jazzetta

“renk renk düşünceler kaldı söylenmedik” (hayyam)

Yazılı

Fenerbahçe’ye gitmek; adını varlığına bir türlü tam oturtamadığım, sanki bir “e”, bir “s”, bir “i” filan isteyen erguvan ağacının dibinde oturmak, soluk almak, tüm hücrelerimle soluk almak, yaşadığına şükretmek; Ziya Osman Saba’ya, en sevdiklerimden biri olan Edip Cansever’e, Hilmi Yavuz’a, “Saadet mi getiriyor rüzgar / Dolarak erguvan atlaslara?” diyen Orhan Veli’ye eşlik ederek varoluşumun sebebine teşekkür etmek gerekirdi şimdi.

Ama ben yorgunum. İncecik, ipincecik bir kederle dolup taşıyorum. Schopenhauer’e, Tschaikovsky’ye hak veriyorum. “Dinmezdi ruâfı erguvânın” diyen Şeyh Galib’i başımla tasdikliyorum. Munch’un sanki benim çığlığımı işittiğini duyar gibiyim. Ben, belki de Ruhi Bey’im. Masa da, masa.

Uzaklardaki Nilgün’ü özlüyorum. Sylvia Plath’in izinde yürüyerek beni üzmüş olan Nilgün Marmara’yı. Hiç adetim olmadığı şekilde, bir ölüm yıldönümünde onu, sevenlerinin toplandığı bir yerde seslice bir şiirini okuyarak selamladığım insanı. Hep düşünmüşümdür: Bir insanın hakkı var mıdır böyle birşeye? Tam 1972’den beri, o ipeksi hüzünle sarıp sarmalandığım yıldan beri düşünürüm bunu: Bu, isabetli bir reddiye midir? Hiçliğe karışıp gitmede kainat takvimine göre hiçbir biçimde anlamı olmayan bir küçücük zaman farkı, bu eylemi de anlamsızlaştırıp gülünçleştirmiş olmuyor mu?

Ben niye böyleyim? Niye faşizmin kahrettiği Sevgi Soysal’ı, niye Nilgün Marmara’yı, niye Tezer Özlü’yü bunca taşkınlıkla seviyorum? Niye yürümek, yürümek, yürümek istiyorum? Yürümek, nereye? Yürümek, neden? Yürümek, nasıl? Yürümek, kiminle?

Biliyorsunuz, Minti Hanım geceleri sabaha karşı çişe kalkar. Gelir, beni nazikçe uyandırır; üç kat merdivenden ineriz sessizce, işini ustalıkla icra eden bir hırsız gibi; önce tezgah dolaplarından birinin kapağını açmamı, dolabın içinde duran yemek kabına birazcık kuru mama koymamı bekler. Azıcık yer gibi yapar, bazen gider sütünü içer –son zamanlarda bundan vazgeçti- ve sonra da her zamanki gibi pencere kenarına gelerek bahçeye, sokağa çıkmayı bekler. Geçen gecelerden birinde acele etmedi çıkmak için, oturdu dışarıyı seyre daldı sakince. Kocaman, tepsi gibi bir ay vardı tepemizde. Gökyüzü ağarma öncesi son hazırlıklarını tamamlıyordu. Ben de acele etmedim, oturdum yanına. Birlikte, etrafını dikenlerin bürüdüğü minik havuza, beni bu bahar sevindirmeye azmetmiş olan kiraza, tomurcuklanmaya başlamış olan asmaya baktık. Sokak köpeğimiz Kara Hanım, bahçede değildi. Acaba sahanlıkta mı yatıyordu? Minti Hanım’ın belalısı, kedilerin bonsaisi Cazgır Hanım, merdivenaltı odunlukta yeni doğurmuş olduğu yavrularıyla meşguldü o saatte iyi ki. İkimiz de bir gün buralarda olmayacağız Minti Hanım, dedim. Kim düşünecek bunları o zaman, kim bakacak havuza yeniden kurbağaların yerleşip yerleşmediğine? Kim gökyüzünde o saatte koskocaman bir aydedenin bizi tepeden seyrettiğini görecek?

Minti Hanım, anladı. Dışarı çıkmak için patisini uzattı pencereye. Beni yalnız bırakmak için, kaygıdan uzak, ama hüzünle içlidışlı bu düşüncelerimle.

24.04.2007 - 12:09 Yazan: metin | TAVANARASI | | 15 Yorumlar

Yazısız

24.04.2007 - 10:22 Yazan: metin | BEKLEME SALONU | | 12 Yorumlar