Bensağcıyım!” diye nafile.. Çünkü aslında solcu, mülkiyet düşmanı, sosyalistsinizdir.
Afşar Bey,
İnanın aştınız artık dostum! Muzmin Bey’in tavizsiz reelpolitiğini, “güç” olgusunu mutlak bir veri olarak alışını filan hiç kaale almadan bunu nasıl söylersiniz? Muzmin Bey ve sol!!! İnanamıyorum size yahu!
Metin bey,
Asil soru, o dediginizin beni sagci yapip yapmadigidir.
Fakat, ote yandan, Afsar bey de –prensip itibariyle– haklidir, cunku ben mulkiyet ile kisi (ozel/tuzel) iliskisini mutlak ve sonsuza kadar surecek bir bag olarak gormuyorum.
Muzmin Bey,
Benim dediğim sizi doğrudan sağcı yapmaz elbet, ama arka plana Türkiye’yi yerleştirdiğimizde yapar!
İkinci cümlenize gelince… Sizin Afşar Bey’le o polemiğinizin bana yeni ufuklar açtığını ve yıllarca içinden çıkamadığım bir çelişkiyi gidermemi sağladığını geç de olsa söyleyerek teşekkür etmeliyim. Bunu ayrıca tek başına yazacaktım bir yazıda ama neyse, şimdi böylece teşekkür etmiş olayım.
Değerli Dostlar, Sizin sağdan ne anladığınızıbilmiyorum ama soldan anladığınız şeyin “sol” olmadığı kesin…
Reel politik bir ilkesizlik ve güce tapınıcılık olarak “sağa”değil, “sola” daha yakındır.
Çünkü sosyalizmde “oası gerekenler”kategorisi yoktur.
Dolayısıyla “sınıf çıkarıyla” örtüşmek dışında hiç bir “ölçü” yoktur. o sınıfta şüphesiz proleteryadır.
Bununyanısıra mülkiyetin “doğal”şkeilde el değiştirmesindne dolayı elbette kişinin, mülküyle sonsuza kadar beraber olması mümkünd eğildir ama bu, onun akılcı tasarrufuyla ilgilidir, yoksa birilerinin mülk sahibinin yerine mülke tasarruf etmesi ile ilgili değil.
Mülkünü akılcı tasarruf etmeyenleri piyasa iflasla cezalandırır ve bundan dolayıda kimseyi suçlayamayız. Ama tutup da birine ” Senin mülkünle ilgili tasarruf hakkın şu kadar zamanla ve şartla sınırlıdır” dersek mülkiyeti yok etmiş oluruz.
Önemli olan “mülkiyetin ” güçle değil, barışçı mübadelelerle el değiştirmesi dışında başka hiç bir yönteme izin verilmemesidir. Mülkiyetin “korunması” budur. Yoksa elbette mirasını har vurup hartman savuran adamına “ne pahasına olursa olsun” engel olmak değil..
Burada doğal ve barışçı el değiştirme şekillerinin muhafazasıyla, müsadere metodundan birini tercih etmemiz bizim tarafımızı belli eder…
Müsadereyi ve otoriter tasarrufu, mülkün özgür tasarrufuna tercih edenler, etiketleri ne olursda olsun “soldurlar”‘
Bu açıdan Müzmin Bey’i de müsaderecei tarafta görüyor ve sol olarak kabul ediyorum.
Metin bey,
Bu yazdiginiza ‘umarim, benim adaima muspet yonde gidermedir’ cinsinden bir seyler yazacaktim. Aklima yatmadi. Yersiz ve luzumsuz bir bencillik olurdu. Yerine, ‘umarim uzerine buna eder ve eksiklerimi tamamlarsiniz’ demek isterim.
Afsar bey,
Ben buna itiraz etmem. Sol olmayinca sag da olmuyor ve bence durum da budur.
Etiketlendirme vechesini bir an bir tarafa koyalim, ‘reel politik’ yani sartlari dikkate alarak taktik ve/ya strateji gelistirmek herhalde benim bakmadigim kisa bir lahza icinde aniden ve apansiz hem ilkesizlik oldu hem de guce tapinicilik sayilir oldu…
‘Farzet ki bu sunnettir’lerle teori, taktik ya da strateji gelistirmenin eminim bir kiymet-i harbiyesi vardir ama science fiction da bile degil –bence.
OK. Simdi size bir sir verecegim: ‘Akil’ dedigimiz sey, zekadan cok farkli olarak, esasen cikar degerlendirmesi yapmaktir.
[Bu konunun daha bir islendigi, ben fakirin dili dondugu kadar konudan ne anladigi su linkteki makalemtrakta gorulebilir.]
Ve, akil sadece kendi cikarinin –baska cikarlardan soyutlanmis halinin– pesinde olamaz –aksi halde diger akillari yok saymis olur –cok akillica olmaz. Diger akillari da hesaba katmak, diger cikarlari, cikar cevrelerini de hesaba katmagi gerektirir.
Bundan nasi, sinif, zumre, ya da kisisel cikarlar hesaba katilmak zorundadir –nacizane.
Kaymayan, katilmasi gerektigine katilmayanlar olabilir bittabi; ama o kitle benim radarimda enformatik bir deger pek tasimaz.
Siz kendinizi tenzih edip etmemek tercihini size birakiyorum.
Cikar iliskisine bakmak lazim. Kisisel cikarlarin uzerindedir amme cikari. Amme cikari da, sizin de yukarida mukemmel bir belagatle cark ederek nihayet vardiginiz uzere mulkiyetin sonsuza kadar belli bir kisi, zumre ya da sinifa ait olamayacagina isaret eder.
Bu noktada –bu surpriz gelismenizi memnuniyetle musahade ederek–, goruldugu uzere artik ‘mutlak’ mulkiyetten degil, mulkiyetin (en azindan zaman cinsinden) surekliliginin derecelerini konusuyor oluruz.
Baska bir deyisle –kimdi o, Bernard Shaw mi?– ‘hanimefendi biz sizin ne oldugunu coktan tespit ettik; simdi fiyati konusuyoruz’ revelation’u elde bir olur.
Hosgeldiniz der, caylarin sirketten oldugunu hatirlatmak isteriz :)
Yok canim, o kadar dramatik bir dille bunlair ifade etmek zorunda degiliz tabii ki.. ‘Kap-$eyet-devret’ modeli deriz adina, olur biter ;)
Tabii ki barisci sekillerde olacak.. Cunku, vergi salmak hakkinin oldurmek hakki oldugunu acikca soylemeyecegiz :P [The right to tax is the right to kill]
Yok, eger vergi salmak hakkini devlette gormuyorsaniz, o zaman sizinle uzun uzun psychedelic nihilism (yani, bos bos ve bos) konusabiliriz.
Musadereden kim bahsediyor. Borclandirma –vergi yoluyla borclandirma ve tahsilat.
tekrar edeyim: ‘Hanimefendi biz sizin ne oldugunu coktan tespit ettik; simdi fiyati konusuyoruz’ diyen.. iste ondan…
Sekli konusunda anlasiriz. O kolay. Prensipte anlastigimiza memnun oldum ;)
Beni ’sol’un kabul edecegine de emin degilim.. cunku, solu da musadere etmek ihtimalim hic de zayif degil :))
Ama, sagci da degilim.
Bendeniz, ait olmak ile sahip olmak arasindaki o temel fark yuzunden bu tur etiketlerle malul olmak zorunlulugunu hic duymadi. Siz de duymamis ve berhudar olunuz :P
Muzmin Bey,
Kronik sıkıntımı hatırlatarak, sadece şuraya takılacağım:
Afşar Bey’in reelpolitiği ilkesizlik ve güce tapınıcılık olarak nitelemesine, -kaşarlanmış marksist deyişle- “son tahlilde” katılıyorum. Daha doğrusu ÜST PLANDA katılıyorum diyeyim. Bu ifademi açmazsam beni çok yanlış anlama ihtimaliniz bir hayli fazla. Ama bunu müsait bir zamana bırakmak zorundayım, özür dilerim.
“‘reel politik’ yani sartlari dikkate alarak taktik ve/ya strateji gelistirmek” diyorsunuz. Bu kadar masum değil maalesef! Şartları dikkate almak elbette mantıksal ve sağduyusal bir gerekliliktir. Ama buna bir mutlakiyet atfetmek, işi başka noktaya götürüyor. Zurna da orada zortluyor işte zaten.
Reelpolitik savunusunun karşıtı kurgubilimcilik oynamak değildir.
Metin bey,
Herhangi bir ‘t’ lahzasinda var olanlar vardir. Kivrik delta ‘t’ icin de bunun gecerli oldugu haller sozkonusu olabilir.
Ama, bu bir discrete function’dur; singularity’si boldur; analog/continuous denklem degildir.
Yani, arti sonsuz ile eksi sonsuz arasinda entegrali alinamaz.
Baska bir deyisle, arti sonsuz ile eksi sonsuz arasinda entegrali alinamaz oldugunu soyledigim bir seyin neresinin mutlak oldugunu soyledigimi dusundugunuzu cidden merak ediyorum.
Çok insafsızsınız Muzmin Bey! Beni işten mi kovdurmayı planlıyorsunuz? Vallahi billahi vaktim yok. Dar vakitte böyle önemli konularda sizinle aşık atamam. Biliyorsunuz sizin zekanız ve aklınız benimkini döver!
Müzmin bey,
her zamanki “hiç bir şey ifade etmemek” tarzınızı sürdürdüğünüzü görüyorum, alıştık artık..
Görüşlerinizn vardığı hiçbir yer yok gene..
Aslında var…
Satıraralrında kendini ifade eden şey “Kardeşim ne dersen de, boşa güçlünün borusu öter!” şeklindekigüce tapınıcılık…
Sizinle mülkiyet konusunda uzlaşmış değiliz. mülkiyetin “barışçı” eldeğiştirmesinden kasıt sizin de anlamamakta ısrar ettiğiniz üzre “gönüllülüğe”, “rızaya” dayalı el değiştirmedir.
Yoksa devletin keyfi “vergileriyle” borçlandırma değildir. O dediğiniz “adına , “sosyal demokrasi ” denen matematiksel çoğunluk zorbalığüının kadife eldivenli demir yumruk sosyalizminde vardır.
Mülkiyet kavramının dokunulmazlığında ısrarlıyım. Onun “vakti geldiğinde” el değiştirmesinde “vaktin gelip gelmediğine karar” verecek oaln mülk sahibi ve onun içinde bulunduğu durumdur.
Bu duruma piyasanın tesir etmesi ile develtin tesir etmesi arasındaki farkları yok saydığımızda yaptığımız zorbalığı emşrulaştırmaktır. Biryerden çark ettiğimiz falan yok. yani “Şekil konusunda falan anlaşmış değiliz”..
Reel politik anlayışınızın ilkesizliğin tanımı olduğunu bir kere daha söylememe gerek var mı? Bu tanımınızn diğer adı “İdare-i maslahattır” ki develtin her türlü zorbalığını ” kılıfına uydurarak yapabilmesini” sağlayan “hikmet-i hükümet” safsatasında iyice belirginleşir.
Davranışlarımızn temeli bu olamaz. Zira bu güce boyun eğmenin onu meşrulaştırmanın bir şeklidir ki içinde irade ve ahlâk bulunmaz. Çünkü içinde özgürlük barındırmaz.
Müzmin Bey iktisat ve felsefe konualrındaki okuma eksikliğinizi bu tip akıl yürütmelerle belli bir yere kadar kapatbilirsiniz ama şunu bilin ki sizin sözüm ona faydacı ve reel poltik tavrınız zaten sadece işi gücü “taktik” ve ” eylem” olan ilkel sosyalistlerce uzun zamandır kullanılıyor.
Üzerinde konuşulmağa değer bir ilkeniz, belirli ir görüşünüz varsa konuşalım. Yoksa “Duruma göre hareket ederiz, olur biter”den gayrı bir fikriniz yoksa gerçekten uzatmağa gerek yok.. Sağlıcakla kalınız.
Sürekli fonksiyon olmaması daha kötüdür. Zira “hak” gibi bir sınırlayıcı olmaksızın yürüttüğünüz bir denklem değilse, davranışlarımızn kestirilebilirliği kalmaz. Dolayısıylaöyle sınırsızlık falan söz konusu değil.
Sizin bahsettiğiniz durumda davranışların “ahlâkî” inşaası söz konusu olamaz. Kusura bakmayın da bu satırlarınız azıcık laf salatası.
Ahlâkı tamamen bilin kurguya indirerek varacağınz yerin Stalinizmden beter bir zorbalık olacağını size nasıl anlatmalı ki?
En iyisi hiç uğraşmamak.. Sağlıcakla kalın..
Bundanönceki yorumda sizin benzetmeniz esas alınmıştır.. Bu benzetme aslında çok da doğru değildir ama sırf sizin mantık yürütmeniz esas alınmış bir çeşit “olmayana ergiye” gidilmek istenmiştir.
Davranışlarımız elbette menfaatlerimizi gözetir ama burada toplumsal beraberliği sağlayan işbölünü temin eden sınırlamalara da riayet ederiz ki bu da menfaatin temininde bir faktördür.
Bu denklemleştirilebilir mi? Bence hayır. Bunun denklemleştirilebilir tek tipi talep eğrileri olabilir gibime geliyor.
Metin bey,
Ya isten, ya evden.
Tercih sizin :))
Afsar bey,
‘Her zamanki gibi, ne derseniz deyin ben anlamam’ demek yerine bunu yazmaniz ilginc olmus.
Iki ardisik satir. Ikisi de birbirine ters… Eh, bravo.
‘Guclu’ ne demektir?
Var midir oyle ‘mutlak’ guc sahibi?
Ne garip vehimleriniz var kuzum sizin?
Guc ve gucluluk izafidir. Ve, hem zaman acisindan hem de mekan acisindan izafidir. Mutlak filan degildir.
Dolayisi ile, ‘guclu’ diye kafanizda oculestirdiginiz o heyyula sizi bence sorunlu olan bir suru acmaza surukluyor..
Surasini gormekte zorlaniyorsunuz, en basindan: Mulkiyetin hem edinimi, hem de sakinimi (muhafazasi) guc ile dogrudan dogruya baglantili bir seydir.
Bu kadarini goremiyorsaniz, sizinle siyaset-iktisat konusmanin hic bir tadi olmaz.
Gorebiliyor iseniz, o zaman da, kendinize iyice bir daha ve iyice bakmadan beni ‘guc fetisisti’ gormenizin anlamsiz olacagini gorursunuz.
Edinim ve sakinimi guc ile saglanan mulkiyetin, devrinin gonullu (rizaya dayali) olmasini savunmanizin ozundeki celiskiyi gorebildiginiz anda –ondan sonrasini– konusmaga baslayabiliriz.
Daha once degil –cunku, belli bir kalinliktan oteye gama isinlari dahi nufuz edemez..
Bunun farkindayim. Ama, fikren, olgunlasmanizin imkansiz oldugunu dusunmuyorum henuz. Oten canda umit vardir.
Devlet neyi temsil eder sizin ‘hikmetinden sual olunamaz’ fikriyatinizda?
Devlet dediginiz sey Marslilarin basimiza tebellas ettigi bir sey midir?
Ah, Ajda Pekkan.. aniden bir sarkisi kulaklarimda cinlamaga basladi.. ‘Palavra, palavra.. hepsi palavra’.. Guzel bir sarkidir.
Sizin dedikleriniz tabii ki palavra degil. Yani, beni kandirmaga calisiyor degilsiniz. Siz, kendinizi kandiriyorsunuz ve sizin kendinize dediklerinize palavra demek de bana dusmez.
Ama, istirham edecegim, kendinizi kandirmak icin kullandiginiz argumanlari bana soylemeyin; cunku, palavra olduklarini soylemek zorunda kalirim ve bu da sizi rahatsiz edebilir.
Mulkiyet, guc kullanilmadan edinilebilir (beeelki) ama guc kullanilmadan sakiniminin mumkun oldugu bir ornegi henuz goremedim. Sizin bildiginiz ve utoposlardan olmayan bir ornek varsa ben de bilmek isterdim.
Eger boyle bir ornek akliniza gel(e)miyorsa, lutfen bana mulkiyetin devri konusunda kendinizi kandirmak icin kullandiginiz ve icinde ‘ozgurluk’, ‘demokrasi’, ‘insan haklari’, ‘ortadoguda baris’, ‘cevrecilik’ filan gibi basmakalip ve anlamsiz lakirdilarla bezenmis cumleleri sarfetmeyin. Midem kaldirmiyor.
Iktisat ve felsefe konulrinda yazanlar tabii ki vahiylerle bunlari yaziyorlar dolayisi ile, onlarin ‘akil yurutme’ gibi tukaka eylemlerle alakasi olamaz. Oyle degil mi, sahip/ :)
Ve, ‘taktik’ ve ‘eylem’ de ‘ozgurluk’, ‘demokrasi’, ‘insan haklari’, ‘ortadoguda baris’, ‘cevrecilik’ filan gibi basmakalip ve anlamsiz lakirdilarla bezenmis cumleleri sarfedenlerin hic basvurmadigi metodlardir.
Di mi!? :P
Ilke?
Yahu, once su temel olgu ve dogrulari bir anlatabilsem, ilke kendiliginden belirgin olacak:
Read my lips: Mulkiyetin edinimi, sakinimi ve devri hep guc ile olur; bugune kadar hep boyle olmustur.
Aksini arzu edebilirsiniz, ama lutfen hayallerinizi bana birer ‘ilke’ paketinde sunmayin. Cok ilkel kaciyor.
Cok ozur dilerim; ama ‘kaderi ben yaratmadim’..
Ben sadece mevcut olanin ne oldugunu dusundugumu soyluyorum.
Bu benim ya da sizin isinize gelmiyor olabilir ama, uzgunum, gercek bu.
Size daha acikli baska bir sey daha soyleyeyim: Insanlar fanidir. yani, evet, hepimiz olecegiz.
Bu da bence cok kotu bir sey. Ama, gercek bu.
Ilkenize uymayabilir. Fakat, beni suclayarak bunu degistirebileceginizi de sanmiyorum. Keske degistirebilseniz. :))
Hmmmm.. ayol bu cocuk ne de ilginc seyler soyluyor boyle.. buyumus de kuculmus.. :))
Realiteyi determinizm adina reddetmek..
Vay canina.. neden bu benim aklima gelmemisti daha once.
Hemen iktisat ‘ilmi’ni ve diger sosyal ‘bilim’leri kapatalim.
Insanlarin da ozgurluklerini, davranislarinin kestirilebilirligi adina, kaldiralim.
Hay siz cok yasayiniz, Afsar bey :))
Degil tabii. Bunu bir yere yaziniz ama. Ilerde cok lazim olacak.
Ahlakilik dediginiz sey, genelin dogru kabul edecegi sey degil midir?
Olsun, sorun degil; siz aziciktan otesini tamamlamissiniz sagolun.
Turkce ve anlamli cumleler deneyebilir misiniz bilmiyorum. Ama, –ah keske– elinizden gelse, basarili olacaginizi soyleyebilirim. :)
Kendinizi boyle kendi utopik magaraniza hapsetmenize gonlum razi olmuyor. :)
Neresi..
Yahu, kendi ic diyalogunuzu sesli yazmaniz cok iyi de, hangisinin hangi karakteri dile getirdigini yazmadiginiz zaman okumak cok zor oluyor.
Eminim oyledir. Oyledir de, nedir o ‘olmayana eri’, neresi ‘olmayan’ idi, neresi de ‘ergi’?
Bravo.
Talep egrileri… Hmmm.. iki tane renkli grafik size daha anlamli geliyor olsa gerek.
Talep egrileri filan bir suru seyle maluldur.
Birincisi, asiri derecde simplistic olmakla.
Digeri de, aciklamak degil de ilham vermek amaciyla var olduklarini iskalayanlarin olabilecegi o grafiklerin altina yazilmaz malesef.
Ve, iskalayanlar da coktur. O zaman da, mulkiyetin el degistirmesinin gonullu ve riza ile oldugu yolunda hurafeler belirir.
Bazi saf ve masum Anadolu cocuklari da bunlara kanar..
Siz onlardan olmayin, uymayin o saflara.
idela koşullarda mülkiyet tanımı anlıyorum da, bir gerçek hayat var.
dünyada mülkiyetin onda dokuzu ABD de , marketler patlayasıyıca dolu. Afrika aç. afrikanın ortası oyulmuş ve madenleri yağmalanmış.
aşırı tüketimden iklim değişikliği grafiklerde en cahillerin bile gözüne gözüne batıyor.,
mülkiyet veya mülkiyet-siz- lik üzerine konuşmaktan öte, sorumluluk yok mu ?
asıl kelimenin adı, sorumluluk.
tabi bu kelimenin bir öncesi var; o da gönüllülük.
Knz Hanım,
İlk defa ne demek istediğinizi anladım ve bir madalyayı hakettim!
Ve işin ilginci, hak da verdim. Söylediklerinize katılıyorum. Evet: 1. SORUMLULUK, 2. GÖNÜLLÜLÜK.
Teşekkür ederim.
Kenize Hanım,
Kendi mülkiyetinizle ilgili kime karşı sorumlusunuz? Bu mülkünüz olduğu için diğer insanlara karşı bir sorumluluğunuz veya göreviniz olduğu anlamına mı geliyor?
Mülk herkesin ortak malı mıdır? 10 da 9u Amerika’da derken onalr size ait olanları mı çalmaktadır?
Yoksa anlı şanlı Türk milletinin üretemediği hasılayı onlar mı üretmektedir? Adamların kendi kaynaklarıyla yarattıkları mülkiyetten bize ne?
Bu anlayışınız dünyada “yaratılmış” herşeyi herkesin malı sayan kollektivizmdir. Adamlar televizyonu icat ettiği zaman bunu bize borçlu muydular? Yapmayın lütfen..
[i]Ahlakilik dediginiz sey, genelin dogru kabul edecegi sey degil midir?
[/i]
Siz de çok yaşayın… Bütün sosyal bilimler okumalarınızn bu seviyede olduğunu görmek de ilginç…
Hakkaten çok güldüm… Sizin bu anlayışınız tam da Hitler’in, Stalin’in anlayışı , biliyor muydunuz? Yoksam kuzum siz çocukken yanlışlıkla komsomol, gen. naziler dergileri falan mı okudunuz?
Bu dediğiniz anlayış teleolojik anlayıştır ki silah zoruyla veya propaganda oluşturulan kalablıklara dayanan her türlü kanun adlı emirnameyi, Yahudi soykırımını, Stalin katliamlarını meşrulaştırmak için kullanılmıştır.
Dünyada bir kişi istisnayla mülkiyetin hırsızlık olduğuna inansa mülkiyet hırsızlık olur muydu?
Mülkiyetin ne olduğunu evet, bizim gibi saf Anadolu çocuklarının anlaması zor, Müzmin Bey. Eh siz de bu ilkelliğin realitesini mutlak sanmakta bu kadar ısrarlıysanız zaten söylenecek bir şey yok.
Bir de size insanların ” doğası” ile doğanın diğer varlıklaırnın varoluşu arasındaki farkı anlatabilecek biri olsaydı.. Belki ozaman güçlünün zayıfı yediği hayvanlar aleminden ayrı şekilde nasıl olup da evzahibi olduğunuzu, buraya yazabildiğinizi, KENDİNİZE AİT FİKİRLERİNİZİN olabilmesinin nasıl sağlandığını da belki anlatabilirdi.
Hakikaten indirgemeciliğiniz inanılmaz derecede “basit”.. Herhangi bir omplekslik taşımıyor. Muhtemelen Politze’in “İşçi Üniversitesi’ndeki” işçiler dahi biraz daha fazla felsefi idiler..
örnek?
[i]Mulkiyet, guc kullanilmadan edinilebilir (beeelki) ama guc kullanilmadan sakiniminin mumkun oldugu bir ornegi henuz goremedim.[/i] Sizin olanı başkalaırnın yağmalaması için güç kullanmak nedne yanlış olmalıdır? “Hırsızlık” diyebir suç var ise mülkiyeti zaten verili ve mutlak kabule tmiyor muyuz? Neden önüne gelen size ait bir evde canının istediği gibi kalamıyor? [i] Sizin bildiginiz ve utoposlardan olmayan bir ornek varsa ben de bilmek isterdim.[/i] Sanırım vermiş olduk. Azıcık hayata bakın. Ama çakalların, kurtların, ayıların veya diğer yırtıcıların gözünden değil, insanlaırn gözünden..
[i]Eger boyle bir ornek akliniza gel(e)miyorsa, lutfen bana mulkiyetin devri konusunda kendinizi kandirmak icin kullandiginiz ve icinde ‘ozgurluk’, ‘demokrasi’, ‘insan haklari’, ‘ortadoguda baris’, ‘cevrecilik’ filan gibi basmakalip ve anlamsiz lakirdilarla bezenmis cumleleri sarfetmeyin. Midem kaldirmiyor.
[/i] Sizin seviyeniz belli olduMüzmin Bey.. İnatçı bir cehalete kendinizi kaptırmış gidiyorsunuz.. İyi bir komsomol olurdunuz eminim ama dünya değişti.
gönüllülük ve sorumluluk üzerine devam edeyim o halde;
Kenize Hanım,
Kendi mülkiyetinizle ilgili kime karşı sorumlusunuz? Bu mülkünüz olduğu için diğer insanlara karşı bir sorumluluğunuz veya göreviniz olduğu anlamına mı geliyor?
eveti Afşar Bey’i. yalın bir evet bu.
nedeni bir sonraki soruda açıklanacak. Hepsini okumadan cevap vermeyin ama.
Mülk herkesin ortak malı mıdır? 10 da 9u Amerika’da derken onalr size ait olanları mı çalmaktadır?
Yoksa anlı şanlı Türk milletinin üretemediği hasılayı onlar mı üretmektedir? Adamların kendi kaynaklarıyla yarattıkları mülkiyetten bize ne?
Mülk herkesin ortak malı değildir.
Ama ortak sorumluluğudur.
ben mülk kavramı içine zeka’yı da katıyorum.
insan DNA sı mülktür.
yunus emre’nin bir şiiri vardı,
mal sahibi, mülk sahibi
hani bunun ilk sahibi ?
fikir tartışmasında dini terminoloji kullanmayı hiç sevmem.
onun için gerçkeler üzerinden devam edeceğim.
sabredin ve dinleyin. sonuna kadar sabredin.
Bu evrenin %99 biz bilmediğimiz bir madde ile kaplı olduğu varsayılıyor. Onu bir yana bıraklaım. Bildiğimiz madde %1.
ve o %1′nin de çoğu HİDROJEN. Bizi oluşturan ağır elementler dev yıldızların çekirdeğinde, dev yıldınız ölümü olan bir supernova patlaması ile açığa çıkıyor.
biyolıjik evrim içinse milyonlarlarca yıl geçiyor.
ahlak biyolojik bir kavramdır. sosyal bilim anlamaya çalışıyor.,
evrimsel süreçte genlerini bir sonraki nesle aktarmayanlar
davamlılığını sağlayamıyor.
lafı uazmama gerek yok değil mi ? evet sorumluyuz.
aramızdan birileri istatistik olarak sorumlu ve gönüllü dağılım göstermezse tür olarak yok oluruz.
Doğa affetmez.
tür komplkeleştikçe bu farkındalık düzeyi artmak zorunda.
çünkü komplkes yapıyı sürdürmek basit yapıları sürdürmekten daha zor.
benim zekam bile bir mülk ise, down sendromlu çocuğa karşı bile sorumluyum ben. çünkü biz tabitı böyle bulduk.
benim ne sorumluluğum, ben üretiyordum onla mı paylaşacağım ?
bunu mu diyeceğiz ?
kimin sorumluluğu bu ?
ne o afşar beyi ? sakatları öldürelim mi ?
siz de bi ara öyle bir yunan uygarlığı yaşamış( tarih bilgim zayıf) onlara döndünüz. Hittlerin ırkı ıslah
programı varmış ona mı döneceksiniz ?
anlı şanlı türk milleti bugün üretmez 500 yıl sonra üretir.
sorun amerika veya türkiyede üretilmiş olması değil ?
bizim tartıştığımız konu değişir mi ?
bi sonraki sorunun cevabına geçin şimdi.
Bu anlayışınız dünyada “yaratılmış” herşeyi herkesin malı sayan kollektivizmdir. Adamlar televizyonu icat ettiği zaman bunu bize borçlu muydular? Yapmayın lütfen..
üretilmiş herşey benim sorumluluğum altındadır ( valla insanlık kelimesini ucuza kullanmayı sevmiyorum, ben diyorum )
evet birey olarak, vatandaş olarak sorumluluğum altındadır.
benim sorumluluğum.
o nedir ?nükleer atık mı ? neyin nesi ?
ve aç afrika da benim sorumluğum altındadır.
orada doğan bir çocuk evrenin en değerli elementlerini üzerinde taşıyor. genleri milyarlarca seneden geldi.
bir sorumlu olarak ben onu akbalara teslim edemem.
ne yani orada akbalara çocuk teslim edip, burada yan gelip tartışacaz öyle mi ?
eğer bundan amerikada , çinde veya türkiyede veya kübada üretilen birşey sorumlu ise
ben mecburum. adam sen benim mülküme karışamazsın diyemez.
amerikalıya da ayıp derim buzdolabında çöpe atığın yiyecekle bir ay bir aile doyar., bu okadar ayan beyan bişey ki, mülk sahibi olmak gözü kör olmak anlamında değil.
sorumluluk ucuz bir kelime değil.
onun için öncesinde gönüllülük yatıyor.
bence yani.
yani mülkün sahibi kim olursa olsun, kollektivizim olsun isterse , isterse amerikalı olsun, sorumluluk benim.
[yeniden]
Afsar bey,
Sizin gulmenize katkida olmak benim icin onemli –bunu biliyorsunuz.
Akliniza gelen, zihninizin derinliklerinde yatan isimleri ardarda siralayabilmeniz de bir marifet sayilir da, “Hitler’in, Stalin’in anlayışı” dedigniz seyleri nasil oluyor da, hemen hemen ayni nefeste, “teleolojik anlayış” olarak bir araya getirdiginizi anlamakta zorlaniyorum.
Umarim sadece zorlanan benimdir.
Fakat, sizin korkunclar kulliyatinizin kisitliligi bence size pek yakismiyor. O yuzden, dagarciginiza eklenmek uzere –simdilik sadece– bir-iki isim daha vereyim:
Neron ve Caligula..
Evet, bundan boyle benim yaklasimlarimi daha da korkunc nitelemek isterseniz, bu iki ismin yaptiklari ile ozdeslestirebilirsiniz. Daha fazla korkunc olur ve rahatsiz olursunuz. Yani, rahata erersiniz.
[Ilerde Grek mitolojisine filan da geceriz.]
Neyse, simdi kisaca nicin “Ahlakilik dediginiz sey, genelin dogru kabul edecegi sey degil midir?” sorusunun isaret ettigi yerde ‘teolojik’ hic bir seyin olmadigini size anlatayim:
‘Kabul edecegi’ demekle ‘akillarinin suzgecinden gecirerek uygun bulacaklari’ kastedilmistir.
Bu kadarini anlayabileceginizi umit etmistim.
Akil suzgecinin oldugu yerde teolojik anlayis goruyorsaniz, ben sizin akil suzgecinizin tikandigina hukmekmek zorunda kalirim.
Garip bir cumle. Yeniden duzenleyerek cevap vereyim: Dünyada bir kişi haric, herkes mülkiyetin hırsızlık olduğuna inansa, mülkiyet hırsızlık olur muydu?
El cevap: Evet.
Tipki:
Dünyada bir kişi haric, herkes hırsızlıgin cezalandirilmasi gereken bir suc olduğuna inansa, hırsızlık cezalandirilmasi gereken bir suc olur muydu?
gibi..
Bu ilkelligin realiteisini mutalk saniyor degilim. Iyilesmeniz ihtimalini goruyor olmasam, bu konunun uzerinde durmazdim.
Dolgal olmayan seylere yapay dedigimiz size soyleyen olmadi mi hic?
Bu dediklerinizin herbirini savunmak zorunda oldgumu(zu) siz de biliyorsunuz diye farzediyordum.
Bilmiyorsaniz, izninizle size bir surprizim olacak. Oyledir. Savunmak zorundayiz. Hep ve her an.
Bilemem. O tarihlerden benim dahaonemli islerim vardi galiba, ki orada degildim.
Armutlarla elmalar..
Mulkiyete karsi oldugumu size kim soyledi?
Okuduklariniz mi cok anlasilmaz, yoksa okumak ve anlamak zahmeti mi cok agir geliyor?
Ben, ‘mutlak mulkiyet’ olamaz diyorum. Sureci ve zamani vardir. Miyadi yani. Onun da ne olacagina dair kendi fikirlerimi daha once yazdim.
Tekrar ve ozetle (ve bu sefer anlasilacagini umit ederek0 yazayim:
Mulkiyet hakki vardir. Yapay bir seyidr ama bu haki/imtiyazi tanimak toplumlar icin zaruridir.
Sonsuza kadar verilen bir imtiyaz degildir bu. Sureci ve miyadi olmak zorundadir.
Bu sinirlama da, ilgili kisinin omru ARTI en kucuk evladinin (mesela) otuz yasina gelisine kadarlik bir zamanla olabilir.
Sinirlamanin cesitli istisnalari olabilir tabii ki, ama sinirlama gereklidir.
Simdi, bunun neresi Turkce degil?
Nerede ne ornek verdiginizi bir yazar misiniz?
Guc kullanilmadan edinilen ve sakinilan bir servet ornegi verecektiniz; ben bunu bekliyordum.. Siz ise, sairsel bir seyler siralamis gibisiniz..
Guzel fakat anlamsiz.
Mumkunse simdi Gercek ve elle tutulur bir ornek vermegi deneyebilir misiniz?
Seviye sinavina baska zaman ve luzum gorursem girerim –eger izin verirseniz.
Yok, yok.. size soyledim.. Daha iyi etiketler bulabilmeniz lazim. Bunlarda pek bir yaraticilik goremiyorum.
Müzmin Bey,
İnsan doğasının , doğanın diğer canlılarından ayrı olduğunu nasıl iddia ederiz?
Neye bakarız?
Diğe bütün canlılar zayıflarını güçlüye, ölüme terk eder. İnsan hariç!
Buun elbette faydacı bir izahı da yapılabilir, zira insanların “zayıfları” dahil, toplumun hayatta klmasını sağlayabilecek FİKİRLER üretebilir.
Dikkat buyurursanız insan fiziki olarak zayıf bir türdür.
Hayvanlar korunmak, üremek için BELLİ BİR YERE bağlanırlar ve bu yerleri KORURLAR. Gene dikkat buyurur iseniz burada dahi mülkiyetin ilkel formunu göreceksiniz.
Briktirdiği parayla ev alıp MÜLK EDİNMİŞ MİLYONLARCA insan bu mülkleri hangi zor kullanımıyla elde etmektedir?
Mülkiyet hakkının sıırından bahsettiğimizde bu sınırın mülkün edinimiyle ilgili “adil davranış kurallarına” uygunluk ve gönüllüğe riayet dışında sınırlanamayacağını da görürüz. Zaten bu sınrlamalara uyulmasa medeni memleketlerin serveti meydana gelmez, insanlar patent haklarından, telif haklarından para kazanamazdı.
Garip bir cumle. Yeniden duzenleyerek cevap vereyim: Dünyada bir kişi haric, herkes mülkiyetin hırsızlık olduğuna inansa, mülkiyet hırsızlık olur muydu?
El cevap: Evet.
Tipki:
Dünyada bir kişi haric, herkes hırsızlıgin cezalandirilmasi gereken bir suc olduğuna inansa, hırsızlık cezalandirilmasi gereken bir suc olur muydu?
İnsanlar bir araya gelip “Yahu mülkiyet diye bir şey icat edelim, buna uymayana da “Hırsız” diyelim ve kafasını kıralım!” dese idi … Galibe siz öyle sanıyorsunuz.. ” davranışlarımızn eseri olan ama tasarımımızın eseri olmayan…” kurallar diye bir şey duydunuz mu bilmiyorum…
Size ait olana saygı duyulması türün devamlılığını sağlar. Çünkü insan, tabiatı gereği, çakal gibi yaşayamayacak kadar dayanıksızdır. O AKLINI kullanmalıdır. Bu akıl ona kuralları izleme, hayatta kalmanın yollaırnı bulmak imkânlarını vermiştir ve bu yüzden de insan toplumları hayvan sürülerinden farklı kurallara göre yaşar.
Neden sizin eviniz üzerinde hak iddia etmemi komik karşılarsınız? Canım istediğinde evinize istediğim gibi girmemem için sanırım bir anahtar taşıyorsunuzdur? yoksa müzik setiniz çalındığında ” Canım o zaten hırsızın da malıydı!” mı diyorsunuz?
Gerçekten bir şeyler okuduğuuzda bir şeyler de söyleceksiniz ama en başından beri söylediğim “cevap yetiştirmek” tel♪1şesinden bir dağarcık elde etmeğe zaman ayıramıyorsunuz, üzücü ama ne yapalım…
Kalın sağlıcakla..
Sizin bakış açınız “Bakın, çakallar kendilerinden küçüğü yiyebiliyor, ozaman bu REALİTEDİR! iNSANLAR DA BU ŞEKİLDE YAŞAR, DOLAYISIYLA “OLMASI GEREKENLERİ” SAVUNMAK SAFDİLLİLİKTİR!”DEN ÖTE BİR ANLAM TAŞIMIYOR.
Kenize Hanım,
Kusura bakmayın da dünyanın bir yerindeki herhangi birinin sorumluluğu ne sizindir benim.
Ne hakla ve ne sıfatla ondan sorumlusunuz?
Televizyon topraktan mı bitmektedir? Televizyon tarlaları vardır da ABD buralardan televizyonları toplayıp Afrika’yı kaderine mi terk mi etmiştir?
Kendi ürettiği servetten dolayı Afrika’ya ne borçludur?
Bu bakış açınız hümanizm gibi görünüyor ise de ” gelişmişlerin gelişmemişleri sömürüsünün” en iyi dayanağıdır.
Afrika özelinde olay, ilkel kabilecilklerin, feodalitenin sömürüsünün engellenememesi, mülkiyet rejiminin, hukukun tesis edilememesi, bundan dolayı da bu ülkelerin sermaye hareketlerini yaratamamış olmalarıdır.
Afrika ülkelerine yapılan yardımların bu ülkelerin GSYİHlarının 40 katına vardığını biliyor muydunuz?
Bu ülkelerin insanları sırf farklı kabileden oldukları için hemcinsleri katletmekten vazgeçmezken, mahalli savaş lordlarına tapınmayı sürdürürken, kedni insani sorumluluklaırnı bizim üstümüze atarlarken neden onlar adına kendi hayatımdan vazgeçmeliyim?
Down sendromlu çocuğun hayatı ile adını bile bilmediğimiz ve kabile savaşlarında ülkelerinin geleceğini harcayan sorumsuz adamların durumlarını nasıl bir tutabiliyorsunuz bunu anlamak imkânsız.
İnsanların yarattıklarını herkese dağıtmak gibi bir şey olamaz.Amerikalı’ların israfı bizi etkilemekte midir? Hiç sanmıyorum. Kendi topraklarında yetiştirdikleri mısırları, kendi kaynaklarını tüketerek mısır gevreği yaparlarken sizden veya benden mi yardım almaktadırlar?
Neden kabile savaşlarından başka bir şey için kılını kıpırdatmayan Afrikalı’ların kendi insanlarına ettikleri kötülüklerin hesabını sormuyoruz da sorumluyu başka yerde arıyoruz?
Kusura bakmayın ama Afrikalı çocuklar açlıktan öldüğü için internet kullanmaktan dolayı kendimi suçlu hissedemem. O çocuğa yardım edilmektedir… Az evvel size kaba bir rakam da verdim. O çocuğa yapılan yardımı gasp eden kabile şeflerine biat eden adamların vebalini kendi üzerime alamam, kusura bakmayın…
Kaldı ki insanlığın bir kısmı diğer kısmının kayıtsız şartsız yardımını hak etmemektedir…
Kendimi müslüman kabul eden ve israfı da haram bilen bir insanım. Ancak iktisadi açıdan çok da “kelebek etkici” düşünmüyorum. İsraf edersem bunun en yakın ve yıkıcı etkisi kendi ailemde yaşanır.Mesele israfın, üretimin yapıldığı ülkede ancak etkili olduğunun fark edilmesidir. malın üretilmediği yerde, israfının etkisi olabilir mi?
Sorunluluk duygunuza katılıyorum ama bunun o kadar da genişletilmemesinden yanayım. Bu, gerçeklerden iyice kopup mülkiyetin kollektifleştirilmesine kadar varacak zorbalıklara da götürebilir bizi…
çok özür dilerim afşar beyi, muzmin anonime yazdığınız cevabın arasına girecEĞİM. sadece bir parntez açıyorum. sorumluluk hakkında sonra yazarım.
Diğe bütün canlılar zayıflarını güçlüye, ölüme terk eder. İnsan hariç!
bu doğru değil. Memeliler için doğru değil. Filler yavrularına itina ile bakarlar. yarasalar da, av bulamayıp aç kalan yarasayı diğerleri besliyorlar. insan daha gelişmiş olduğu için tür içnde dayanışma daha belirgin.
Ama diğerlerinde yok değil.
Buun elbette faydacı bir izahı da yapılabilir, zira insanların “zayıfları” dahil, toplumun hayatta klmasını sağlayabilecek FİKİRLER üretebilir.
Dikkat buyurursanız insan fiziki olarak zayıf bir türdür.
fiziki olarak değil sadece; serçe de fiziki olarak zayıf sayılır. insan türünün asıl zayıflığı şu; genler yoluyla deneyimlerini diğerleri gibi aktarmıyorlar. Birçok şeyi yeniden öğrenmek zorunda kalıyorlar. Bu da onlarda zeka gibi yan ürünün ortaya çıkmasına neden oldı.
zayıf bireylerin yaşaması demeyeceğim ama gen havuzunun zengin olması çok önemli. günün biirnde insanlar arasında bir salgın hastalık ortaya çıkabilir mesela sadece cüceler buna dayanıklı olablir. biz zayıfı korumak zannediyoruz ama aslında yaptığımız gen havuzunun zebginliğini korumaya çalışmak.
burada
Hayvanlar korunmak, üremek için BELLİ BİR YERE bağlanırlar ve bu yerleri KORURLAR. Gene dikkat buyurur iseniz burada dahi mülkiyetin ilkel formunu göreceksiniz.
evet ama bu kollektif .
Briktirdiği parayla ev alıp MÜLK EDİNMİŞ MİLYONLARCA insan bu mülkleri hangi zor kullanımıyla elde etmektedir?
dünyanın en kapitalist ülkesi signapurda kişiye ancak evlendiği zaman ayrı eve çıkma hakkı verliyor, o da 65 metre kare. yni orada en basit işi yapan kişi, benim beş katım fazla kazanıp, benim oturduğum evin yarısı büyükllüğünde bir apartman katında yaşıyor.
eğer ıssız bir adaya düşeydiniz kendinize sazdan bir bir ev yapmanız için adanın bütün koyları size açık olurdu.
metre kare hasabımız falan olmazdı.
şimdi ben biriktirdiğim para ile mülk ediniyosam bunu önce
vatandaş olarak bu ülkede kabul edilmeme borçluyum. mesela signapurda neden vatandaşların mülkiyet hakkı sınırlanıyor ki ? çünkü küçük ve batak ada ama, orası dünyanın iş merkezi. Orda fazla alan yok, dolayısıyla mülkiyet hakkı sınırlanıyor. Üstelik adanın tüm emlak işleri 2 ailenin lelinde.
bunları küçük parantez olarak açtım. sonra katılacağım ben size.
Afsar bey,
Edebilecegimizi pek sanmiyorum. Temelde cok farkla ayni oldugumuzu dusunuyorum.
Temel farkimiz, aklimizdir.
Aklin da sadece insanlara mahsus oldugunu dusunmuyorum; ama, insan aklinin daha geliskin oldugunu soyleyebiliriz –ampirik deliller bu istikamettedir. [aklimiz sayesinde daha guclu olan diger canlilarin, ve hatta onemli derecede doganin ustedinden gelebildik.]
Baska bir deyisle, insanlar diger canlilarin baska herhangi bir cinsine gore daha akillidir. O kadar.
Neye isterseniz ona bakiniz; ama, temelde cok az fark var. Cok farkli olduklarimiz var tabii ki, ama cok az farkli olduklarimiz da.
Sartlar… sartlar dayatirsa insan da ayni davranislari sergiler.
Dogru.
Zaten ‘zayif’ da son derece izafi bir gorustur.
O yuzden, ’sartlar’ dedim yukarida.
Kismen dogru. yani, izafi.
Tabii ki bu boyledir. Mulkiyetin ilkel formu ile geliskin formu arasinda aslinda o kadar da buyuk fark yoktur. Fark, mulkiyeti kimin korudugundadir.
Insan, bu amacla, baska insanlari ve sosyal/hukuki muesseseleri kullanir.
Fakat, sunu unutmayiniz: Sosyal/hukuki mueesseseler kisiyi otomatik olarak korumaz –zaten bu da imkansizdir–, ancak kisinin sikayeti uzerine bunu yapar. Her zaman da yapmaz –sosyal/hukuki mueesseselerin de imkanlari sonsuz degildir cunku. [Bkz. Misir'daki, Hicaz'daki, Irak'taki, Balkanlardaki Osmanli mulklerinin durumu.. Tapunun varisleri TC'de yasiyor ama mulklerini alamiyorlar oralardan.. TC'nin gucu yetmiyor da ondan.]
Dolayisi ile, evet, mulkiyetin sakinimi da aktif bir katki gerektirir.
‘Zor’dan ne anladiginiza bagli olarak degisir.. Kimine gore pazarin dogurdugu marjlar –firsat bazli mazrjlar, dolayisi ile fiyatlar– bir tur ‘zor’dur.
Cok basit bir ornek: Hastalanan birisinin gittigi doktorun vizite ucretini kim neye gore belirler? Hasta acile kaldirilmissa fiyatini kim belirler? Bu tur ‘ihtiyac’ sonucu elde edilen gelirde hic ‘zor’ yoktur diyebilir miyiz?
Ornekelri artirabiliriz; ama ‘zor’ dediginiz seyin tarifinin de zor oldugunu herhalde kabul edersiniz..
Bu ‘adil davranis kurallari’ deiginiz seyler, esasen ahlaki seylerdir –yani, reddi halinde daha buyuk sorunlarin ortaya cikmasi sozkonusudur ve o yuzden kabul edilmislerdir. Mutlak anlamda iyi olduklari icin degil.
Dogru. Baska bir deyisle, toplumun/ammenin faydasi icin, gecici sureler icin bazi imtiyazlar bagislanabilir. Bu yapilmistir, ve yapilmalidir.
Benim de, mulkiyet ile ilgili dediklerim, tipatip ayni baglamdadir. [Bu benzetmeyi, coook onceleri telif hakki ornegi ile verdigimi hatirliyorum.]
Mulkiyet olmaz ise, hirsizlik da olmaz. Kabul. Ama, bu, mulkiyetin mutlak olmasini gerektirmiyor. Tipki, patent ve telif haklarinda oldugu uzere, mulkiyete karsi islenen suclar olacak ve isleyenler cezalandirilacaktir. Ama, gecici bir sure icin.
Itirazsiz kabul ediyorum.
Ve, tamamen bu gerekceler ile, mulkiyetin miyadi olmalidir diyorum.
Onemli bir seyi atliyorsunuz: Evi ben edinmis isem, ben hayatta oldugum surece –ben devretmek istemez isem– kimsenin elini surememesi lazim –bu sarttir. Ama, benden sonra yedi batin soyumun da bu hakkinin olmasini kabul etmiyorum. benden sonraki ilk neslin en kucugu otuz yasina, mesela, geldiginde kicini kaldirip calismali ve kendi mulkunu kazanmalidir. Kazanmiyorsa, ve kabul edilebilir bir sebebi yoksa, ona benden kalan mulk kamuya gecmelidir.
Benim butun dedigim yukaridakidir. Yani, miyatli mulkiyet.
Oyle mi dusunuyorsunuz.
Biliyrosunuz, sizin bu tur dusuncelerinize olaganustu bir saygim var ve sirf siz bunlari dediniz diye simdi yataklara dusecegim ben :)
Ince saglicakla..
Once dogayi ve sartlari anlamak, ondan sonra imkanlari ve talepleri anlamak, sonra da imtiyazlari degerlendirmek gerekiyor bence.
‘Haydin herkese herseyi verelim’ diyerek ozgurlukcu degil ebleh oluruz.
Afsar bey,
Ilac onregi aklima geldi.
Isterseniz soyle baslayalim: Insan hayatinin bedeli sonsuzdur diyelim.
Herhangi bir insanin olumunu engelleyecek ilacin fiyati sizce ne olmalidir?
Sonsuz mu?
Degilse nicin?
Fakat, sunu unutmayiniz: Sosyal/hukuki mueesseseler kisiyi otomatik olarak korumaz –zaten bu da imkansizdir–, ancak kisinin sikayeti uzerine bunu yapar. Her zaman da yapmaz –sosyal/hukuki mueesseselerin de imkanlari sonsuz degildir cunku. [Bkz. Misir’daki, Hicaz’daki, Irak’taki, Balkanlardaki Osmanli mulklerinin durumu.. Tapunun varisleri TC’de yasiyor ama mulklerini alamiyorlar oralardan.. TC’nin gucu yetmiyor da ondan.]
Dolayisi ile, evet, mulkiyetin sakinimi da aktif bir katki gerektirir. Bu satırlarla beni çürütmüş olmadığınızın farkında mısnız? Bu satırlarda ilkesel olarak mülkün varislere ait olduğunu kabul ediyor , “Ama canım, realite buna izin vermiyor ki?” diyorsunuz. Bu durumda mülkiyeti belirleyenin aslen ilkeler olduğunu kabul ediyorsunuz.
Mülkiyetin “sakınımından” kastınız, “mülk sahibinin varlığının zorla elinden alınmasının” engellenmesi ise “devlet” denen zor kullanıcının biricik meşruiyet gerekçesi de zaten tam olarak budur.
“Zor”dan kastımız nedir?
Başkalarının hayatları üzerinde tehdit gücü gösterebilmek.”Dediğimi yapmazsan sana şiddet uygularım” diyebilmek.
Bu hayvanlarda doğrudan kaba kuvvet farklılığıyla ortaya çıakrken insan evlâdında şartlara bağlanmıştır. Niye? tekrar edeyim: Çünkü insanın varolması hayvanın varolmasından farklıdır. İnsan ancak ve yalnız aklını kullanarak varolabilir ve bu yüzden her ferdini koruması gerekir.
Hayvanların yavrularını korumaları de varoluşlaırnın bir gereğidir ama çiftleşme mevsiminde yalnızca en güçlüler bu hakkı elde eder.
Bunun yanısıra hayvanların yaşam alanlarının kollektifliği fiziki güce dayalı yaşamalarının kaçınılmaz bir sonucudur.
Akıl kullanmak muzu daldan soğayla idnirmekten farklı bir şey olduğundan o kadar da küçük bir fark değildir.
Onemli bir seyi atliyorsunuz: Evi ben edinmis isem, ben hayatta oldugum surece –ben devretmek istemez isem– kimsenin elini surememesi lazim –bu sarttir. Ama, benden sonra yedi batin soyumun da bu hakkinin olmasini kabul etmiyorum. benden sonraki ilk neslin en kucugu otuz yasina, mesela, geldiginde kicini kaldirip calismali ve kendi mulkunu kazanmalidir. Kazanmiyorsa, ve kabul edilebilir bir sebebi yoksa, ona benden kalan mulk kamuya gecmelidir.
Benim butun dedigim yukaridakidir. Yani, miyatli mulkiyet
“Miyad”? kim belirleyecek miyadı?Neye göre belirleyecek? toplumun faydası demeyin lütfen çünkü diktatörlüklerin en başta gelen mazeretidir. Bütün güce dayalı rejimler hep “toplum faydasını” düşünen akil zorbalarca kurulur..
Siz de bir zahmet bir ara şu “kamu menfaati” nedir bir tarif ederseniz çok memnun olurum.
Telif haklarının geçici mülkiyeti anlaşılır bir şeydir. Çünkü sonuçta fikri eserler herkesçe paylaşılır ve bu bir nevi “kira” hakkı gibidir. yani? Kişisel fikrinfaydasından toplumun nemalanmasının bedeli. Peki toprak mülkiyeti neden böyle olmalıdır? Belli değil..
Bu ikisinin bağlamını birbirinden ayırmazsak “mülkiyeti mutlak sayıp saymak konusu muğlak kalır. Mülkiyeti mutlak saymak, kişinin edindiği/yarattığı şeylerin ona ait, onun tasarrufunda olduğu fikrini mutlak saymaktır.
Bir heykeltraş, eserini sattıktan sonra onun üzerindeki tasarrufu biter. Satın alan adam heykeli kırarsa heykeltraş “Ne yapıyorsun!?” diyebilir mi?
Sorunun bir diğer güç tarafı “kamunun” kim olduğunun tespit edilememesidir.
Bu eğer “devlet” ise devredilen mülkün tasarrufuna kamu hep beraber kararvermez. Bu durumda fiilen ve kaçınılmaz olarak adına “kamu” dediğimiz örgütlenmenin içinden tek bir kişi o mülkün tasarrufuna sahip olacaktır. Bir daire başkanı, bir bakan veya bir müsteşar o mülkünkaderi hakkında bir FERMANA imza atacaktır. Bu durumda o kişinin tasarruf hakkı nereden doğmaktadır?
Edinilmiş bir mülkün( Dikkat buyurunuz ki hırsızlık mallarının mülkiyetinden bahsetmiyorum) tasarruf hakkının malikinden başka birine ait olmasının gerekçesi nedir?
Mülkün kaderini belirleyecek imzayı atan, kararı veren memurun ( ki bu eninde sonunda bir memur olacaktır) ” kamu menfaatini” belirlemesi anlamlı mıdır?
Gelelim ilaç konusuna… Gayet basit. Piyasadaki fiyatı.
O bir “ilaç” ise daha önce varolmuş olmalıdır ve zaten piyasada bir fiyatı vardır. Yeni bir ilaç ise hasta “denek” olur ve ilaç onun üzernde gönüllülüğüne bağlı olarak “denenir”. bunun dışında bir seçenekaklınıza gelirselütfen bildiriniz ilaç sanayiini kollektifleştirmek için hepsine birer muhtıra yollayalım. :)
Once dogayi ve sartlari anlamak, ondan sonra imkanlari ve talepleri anlamak, sonra da imtiyazlari degerlendirmek gerekiyor bence.
‘Haydin herkese herseyi verelim’ diyerek ozgurlukcu degil ebleh oluruz.
yapmayın ama Müzmin Bey.. Politikaya mı merak sardınız? “Şartlara bakarız” falan? Yapmayın lütfen.. Mesele zaten “herkese , her zaman uygulanacak kurallar” icat ederek doğanın geri kalanından ayrılmamız. Sizin “Şartlara bakarız…” cümlenizin en nihaî anlamı ” “Canım etrafıma bakarım , kimin silahı güçlüyse ona taabi olurum”dan başka bir şey değil.
Tartışmalarımızda açmaz odur ki: Sizin, üzerinde tartışılacak referanslarınız yok. “Neyi” tartışmamız gerektiği konusunda bir malzememiz maalesef yok.
“Mülkiyeti kabul ediyorum ama..” derseniz, o “ama” bütün dediklerinizi hiçe çıkarır.
Bunda acaba “Yahu bir de yanlış çıkarsak rezil oluruz” tereddüdü mü var bilemiyorum.. Referanslarımızın yanlış çıkması durumunda onları değiştiririz ve bunu da ” Ne yapalım birader? Aklıma artık yatmıyordu!” diyerek gayet dürüst şekilde yaparız. Refaranslarımızın cevap verme yetkinliği sürdüğü müddetçe tartışmalarda “zeminimiz” olurlar.
Kenize Hanım..
Mülkiyet hakkını size birileri bahşetmiyor. insan olduğunuz için bu hakka doğuştan sahipsiniz. Sizin insanlığınız da birilerinin “vatandaşlık” mevzuatıyla bağlı değil.
“Dünyanın en kapitalist” ülkesi dediğiniz Singapur’dan “yaşanan” bir şey örnek veriyorsanız ben de size “yaşananın” kapitalizm olmadığını söylemekle yetineceğim.
Bu bakış açınız hümanizm gibi görünüyor ise de ” gelişmişlerin gelişmemişleri sömürüsünün” en iyi dayanağıdır.
Bu sözü en iyi sizin anlayacağınızı düşünüyordum Müzmin Bey..
Mülkiyet bize “verilen” , “bahşedilen” bir şey değil. Adil şekillerde “kendimizin” elde ettiği veya doğuştan bizimle olan ve “hukuka” dayanarak “sakındığı” varlıklarımızı tasarruf edebilmek hakkımız…
Dolayısıyla bir insan üzerinde şiddet uygulayabilmenin temel dayanağı, onu daha üst bir bilince ait , tasarruf edilebilir bir varlık olarak görmektir. Dolayısıyla; “gelişmiş ülkelerin” gelişmemeişleri beslemesi, onların varlıklarını ipotek altına alabilmelerine, onlar adına konuşup davranabilmelerine yol açar.
“Siz gelişmemişler!..” şeklinde girişilen hümanizm bu yüzden sömürünün asıl dayanağı olur.
Bu açıdan baktığınızda sömürü şu an içimizdedir.
Bir ülkenin halkına ait mülkiyet(ler)i o halka danışmaksızın, o halktan izin almaksızın tasarruf eden herkes aynı ölçüde “yabancıdır”. Bu yüzden Türkiye bir “iç sömürgedir”.
Zamanında “Duyun-u Umumiye’ye” söverek göstyerilen vatanseverliğin , aynı sömürü kendi bürokrasimizce yapılırken gösterilmediğini insan merak ediyor.
Vergi mevzuatının mantıksızlığıın, servet düşmanlığına dayanan hırçınlığının, eşit oranlı vergi uygulamasının yapılmamasının, hatta belirli bir gelire kadar vergi alınmaması gibi uygulamalrın neden hayata geçirlmediğinin hiç bir akılcı izahı yok.
Burada “kurallara, “ilkelere” göre değerlendirme yapılmazsa. “Canım madem devlet istiyor, öyle olmalıdır!”dan gayrı izah getirilemez. Soru şu. “Devlet nasıl istiyorsa öyle olunduğu” bir memlekette hakkın-hukukun, hayatımızın emniyetinin bir anlamı kalır mı?
Afsar bey,
Konuyu muhtıra vs ıle karikaturize etmek hos da, kazin ayagi herzaman ilk bakista goruldugu gibi olmuyor…
Patent vb korumasi altinda ilaci ureten (fiyatini belirleyen) tek bir firma var diyelim… Urettigi ilacin da hayat-memat meselesi dertlere deva oldugunu biliyor tabii ki. Denemeler filan da yapilmis. Ilac piyasaya surulmus yani.
Bu ilacin fiyatini belirlemek imtiyazi tabii ki –ilk bakista– ilacin ureticisindedir.
Oyledir de, bir tek hastanin kurtarilmasi icin birkac milyon dolar fiyat cektiler diyelim..
Kabul edilebilir midir bu, sizce.
Degilse nicin?
Ve, ne yapilabilir –yapilmalidir? Muhatabi kim olmalidir?
Sizinle, temelde, bakis acimiz farkli… Siz ‘devlet’i kendinizin tabi oldugu, olmak zorunda oldugu, bir ust (meta) kurum olarak goruyorsunuz.
Benim oyle bir takintim yok. Devlet –benim ait oldugum degil– benim DE sahip oldugum bir kurum/kurulustur. Oyle olunca da ‘devlet nasil istiyorsa’ turunden bir cumle kurmam, nasil olmasi gerektigini konusurum.
Devlet, –nufus kagidimi bir hisse senedi olarak dusunebilirsiniz– benim de ortak oldugum bir yapidir. Bir sirket gibi.. Devlet bana ortak/sahip degil, devlete ben ortagim/sahibim.
Mulkiyet vs konusuna bakisim da, meta kurumun ne yapiyor oldugu ile ilgili degil.. Yani, kadim ruhban bir sinifin bana dayatmasini kabul ya da red olarak degil; nasil olmasi gerektigini konusuyorum.
Mulkiyetin mutlaklastirilmasi hem teolojik acidan hem de Darwinist acidan bence cok sakattir. Siyasi boyutlari ise daha da sakattir.
‘Ikbal ve zeval bir kapida baki kalmaz’ lafini duymussunuzdur. ‘Kalmaz’ derken ‘kalmamalidir’ kastedilir. Kalacak olursa, yoksullarin umidini sifirlamis olursunuz. Umitsizlik ise cok tehlikeli bir sosyal basinctir. Patlar. Infilak eder ve korumaga calistiginiz seyi berhava eder.
Darwinist acidan, mulkiyetin mutlak kilinmasi hayatin stagnant kilinmasi anlamina gelir ki, stagnancy de evrimin onunu tikamaktir. Gelismeyi durdurmak yani. Toplumsal yapinin gelismesinin onunde durmak da onun kendi agirligi altinda cokmesi anlamina geliyor –benim baktigim yerden.
Siyasi acidan ise, bunun etkileri daha genistir. Kati siniflasmalara gider. Oligarsik, aristokratik bir duzene.. Adim adim butun topluma yayilir ve serflik, vasallik sistemini –farkinda olmadan– kurmus olursunuz.
Yukarida saydigim 3 sebep yuzunden, mulkiyetin mutlak olmasini mahzurlu bulurum.
Bunu ben bulurum da, varsillarin benimle hemfikir olmasini beklemiyorum. Cunku, ‘zenginken asalet, fakirken adalet’ talebi hep var olagelmistir. Zenginlerimiz –nasil zengin olduklarini bir yana birakarak– artik asalet unvanlari ister olurlar (olmusturlar).
Kisa vadede asalet unvan ve imtiyazlari vermekte bir sorun yoktur, ama uzun vadede adalet acisindan sorun dogurur…
Bu prolemi sizin gormeyisiniz, gorseniz bile onemsemeyisiniz benim cok ilgimi cekiyor… konuyu getirip getirip anlik ahlakilige dayandiriyorsunuz; halbuki bu yaklasiminizin orta uzun vadede yol acacagi gayr-i adeil, gayr-i ahlaki sonuclarini gormezden geliyorsunuz.
Ilginc.
Müzmin Bey,
Meselenin gelip aristokrasiye dayanması biraz daha aydınlatıcı gene deşunu söylemeliyim… Bu dahi bir güvencedir. Aksi takdirde mülkiyetin korunmaısnın şarta bağlı olduğu yerde herkeste “şartları haiz” olmak endişesi başgösterir ki buda müzadereye kapı açar.
Ben devleti bir üst kurum, bir amir olarak görmüyorum. Aksine ona kayda bağlı mülkiyet fikriyle bu yetkiyi veren, vermek zorunda olan sizsiniz.
Mülkiyet sınıfsal bağlamdan bağımsız olmalı ki fakirler de elde ettikleri, mülk edinebildikleri herşeyin mutlak anlamda korunacağından emin olsunlar. Aksi takdirde mülk edinme anlamsızlaşır.ı ki mülkiyetin mutlak anlamda korunmadığı bir yerde faki,rlerin durumlaırnı değiştirme şansları da kalmaz.
Farkında olmaksızın hiçbirşeyin değişmediği bir liberal düzen hayal ediyorsunuz ama böyle bir şey yok. Şartlara uyumdan bahsediyor iseniz bu ancak mülkiyetin mutlak anlamda korunduğunun bilindiği bir yerde mümkündür.
İlaç meselesine gelince bu tip ilaçlar gerçekte vardır ve onlara “orphan drugs” denir. Bunlar az bulunan hastalıklar için üretilen ilaçlardır ve sandığınız gibi insanları sömürmek için falan kulanılmazlar. Bu ilaçlar Afrika’da vs’de rastlanan hastalıkların tedavisi için hâlâ kullanılmaktadır. Bu nedir? Şudur..
Toplumun genelinde görülen rahatsızlıklarla ilgili ilaçların maliyetleri zaten piyasadaki duruma göre bir fiyatla karşılanır. Bunun dışında kalan hastalıkların tedavisi için de firmaların yaptıkları araştırmalar var. V ebu araştırmaların giderleri de ancak özgür bir ekonomik mübadele ortamında elde edilen kârlarla finanse edilebiliyor.
Keşke ‘91′de sizinle SSCB’de olsaydık ve dağıtımcı bir sosyal devletin eczanelerinin içler acısı halini beraber görseydik. Ne tuhaf değil mi sosyalist ülkelerin hiçbirisinin insanlığa yararlı bir ürünü yok!
Dolayısıyla kapitalizm bu işi da halletmiştir, emin olabilirsiniz.
Kapitalizmidiğerlerinden ayıran ve medeniyeti kurmasını sağlayan şey aynen sizin kaygılaırnıza cevap veriyor olmasıdır.
Zira kapitalizmde mülkü elinde bulundurabilmek için mülkün maliyetini karşılayabilmek lazımdır. Mises’in sosyalizmine bakarsanız orada işletilmeyens ermaye miraslaırnın en fazla iki nesil sonranasıl elden çıktığını görürsünüz.
Mesele şu: Kapitalizmde kimse size ne kadar mülk sahibi olabileceğinizi emretmiyor. Siyasi açıdan bu problem yok. Hukuki açıdan sadece şiddet, hırsızlık ve yalanla elde edilmemiş olması şartı getiriliyor.
Bir dolandırıcının yalanla elde ettiği zilyetin mahkeme kararıyla mülk olmadığının bildirilmesi buna örnektir. Yani? Mülkiyetin elde edilmesinde ( ilkel devirlerdeki zor kullanımıyla başlamış dahi olsa…) “yetkilendirme” kuramına uygun edinim var ise bundan sonraki şartlar tamamen piyasnaın doğasına uymayla ilgilidir.
Evet piyasanın da hukuktan veya iktisattan kaynaklanan bir zorlayıcılığı vardır ama bu “kurallara” uyulması ile ilgili mutabakata uyulması için devlete duyulan ihtiyaçtan başka bir şey değildir.
Teolojik açıdan bence sorun yok. Zira mülkün nihai sahibi Tanrı olmakla beraber, onu tasarrufla igili bütün sorumluluk kullarda olduğundan bu sorumluluk onu aynı zamanda yetkilendirir.
Şartlar değişir evet. Ama bu şartları değiştiren devletin sopası değildir.
Siz isteseniz de istemeseniz de müflis bir varis atalarından kalanı daha fazla elinde tutamaz. hayır fakirler kıskanacak diye değil. Ödeyemediği borçlarla diğer insanların mülkiyet haklarını gasp ettiği için , bunu tazmine tmek mecburiyetinden dolayı.
bu dahi mülkiyetin mutlaklığı ve sakınımıdır. Nasıl? hakları yenen alacaklıların haklarının korunması gerekliliği ile…
Yoksulların umudu ancak mülkiyetin korunmasındadır. Aksi takdirde hiçbir yoksul küçük bir varlıkla başladığı herhangi bir işten, onu refaha çıkaracak bir birikim yapmayı hayal edemez.
Fikri mülkiyette makul süreler az çok bellidir. Sair mülkiyetlerde ise piyasaların şartları sandığınızdan çok daha hızlı ve adil şekilde mülkiyet hakkında kararı verir. Tekrar edelim.. Bu dahi mülkiyet ile ilgili mutlak korunma güvencesinden dolayı mümkündür.
Ben devleti, kurallara taabi bir hizmetkâr olarak görüyorum. Buaçıdan aslında bakış açılarımız gayet uyumlu. Zaten benim paragrafımdan da başkası çıkmıyor. Niçin “kurallara bağlı”? Zira kurallar” herkesi her zaman bağlayan” hukuk idealleştirmesinin esaslarıdır ve eğer, insanların canını almakla yetkilendirdiğimiz tek bir zor kullanıcı olarak devleti var ettiysek; en fazla, onun kurallara bağlı olmasını da isteriz.
Devletin zor kullanabilmek( nihai anlamda insan öldürbilmek) yetkisi mensuplarını derhal yabancılaştırır. ( Güç yozlaştırır, mutlak güç muıtlaka yozlaştırır) İşte kurallar, kendilerine zor kullanma yetkisi verilmiş insan evladının yabancılaşmasıyla ortaya çıkacak vahşeti engellemek için konulmuştur. bu yüzden devlet denen aygıtın kategorik olarak daima sizin, benim altımda yer laması gerekir.
Ben nüfus kağıdını ancak bir hukuk senedi olarak görüyorum ki sanırım bu konuda kabaca aynı şeyleri söylüyoruz.
ben neyi farklı söylediğimi yine bir parantez açarak söyleyim.
afşar beyi ben afrikadan sormlym derken, bireyden söz ediyorm.
brada kasedilen “ben” Amerika ‘da yaşayan biri de olabilir ve olmalıdır. üretimden sormluyuz biz, sormlu olmak için mülkiyetin sahibinin kim olduğu önemli değildir.
siz bence yanlış bir şekilde kollektivizmi sosvyetlerde ilaç bulunmmasından dolayı eleştiriyordunuz. ORDA SORMLU İNSAN NEDEN YOK DİYE SORMALIYDINIZ. sonuca göre teşhis koymak herzaman doğru sonç vermez. Signapur^da veya sovyetlerde sorulacak soru aynıdır. Sistem neden sorumlu insan çıkarmıyor? DİK duruşlu insandan bahsediyorm ben.
Gelişmişler üretim yapıyor, nüklleer atık çıkıyor geliyor karadenize boşaltıyor. Benim o ülke vatandaşından sormluluk açısından bir farkım yok.
ahlak herkesin sandığını aksine biyolojiktir.
insan toplulklarının sonradan yan ürünü olan bir çeşit kibarlık değildir. Biz zorunluyuz. Genlere yazıdır bu.
Ama insan farketmiyor. Zekanın gelişmesi genlerden gelen bilgiyi fark etmemizi engelliyor. Pink Floyd afrika için konser verirken hangi güdülerle yaptığının farkında olmayabilir. Bizim biyolojik çeşitliğie ihtiyacımız var.
insan hiç hiç bir zaman evrime müdahale etmeye muktedir
olamayacak. Şunu diyemeyecek, anglo saksonlar tek başımıza kalsak da zengin zengn yaşasak diyemecek. Üretmeyenlerden ben sormlu değilim diyemeyecek. insan türünün yeryüzünden silinmesi babamızın ölmesine benzemez. Halbki babası ölenler bilir ki, bu çok acıdır.
niçe gibi dağlara gitsem, zerdüst gibi geri döneriz yazmaya. bence sistem, ideoloji, kapitalizm veya sosyalizm neden sorumlu insan çıkarmıyor diye sormalıyız.
bndan sonra sohbetininiz kapitalizmin ehlileşmesine gidiyor ki, benim için kapitalizm veya sosyalizm diye adını koymanız şart değildir.
Bu ehlileşmenin nasıl gideceğinize sizin tartışmanızdan çıkarmaya çalışırım. iki iyi müzakereciyi izlemeyi tercih ederim, bndan sonra :)
Sorumluluk kavramını bu kadar geniş tutarsanız refah içinde yaşayanları fakirliğe, açlığa mahkum edersiniz. Amcınız herkesin Afrika2daki açlık seviyeinde eşitlenmesi midir?
Artık teknoloji herkese açıktır. Yabancı yatırımlarla, özür bir piyasa ekonomsiyle çok hızlı kalkınabilecekAfrika ülkelerinin bunu yapmamakta inat etmesinden hiçkimse sorumlu değildir.
Suç da ceza da şahsidir. Bunu yaygınlaştırmağa kalktınız mı sonu toplu katliam olur.
Eğer İngiltere nükleer atıklaırnı başkasının toprağına atarsa bundan sorumludur. Ama bu onu refahından dolayı diğerlerine hizmet etmeğe mahkum kılmaz.
“Kapitlizm” değil ehlileştirilecek olan. O zaten karşılılı menfaatlerin anlaşılabilmesine dayandığı için müzakere dildir…
Herkesin sorumluluğu yetkisi kadardır.
Sizin sorumluluk anlayışınız burada suçluluk duymamızı, kıpırdayamamamızı gerektiriyor. Ayrıca Afrikalıları kendi gelişmelerini sağlamaktan alıkoyan bir bakış bu. Onları gelişememiş, gelişemeyecek, , zengin ülkelerin koltuk değneği olmaksızın sakat yaşayacak toplumlar olarak görmek demek.
Kapitalizmin yarattığı internette tanışıp ona sövebilmemiz güzel de ayrın bir gün sosyalizm bu nimetleri komutası altına aldığında artık ekranlarımızda orakçekiç dışında bir şey göremezsek pişman olacak mıyız? Asıl sorumluluk bu..
gece yorgun. başlık düşmüş., ben de düşerim az sonra
kuytu yazısı yazmak var yarına .
Eksik kalmasin, basinimizda bugunku konjokturde populer olan sayleri pompalayan sanli serefli aydinlarimiz varken elbette bana laf dusmez ama yukarida 4′te dedigimi teyid eder mahiyette bir haber:
http://www.ft.com/cms/s/48a5bf24-1d38-11dc-9b58-000b5df10621.html
Hans ve Marko’nun muhalefetinin yanindan dolasamak icin bakin fevkalade demokrat insanlar ne saklabanliklar yapiyorlar:
Angela Merkel, the German chancellor, will seek an outline agreement this week on a replacement for the EU constitution, shot down by French and Dutch voters in referendums in 2005.
But this time Ms Merkel, whose country holds the rotating EU presidency, wants member states to ratify a new “simplified” treaty through national parliaments to avoid further public rejections.
Ben bunu ‘halka ragmen’ diye okuyorum. 4. yorumda dedigim de buydu. Bunlarin hangisi iyidir nedir ona girmiyorum, girmiyorum cunku hem aklim/bilgim yetmez hem meselemiz bunlara akli ve bilgisi yetecek insanlarin bu halleri bilmez gibi yapmalari.
(Size ait olana saygı duyulması türün devamlılığını sağlar)evet bu söze katılıyorum
48. beddua fazlasıyla gerçekleşmiş valla…
49 ve 50 de :)
49′u da belirtmeyi düşündüm de yemedi gözüm!
nihahhahahhahha!
Hayatta olmayanlari hayirla yadetmek nerde kaldi?..
Muzmin Bey’i elbette hayırla (ve özlemle) yadediyorum…
Ey cemaat-i Muslimun… Muzmin Anonim begefendiyi nasil bilirdiniz?
- eyi bilirdik!!!!!!
nasil bilirdiniz
- eyi bilirdik!!!!
nasil bilirdiniz?
eyi bilirdik!!!
de hadi dagilin simdi….
Muzmin Bey, diyar-ı blogistanda laklakçıbaşılık yapma yönünde beni müthiş motive etmiş bir kıymetli kimesnedir. Saygıda hiç kusur eylememeye çalıştık. Emme velakin kendisi ahaliyi kırıp geçirdi -gülmekten değil elbette, zülfikar diliyle…
Aziz hatırasına hürmeten, kendisine Can Baba’nın şiirini armağan ediyorumdur. (Şiirde ismi zikredilen Onat Kutlar Bey’i Muzmin Bey olarak değiştiriniz.)
Kimesne Öldü
Onat’a merhamet değil, çok
acındım
Sanki içimden, bileğim değil,
Bir dal kırıldı.
Nerdeyse dünyaya değil,
İnsanlara değil,
Kendime sevgim azaldı.
Azmak için değil, öldürmek için
değil,
Kimseyi değil,
Zâten kimsesiz kaldım.
Parasız kaldım
At yarışında kaybetmişçesine.
İshak.
Bu arada 43′te ve artik kacsa orada dediklerim oldu bile, ufak bir Irlanda ahalisi pruzu cikti onu da oluncaya kadar deneme usuluyle asarlar bir sekilde. Halka ragmen anayasa, yemedi mi? Yok anayasa degil antlasma, yine mi yemedi? Yok bu seferki muvafakat filan diyerek neyse istedikleri yaparlar herhalde. Kopeksiz koyun degneksiz … yok AB degnekli aydinlari artik cikan engellere de plebisiter zikkim derler zahir.
Bazilari, yollarini ayirmak kararini verdiklerinde, hayatla ve kendileriyle muhasebelerini bir tenhada ya da iclerinden yapmalilar.. egrilerini, dogrularini usulca, sessizce ve usulunce bosa ve doluya dagitip, ortaliga rahatsizlik vermeksizin, caktirmaksizin cekip gitmeli.. Bir apartmanin bilmemkacinci katindan da olabilir bu, Sipil daginin yamacinda alinmis uyku haplarinin verdigi mahmurlukla artik frene basamadigi anda ivemelenen otomatik bir arabanin ucurumun kucagina atilmasiyla da.. Bicim ya da bicem cok onemli degil; bitirilecek olani sessiz sedasiz bitirmek gerek.
Oyle yapmaz da, size siringa edilmis dogrulari tartar, sorgular, sarsar ve artik kaybedecek bir seyiniz olmadigini da bildiginizden, icinizden geceni, ister elalem okusun, ister okumasin; ister anlasin, isterse de anlamasin, yazar ya da soylerseniz; yani, kendi mahserinizi kendiniz sahnelerseniz.. seyirci/okuyucu/dinleyici dedigimiz elalemle hic beklenmedik, hic hesapta olmayan, fevkalade garip bir hukuk/iletisim/rezonans da peydahlanabiliyor.. siz bitirme tezinizi yaziyorsunuz, baskalari sizin samimiyetinizi kiymetli buluyor. Siz, o gune kadar kirdiklariniz, parcaladiklariniz yeter diye dusunuyor ve bunlarin vicdan yuku zaten agir gelirken daha fazla yuk olmasin diye, baskalarini artik kirmak istemiyor fakat dogrularinizi –da yanlislarinizi nakzetmek– arinmak saikiyle dile getiriyorsunuz, baskalari bunu sizin nezaketinize yoruyor.. Gecmis zaman, film seridi gibi gozunuzun onunden geciyor, elalemse, sizi, zeki, bilgili, bellegi kuvvetli ya da akilli saniyor; begendigini sevdigini yaziyor, soyluyor.. Cevrenizle, ozlenmemek icin araniza zirh cekiyorsunuz, zirhinizi delenler cikiyor; farkedip gitme kal diyenler cikiyor.. Gidemiyorsunuz, giderayak birilerini kirmak, zirhinizi delip icinize islemis birilerini beraber goturmek istemediginiz icin.. Icinizde gitmek hasreti, kaliyorsunuz geride..
Elalem yanlis anliyor. Yanlis.
Tutmak, tedavi amacli ya da degil, kafese koymak degil; kugunun son sarkisini suskun dinlemek ve ardindan da ‘pek de bilmezdik’ demek en dogrusu..
Anlıyorum. Evet.
obli vious , düşüncelerimiz bizimdir ama dışardan gelen etkilere açıktır.
siz hep verdiğinizi ama bir türlü alamadığınızı düşünüyorsanız gitmeniz doğaldır.
ben sizden bişeyler alıyorsam, arayan bulur.
ben sizi zaten bulurum( tabi bu adresin mülkiyeti ve bu adreste kalıp kalmamam sorunu var, hani başımızda bir patron olsa ona karşı varoluş mücadelesi verirdim, bu beni zedelemez ama yazlık bir site ise durum değişir.
Eğer kamuya ait bir yerde sizi okuma umudunu kesersem kendim açısından sizin yerine geçecek başkasını arar bulurum.
çünkü zihinlerin alış verişe ihtiyacı vardır ( evrimin azizliği bence :)
Bence yazın. iyi bir düşünce ilmeği oluşturan örnekler var. Böyle kişiler nadiren birbirlerini bulurlar. Alınganların sorunu kendileriyle olur ancak.
Konstantin Bey,
48 numerodaki nidanız halâ devam ediyor mu? Eylem öyle olmaz efenim!