jazzetta

“renk renk düşünceler kaldı söylenmedik” (hayyam)

Savaş tamtamları… Kanat sesleri…

Size ileride ‘70’lerdeki ilkgençliğimin müziği hakkında uzun uzun gevezelik etmek istiyorum. Bugün keyfim de yok, vaktim de… Kırk katır (darbe) mi kırk satır (savaş) mı hesabının yapıldığı şu günlerde yanlış hesabın Bağdat’tan döneceğinin garantisini göremediğim için bu topraklar üzerinde yaşayan pek çok insan gibi benim de içim daralmış vaziyette… Keriz yerine konulmaktan bıktım usandım. Geberip gideceğim; şunca yıldır bir tek günün bizans entrikasız, kazasız belasız, kara habersiz geçtiğini görmedim  şirin beldemizde… Liberal burjuva demokrasisinin lafı bile ürkütmeye yetti egemen zorbaları.

Neyse, has bir müzik adamı olan Timur Selçuk’un çok sevdiğim iki parçasıyla silelim kulağımızın pasını bugün.

30.05.2007 - 16:49 Yazan: metin | LATERNA | | 65 Yorum

Hanımköy’de var bir yılan…

Görmesini bilen için görmek zor değil. Ahmet Altan yazmış. Üzerine tek harf eklemeye gerek yok bence:

Aklıma hep o eski fıkra geliyor. Adam tren makasçısı olmak için sınava girmiş.

Sormuşlar:
- Karşılıklı iki tren aynı hatta hızla birbirine doğru gidiyor… Ne yaparsın?
- Makası değiştiririm.
- Makas kilitlenmişse ne yaparsın?
- Manivelayla kilidi açmaya çalışırım.
- Kilit açılmıyorsa?
- Bizim hanımı çağırırım.
- Niye?
- Kazayı o da seyretsin diye.

Sanırım “hanımı” çağırma vakti yaklaşıyor.

Kazanın geldiğini görüyoruz ama ne makası değiştirebiliyoruz, ne kilidi açabiliyoruz.

Bir büyük şehirde bombanın patlamasını epeydir bekliyordum, bir iki dostuma da söylemiştim.

Ankara’da bomba patlayınca sadece orada ölen insanlar için acı duymadım, geleceğimiz adına iyice korktum da.

Çünkü şimdi başka büyük şehirlerde bombalar patlayacağından ve suikastler olacağından endişeleniyorum.

İnsanların “yeter artık, bir şeyler yapın” diye haykıracağı ve bir “sıkıyönetim” ilanını kaçınılmaz kılacak yeni belalar gelecek gibi görünüyor.

Genelkurmay Başkanı ile kuvvet komutanlarının, bombanın patladığı yerde ortaya çıkmaları ve “bunların devam edebileceğini” söylemeleri endişelerimi daha da artırdı.

Bu arada, “Kuzey Irak’a girelim” konuşmaları da çoğaldı.

Genelkurmay sitesinde, birdenbire “Amerikan uçaklarının Türk hava sahasını ihlal ettiği” haberi yer aldı.

Türkiye ve Amerika iki NATO ülkesi, iki müttefik, böyle bir olayın kendi aralarında her zamanki uygulamalarla halledilmesi gerekirken bunun neredeyse düşmanca bir edayla açıklanması, güneydoğuda da bir şeyler beklememiz gerektiğini haber veriyor.

Şehirlerde bombaların patlaması, Kuzey Irak’ta çatışmalarla birleştiğinde ülkede tam bir “savaş hali” meydana gelir, sıkıyönetim ilan etmek çok kolaylaşır.

Olayları eleştirmek imkansızlaşır.

Ülke ve insanlar sessizleştirilir.

Seçimler ertelenebilir.

Ordu, adli bürokrasi, cumhurbaşkanı üçlüsü hukuka pek de aldırmayan alışkanlıklarıyla hükümeti değiştirebilir.

Sonrası Avrupa Birliği’nden ve Batı kampından uzaklaşmaktır.

Yeni ittifaklar ve ağır bir diktatörlüktür.

Bütün bunların hedefi ilk bakışta AKP imiş gibi gözüküyor ama bence hedef o değil.

Hedef, demokrasi talepleri çok keskin olan Batı’dan uzaklaşmak.

İktidarda AKP yerine başka bir parti olsaydı da fark etmezdi, aynı oyun oynanırdı.

AKP yaptığı hatalarla bu oyunun oynanmasını kolaylaştırıyor, o kadar.

Peki, ne yapmalı?

Birincisi, Avrupa’nın iyice körleşen yöneticilerine, olacakların sadece Türkiye’nin değil dünyanın da başını belaya sokacağını anlatmak.

Onların pek de akıllıca olmayan Türkiye politikalarını değiştirmeye çalışmak.

Avrupa Birliği ve demokrasi için çok güçlü ve inandırıcı bir kampanyayı süratle başlatmak.

AKP’nin din vurgulu siyasetini derhal demokrasi vurgulu bir siyasete çevirmek.

AKP’ye duydukları nefret nedeniyle “darbe” yandaşlığına bile sıcak bakan kitleleri, konunun AKP değil, çocuklarının geleceği olduğunu açıkça göstererek yeniden demokrasi yandaşlığına çekmek.

Her düşünceden, inançtan, görüşten insanlarla büyük bir demokrasi cephesi oluşturmak.

Bütün bunlar işe yarar mı?

Önümüzdeki vakit çok az.

Avrupalılar kör.

AKP düşmanlığı, demokrasi düşmanlığıyla özdeşleştirildiği için demokratik talepler cılız.

Yani makas kilitlenmiş.

Manivelayı derhal kullanmak gerekiyor.

Bu yapılamazsa…

O zaman “hanımınızı” çağırın.

Bir ülke nasıl batıyor, o da seyretsin.

***

Yıldırım Türker‘in yazısındaki şu sözlerini de aktarmak istiyorum:

(…) AKP’nin sonunu Şemdinli’de görmüştük. Şemdinli iddianamesini hazırlayan savcının yalnızlık, itibarsızlık, işsizlik cehennemine postalanmasına, Şemdinli davasının şimdi geldiği noktaya gelip örtbas edilmesine göz yumduğunda, ikide bir ‘faili meçhul’ bombaların hedefinde yaşayan halkın şahitliğini geçersiz ilan ettiğinde.
Şimdi demokrasi malûl gazileri pozunda, ‘boynubükük, gözü tok’ müsameresine alkış istiyorlar.
(…) Oyunun iyice kirlendiği, faşizmin sütüyle beslenen kitlelerin açıkça zehirlendiği şu günlere gelmemizde AKP’nin payı yok mu? Şimdi kendini demokrasinin temsilcisi olarak yansıtma çabalarını kim ciddiye alır?
AKP’li milletvekillerinin Meclis’e sunduğu polis yetkilerini genişletmeye yönelik yasa tasarısı durumu özetliyor. (…)

***

Eser Karakaş‘ın yazısı da konuyla yakından ilgili…*

—————————————————————————————

(*) Meseleyi kendi açımdan aşağıda Muzmin Bey‘e verdiğim şu cevapla özetleyerek hiç değilse iki satır da ben yazmış olayım:

“MİLLETİN SAHİBİ DEVLET”, kendisinin devletin “malı” olmaktan çıkıp artık “DEVLETİN SAHİBİ MİLLET” statüsüne yükselmesi gerektiğini anlamaya başlayan MİLLET’in uyanışından ürküyor! Egemen zorbalarımız, tarihten ve sosyolojiden ya hiç anlamıyor, ya da çok iyi anladıkları için darbeciliklerini ANLIK olmaktan çıkarıp SÜREÇSEL hale getiriyorlar.

28.05.2007 - 10:12 Yazan: metin | BUDUR! | | 23 Yorum

Canon

— Cogito ergo sum.
— Credo quia absurdum.
— Cherchez la femme.
— Ça va sans dire.
— Mea culpa.
— Nil desperandum.
— Iacta est alea.
— Experto crede: Ex nihilo nihil fit.
— Credo quia impossibile.
— Tout est dit. Res, non verba.
— Veritas odium parit.
— Abusus non tollit usum.
— …Magister dixit!
— Relata referro.
— Ça va.
— Relata referro: Vero verius nihil est.
— Medice, cura te ipsum!
— Caelum ruit! Mehr Licht!
— In vino veritas, mon cher.
— Qui bene amat, bene castigat.
— Errare humanum est.
— Abyssus abyssum invocat.
— À chacun son gôut.
— À votre santé…
— Acta est fabula.
— Jeux sont faits. Bon voyage.
— Loin des yeux, loin du cœur.
— …Dixi.

27.05.2007 - 23:27 Yazan: metin | FAKİRİN KİLERİ | | 20 Yorum

27, 12, 28 asal sayılar mıdır, assal-kessel sayılar mı?

İş bitmiyor arkadaş! Konstantin Bey kardeşimle izine rastlasak şu Şeytan Bey’in bacağını kıracağız ama adı geçen ikinci bey Bermuda’da diil maalesef.

Bugün malikanemizde yine İnspor ile Cinspor derbisi oynanmakta, durum zıfır zıfır berabere şu an itibarıyla. Günün mana ve ehemmiyetini es geçmek olmaz hesabı, bi sesimizi çıkarak didim, affola. (Şu Word zımbırtısına hastayım; bak bu sefer de “didim”i şirin bi ilçemizin adı sandı garibim. Daha önce de çok enteresan bir vukuatı olmuştu –geçmiş gün, hatırlamıyorum. Yoksa bu Word porgramı, Küstah Bağyan Hanım’ın yandan çarklısı olmasın?)

Efenim böğün malumunuz üzre 27 Mayıs. Daha öncesini hariç tutarsak, yani Cumburliyet dönemini baz alırsak, darbelenip darp edilmelerimiz beyaz dizisinin hayatımıza fiili livata yoluyla duhul edildiği ilk gün. Ne desek boştur, hayatımız bir hoştur mirim. Yıllarca ama yıllarca Hürriyet ve Anayasa Bayramı adıyla vaftiz ettik durduk bu lanetli günü biz. Vay anasını beah, hem “hürriyet”, hem “anayasa”, hemi de “bayram” -aynen hem “Demokratik”, hem “Sol” hemi de “Parti” kibin! Aziz Nesin Bey’in kendisini unutulmaz kılan bir laforizması vardır, derdi ki rahmetli: “12 Eylül’ün tek iyiliği, taksilere taksimetre koydurmasıdır.” Ben buna bi de bu “bayram”ı sessiz sedasız kaldırmasını ekleyeyim netekim. (Ulan bu dangalak Word porgramı –Küstah Bağyan Hanım, özellikle “porgram” deyom, yanlışlıkla düzeltmeyiniz!- inatla ve ısrarla Dingilimin Ressamı Bey’in “netekim”ini “nitekim” diye düzeltiyor aklınca netekim!)

Şimdi üşeniyom link mink vermeye sevgideğer Sıkkımlı dost ve akrabalarım, ya da size alakasız bi link verip muzırlık yapayım. 19 Mayıs tarihli Radical kazatasında yüzük kardeşim Perihan Mağden Hanım benim hababam illet ve gıcık ve sinir ve de uyuz olmaktan bıkıp usanmadığım menşur derin beylerimizden Asamkesem Bey’i de mevzu edinmiş. Yakışır da ayrıca, günün anlam ve önemine efenim!

Bu kıssanın hissesi: Ben aylardan bi tek Temmuz, Ekim ve de Aralık’ı seviyom. Niye, bilin bakalım!

27.05.2007 - 22:18 Yazan: metin | BUDUR! | | 4 Yorum

İnterineti köpeksiz köy mü zannediyon hemşo! …Deeeermiş kanun koyucu emicelerimiz.

Dumanı tüten Kanun No. 5651’den bizi ilgilendiren bazı alıntılar yapacağım şinci, değerli Kuala Lumpurlu dost ve akrabalarım:

Tanım
İçerik sağlayıcı: İnternet ortamı üzerinden kullanıcılara sunulan her türlü bilgi veya veriyi üreten, değiştiren ve sağlayan gerçek veya tüzel kişiler.

Bilgilendirme yükümlülüğü
İçerik, yer ve erişim sağlayıcıları, yönetmelikle belirlenen esas ve usûller çerçevesinde tanıtıcı bilgilerini kendilerine ait internet ortamında kullanıcıların ulaşabileceği şekilde ve güncel olarak bulundurmakla yükümlüdür.
Yukarıdaki fıkrada belirtilen yükümlülüğü yerine getirmeyen içerik, yer veya erişim sağlayıcısına Başkanlık tarafından ikibin Yeni Türk Lirasından onbin Yeni Türk Lirasına kadar idarî para cezası verilir.

İçerik sağlayıcının sorumluluğu
İçerik sağlayıcı, internet ortamında kullanıma sunduğu her türlü içerikten sorumludur.
İçerik sağlayıcı, bağlantı sağladığı başkasına ait içerikten sorumlu değildir. Ancak, sunuş biçiminden, bağlantı sağladığı içeriği benimsediği ve kullanıcının söz konusu içeriğe ulaşmasını amaçladığı açıkça belli ise genel hükümlere göre sorumludur.

***
Şincik, hukukçu bir dostumuz varsa içimizde, bu hususta bizi azıcık aydınlatmasını rica edebilir miyim? İnternetin ve blogistanın çanına ot tıkamanın Arapçası mıdır bu?

26.05.2007 - 12:48 Yazan: metin | Poorish | | 29 Yorum

“Ayşe[gül] tatile çıktı”

Ekrem Dumanlı, “Bunu her büyük şehirde bekleyebilirsiniz.” tümcesinin sebeb-i hikmetini anla[ya]mamış! Bunun dışında yazısı Doğu Ergil hocamın radyoda söylediklerini teyit ediyor bir bakıma: Bu bir toplum mühendisliği projesi ve operasyonudur. Halk yutarsa ne alâ, yutmazsa da biz ümüğünü sıkar yine yuttururuz icabında’dır. Seçim engellenirse yeme de yanında yat, engellenemez ve fakat AKP beklediği başarıyı sağlayamazsa operasyonun “iç mekan düzenlemesi” aşaması devreye sokulur, amma velakin AKP mazallah 367 hokkabazlıklarının bile sökmeyeceği bir başarı kazanırsa işte o zaman al gözüm seyreyle salih. Düşünmesi bile ürkütüyor insanı.

***
Egemenler zor durumda. Egemenlerin “güzellikle” kurtuluşu, bugüne kadar olduğu gibi yine AKP’nin cehalet, korkaklık ve beceriksizliğiyle, siyasal körlüğüyle mümkün -ki bu parti bugüne kadar inanılmaz yanlışlıklar yaptı. (Bkz: Şahin Alpay’ın yazısı.)

***
Bu arada, MV aday adayı listelerine dikkat ediyor musunuz dostlar? İbret verici! Fakat ben en çok birini önemli buluyorum: Asamkesemci Bey‘i. (Burada iki kelime daha vardı.) Yerini bulmuş. Yeni Şafak yazarlarından biri yazmış bu konuda birkaç gün önce. Yazılarının birini bile kaçırmadan, son derece dikkatle okuduğum biridir o emekli diplomat olacak adam. Çünkü savurduğu örtülü ve açık tehditlerden tutun da, yaptığı analizlere, kullandığı dile kadar her ayrıntı, ülkemizin nereye götürülmekte olduğunu bir adım önceden gösterir bize. “Öyledir ve öyle kalacaktır”la demokrasiye karşı omuz omuza, ileri! (Bkz: Murat Belge’nin vatan sevicilerle ilgili yazısı.) Sana da aferin Türkan Teyze! “Ama bakın… Siz provokasyona çok açık bir insansınız galiba.” demiş karşısındakine. Hah hayt! Fikri neyse, zikri de o.

***
Bu arada CHF ile GP’nin ittifakını heyecanla bekliyorum. Çok eğlenceli olacak! Yalnızca hamilelik üç aya inmekle kalmayacak; Türkçe sözlükteki madde sayısı da neredeyse bir elin parmaklarının sayısına inecek: “Cumhuriyet, laiklik, irtica, sözde, birlikveberaberlik, kuvva, içdüşman, dışdüşman, ilkeveinkılap, milliyetçilik, liboş, hain, aydınlanma, ilhan, selçuk, devletinbekası, uluönder, sorosçocukları, münferit, iyiçocukturtanırım” vs.

***
Nihal Karaca’yı çok severim. Ondan ne güzel bir CB olurdu yarabbim! Geçenki yazısında “’Cumhuriyet elden gidiyor’ senaryosunun gerçekdışılığını kanıtlayan en hoş detaylardan biri, Deniz Baykal‘ın genel seçimler için belirlenen 22 Temmuz tarihine ‘ama o tarihte bizim seçmenimiz tatildeeee’ şeklinde spontane bir itiraz getirmesi olmuştu.” diye başlayan yazısını öneririm, çok eğlenceli o da. Turan Alkan’ın fıkrasına da –biliyor olsanız da- pek güleceksiniz.

***
Genç Siviller’i ve % 52’yi ihmal etmeyiniz! Işık onlarda! Buyurganların, despotların karanlık ve suratsız diline karşı aydınlık ve gülücüklü bir dil, onlarda. Zorbalığa pabuç bırakmamanın taze rüzgarı onlarda. Beton duvarlarla dört bir yanı örülmüş hakiki örümcek kafaların ipliğini pazara çıkarma potansiyeli onlarda. Yeni düşünce koordinatları, taze bakışlar onlarda.

***
Bugün siyasi ortamın mide bulandırıcı ve boğucu havasını solumak değil, bambaşka konuların hayat dolu esintisine kapılıp gitmekti niyetim. Yapamadım. Pardon.

24.05.2007 - 14:40 Yazan: metin | BUDUR! | | 6 Yorum

Gecikmiş romans (1)

Seni, kımıltısız görünerek herşeye kıs kıs gülen bir taş gibi. Kayrak, granit, çakıl. Bir taş kadar sırtını yaz güneşine vermiş, gözleri gizli. Yanında kekik, gelincik, türlü diken. Adını andığımda içimi ısıtan o tanımsız gücü yanımda bilmek geliyor aklıma seni sevdiğimi ürperince -ki Tanrı derler ona. Dilin ötesine geçip doğumöncesi kıpırtısızlığıyla ölümötesi dinginliğinin buluştuğu sınır çizgisinde buluşuyorum kendimle. Yolunu bulur su –derin bilgi. Kımıldar yaprak, ay yükselir, okul bahçeleri cıvıldar. Kahve pişiririm kendime ikindi vakti, kahveden önce ısınır içim. İnceden fırça vuruşları, gizli pitoresk.

Üstü kalsın diyemiyorum Cemal Süreya gibi, göğe bakma durağındaki ıssızlığını aramalı Turgut Uyar’ın. Aniden bir Edip Cansever çıkıyor karşıma, kelime kuyumcusu, masa bilgesi. Kararlı adımlarla Ece Ayhan’ın öfkesini kuşanıyorum derinden, biliyorum, bileniyorum dizginsiz. Orta birden sınıfta kaldımdı -Cordoba’nın türküsünü çığırırken sesini yitirmek midir.

Kelimeler ardına bakmadan uzaklaşır, bir film setinde durakalırsın, kemanını yitirmiş bir arşe düşün. Şiirini yitirmiş bir şairin düştüğü çukurun derinliğini ölç. Seni sevecek miyim, seviyorum. Bunu kendime kabul ettirmek için susuzluk yeterli, bir ılgım, bir çöl, bir kaktüs, bir bedevi temkini, kum fırtınası. Parçalanışı gizliden öte bir Anna Karenina. İç burkucu bir Jane Austin.

23.05.2007 - 18:41 Yazan: metin | TAVANARASI | | 8 Yorum

Tuz da koktu…

“Dememiş miydim!” nidası fenadır; bir yanda öngörünüzün doğrulanmasıyla yeşeren bir gizli gurur, öte yanda ise istenmeyen, olumsuz, kötü bir olayın başa gelişinin yarattığı sıkıntı ve ona ilişkin öngörünüzle kendinizi sanki o olayın müsebbiplerinden biriymiş gibi hissedince üzerinize çöken suçluluk duygusunun bütün hücrelerinizi sarışı…

Aslında artık bu dememiş miydimin de kıymet-i harbiyesi kalmadı. Ezberledik sular seller gibi: Zorba egemenlerimiz, kedinin fareyle oynadığı gibi oynamaya alışkın bu toplumla. Oyun dibine kadar bayatlasa da, hiçbir tuz bu kokuşmuşluğu bastıramasa da, önemi yok. Sihirli düğmeye basmaya karar verildi mi işlem tamam.

Ve sihirli düğmeye çoktaaan basıldı. Geliyorum diyen bombalar gelmeye başladı. Filozofun kulakları çınlasın, aynı çamurlu ve kan kızıl suda bininci kez yıkanmaktayız. Egemenliğini ve zorbalığını sürdürmeye kararlı bir oligarşik zümrenin yap[a]mayacağı şey yoktur böyle ülkelerde.

Benim güzel, mahzun, yaralı ülkem! Biz seni yüreğimiz ve beynimizle seviyoruz ve seni arkadan o biçim sevenlerin şerrinden korkuyoruz.

Mehmet Altan
’a bırakıyorum sözü:

“(…) Türkiye laik-antilaik olarak gerilmekte.

Bundan amaçlanan hasat alınmadıysa, istenen sonuçlar sağlanmadıysa… (…)
Başka bir gerginlik ateşi tutuşturmak… Ülkeyi yönetilemez hale sokmak… İçerde ve dışarı da birilerinin hedefi olabilir mi?

Türkiye demokrasi yolundan savrulduğu için.. Provokatif bir süreç korkusu da büyüyor.

Seçim istenmiyorsa… Sandık istenmiyorsa… Ya da dışarıdan buraya ağır sinyaller vermek isteyenler var ise…

Veyahut… ‘Derinler’ dayanışması sayesinde varlığını sürdürmeyi hesaplayanlar mevcut ise…

Bu ihtimallerin demokrasiyi hedeflemesi söz konusu.

Biz İttihat ve Terakki geleneğinden gelen bir ülkeyiz… Bu coğrafyada sağduyu ve akıl hep koltuk kavgalarının gölgesinde kaldı.

İttihat ve Terakki, koltuk hırsı yüzünden İmparatorluğu batırdı. Bu nedenle, ülke içi iktidar kavgaları söz konusu olduğunda, komplo senaryoları da hızlanıyor.

Ama bunların çok da yersiz olduğunu söylemek kolay değil…

6-7 Eylül olaylarını başlatmak için Atatürk’ün evine bomba atmak ve bunun üzerinden kitleleri tahrik etmek…

Gazi Olayları’nı tezgahlayıp, kargaşa fitili yakmak…

Hep buraların kanlı ‘cinliği’…

Bugün on mayıs. Yirmi iki temmuza seksen gün bile yok. Seçim öncesindeyiz.

Seçim istemeyenlerin…

Terörden medet umanların…

Yönetime sinyal gönderenlerin…

Hepsinin farklı hesapları olabilir.

Ne yapmalı? Yaşadığımız ve yaşayacağımız her olaya, bunun bir ‘provokasyon’ olabileceği ihtimaliyle bakmalı…

Toplumsal tepkilerimizi ona göre ayarlamalıyız. Kavga ve kamplaşma çok hızlandı çünkü. Ancak demokrasi dışı bir ortamda var olabilenler… Ülkeyi, toplumu hatta kendilerini bile yakacak… Bir yangını parlatacak bir çılgınlığa yaklaşmış görünüyorlar…

Bundan kurtulabilmenin tek yolu, bu çılgınlığı paylaşmamak olacak.

Varlığımız ve geleceğimiz…

Unutmayın ki soğukkanlılığımıza bağlı.”

23.05.2007 - 10:04 Yazan: metin | BUDUR! | | 12 Yorum

Meyhoş Lugat

“Mayhoş Sözlük” değil bağyan! Müsaade ederseniz, öyle demesini de biliriz de demiyoz. Bilmediğinizi de bilmiyorsunuz ama biz bunu bildiğimiz için bonus olarak ayrıca açıklayalım ki, bu ikisi farklı ifadelerdir. Sözcüklerin tarihsel, coğrafi, kültürel, çağrışımsal, vs vs yükleri vardır; sallapati sürtmezler orda burda. Bakın zatınıza şimdi neden “bayan” değil de “bağyan”, “orada burada” değil de “orda burda” ve niçin “demiyoruz” değil de “demiyoz” dediğimi de açıklamak zorundayım di mi efenim? Hay aksi, şimdi niye “değil mi” değil de “di mi” ve “efendim” değil de “efenim” dediğimin izahatını da yapmak zorunluluğum var. Bu böyle olmayacak bağyan, bugünlerde ziyadesiyle meşgulüm ama dilerseniz size özel ders verebilirim bu hususta -hem fena mı, üj bej kuruş da ek gelirim olur-, burada aziz milletimizin kıymetli vaktini çalmayalım. (Siz “eski” dilden ve eskisiyle yenisiyle imladan hoşlanmıyorsunuz, küstahlığınızın ibret vesikaları olan yorumlarınızdan birinde öğrenmiştik mecburen, fakat ben yine de belirteyim: Her ne kadar “lugat” kelimesinin yaygın yazımı “lûgat” ise de, bu yazım biçimi benim şapka konusunda savunduğum görüşe uygun düşmüyor. Neyi savunduğumu geçmiş zaman -sanırım Muzmin Bey’in malikanesinde- açıklamıştım ama şimdi onu bulmam imkansız, hem zaten Dilbilkisi köşemizde ayrıca yazısını yazacağım.)

Bu zorunlu ve sıkıcı girişten sonra gelelim sadede… Jazzetta’da köşe enflasyonu yaratmak niyetinde değilsem de, yeni bir köşecik açmak fena olmayacak gibi gözüküyor. Açalım bakalım öyleyse. Neyi açalım? Meyhoş Lugat’in kapağını açalım. Nedir bu, Ekşi Sözlük’ü mü taklit ediyoruz, ekşisine azıcık tat katarak? Hayır, bizim kulvarımız farklı olacak bir kere, ayrıca taklitçilikten hiç hazzetmeyiz biz bu topraklarda, öyle değil mi?

Meyhoş Lugat’in konsepti şu olacak:

Bir kelime vereceğim size, TEK bir cümlede tanımlayacaksınız. Bu, serbest, yani son derece ÖZNEL bir tanım olacak. Önemli olan, derlitoplu, bir tek cümlenin içinde işi bitirmeniz. Cümlenin çok kısa olması gerekmez.

Sonra kıvamına oturunca iş, bendeniz sizin cümlelerinizden yola çıkarak, serbest çağrışımla filan evirip çevireceğim, “nihai” (!) tanımı kotaracağım. Sonra siz onu da elleyebilecek, zenginleştirebileceksiniz.

Ne dersiniz, oynayalım mı bu oyunu? Zevkli olur mu? Önce bu sorunun yanıtını alayım sizden, acele etmeyeyim ilk kelimeyi vermekte. (Bağyan, ilk taşı siz de atabilirsünüz haddizatında. Mesela, “küstah”, “cahil”, “kaba” filan niye olmasın?)

22.05.2007 - 10:17 Yazan: metin | MEYHOŞ LUGAT | | 18 Yorum

Karabüyü (2)

Halkın karabüyücü sandığı babası kasaba meydanına sürüklenircesine götürüldüğü sırada, Eduardo, ihtiyarın, kimsenin girmesine izin vermediği kütüphanesinde, olanı biteni unutup elyazması romanın sayfalarına gömülmüştü.

Okudukça şaşkınlığa düşüyor, giderek dehşete kapılıyordu. Haklıydı kasabalılar; babası roman yazmaya başladığından bu yana felaketler birbirini izlemişti. Romanda geçen olaylar, kısa süre sonra yaşananların habercisiydi.

Eduardo bir solukta devirdi romanı. Sonuna yaklaştığı sırada, meydanı hıncahınç dolduran ahali, idamı seyre hazırlanıyordu.

Tam o sırada garip şeyler olmaya başladı. Önce celladın mahkumun boynuna geçirdiği urgan koptu. Ardından kıyamet gününü çağrıştıran bir fırtına patlak verdi, hava kararıp göz gözü görmez oldu.

Son satırlar, romanın henüz yazılmamış ikinci cildini haber vermekteydi.

22.05.2007 - 08:32 Yazan: metin | FAKİRİN KİLERİ | | 12 Yorum