“Batılılaşmacı”lar Batıya karşı!
Blogistan topraklarında zuhur ettim edeli, sanırım ki birçoğunuzca bir “AB’ci” olarak görülüyorum. Bundan rahatsız mıyım? Evet. Bu ülkede AB’ye girme sürecini hararetle destekleyenlerin ezici çoğunluğunun aslında “AB’ci” mabeci olmadıklarını; AB’ye girme talebinin sadece ve sadece, demokratikleşme sürecinde bir kaldıraç olarak değerlendirilmesi gerektiğini, bunun araçsal bir şey olduğunu düşündüklerini ve savunduklarını biliyorum -kendim buna bir örneğim. “AB’cilik”, demokrasi düşmanı cephenin bir kuyruklu yalanı, karaçalması.
Avrupa, şizofren bir moruktur; yarılmaya uğramıştır. Hem kendi içinde, hem de kendi dışındaki dünyaya karşı çift ruhludur. Tarihsel serüveninin onu getirdiği noktada, ne halt edeceğini bilemeyen, hızla bir dekadansa sürüklenen; gitgide ikincil, üçüncül rollere layık görülen; becerisini, heyecanını, dinamizmini yitirmiş bir aktör eskisidir. Kapitalistleşme sürecinin gaddarlığı ve vahşeti sayesinde dünyayı ve kendi insanlarını sömürerek kavuştuğu zenginlikle burjuva demokrasisinin değerlerini oluşturması, onları üniversal değerler olarak içkinleştirdiği anlamına asla gelmez, gelmemiştir de. Avrupa, her zaman için “bon pour l’Orient”çıdır; Avrupamerkezcilikle maluldür. Kendi içine baktığımızda da görürüz ki, özellikle kriz dönemlerinde apaçık meydana çıkan, bilinçaltının derinliklerinde sakladığı o Avrupadışı’nı küçümseme tavrını, faşist ve ırkçı kesimleri aracılığıyla bir tahkir ve tehdit unsuru olarak sürekli tedavülde tutar. Normal zamanlarda ise, Avrupadışı’na ve özellikle Doğuya en “anlayışlı” bakışı bile oryantalist motiflerle bezelidir.
Gelgelelim, bu, körükörüne, yahut bizim jakobenist, izolasyonist, totaliter zihniyetli resmi görüşçülerimizin –her türden milliyetçi ve neomilliyetçilerdir bunlar- bilinçli tercihiyle, Batı düşmanı olmayı gerektirmez. Batı dostu olmamız gerekmediği gibi tıpkı. Zaten bizimkiler öyle tuhaf birer Batı “düşman”ıdırlar ki, bir yandan yıllarca “komünizm” hayaletine karşı Batının bekçi köpekliğini yapmaktan gocunmamışlar, öte yandan da kendi despotizmlerini sürdürme yolunda Batının politik kültürünün demokratik yüzünün gözümüzü açmaması için de dört bir yanımızı ideolojik gümrük duvarlarıyla çevrelemeyi ihmal etmemişlerdir -bunu yaparken bile, bizimle alay edercesine “Aydınlanma”, “ilericilik” filan gibi lakırdılarla kafamızı ütülemekten de geri kalmaksızın.
Batının faşizan yüzüyle liberal-demokratik yüzünün madalyonun ön ve arka yüzü gibi olduğunu, “AB’ci” olarak “suç”lanan bizler görmüyor değiliz efendi. Kapitalist üretim formasyonunun özündeki eşitsiz ve adaletsiz yapılanmayı kamufle eden Avrupamerkezci megalomaninin “özgürlük, eşitlik, kardeşlik”çiliğinin sahteliğini farketmiyor değiliz. Bunun “üniversal bir uygarlık modeli” lansmanı olduğu, fakat geride yatan amacın hiç de insani falan olmadığı; aksine, kapitalizmin yayılmacı ruhunun dünyanın gerikalanını birörnekleştirip standartlaştırma projesinin düşünsel ve ideolojik üstyapısı olduğu şeklinde özetlenebilecek yakın tarih serüvenini bilmiyor değiliz.
Mesele şudur: Niçin AB deyince tüyleriniz diken diken oluyor, bütün bunlardan mı -elbette hayır. Sizin derdiniz AB falan değil –tıpkı bizim derdimizin de AB falan olmadığı gibi. Ne tesadüf! Sizin derdiniz, hegemonyanızın devamı. Onun için de Avrupa’nın karanlık yüzüyle çok iyi anlaşıyorsunuz, tersinden de olsa aynı dili konuşuyorsunuz.
Yıllarca “Batılılaşma, Batılılaşma!” diye höykürdünüz durdunuz. Bir sosyal mühendislik harikası inşa ettiniz. Bir değerler karmaşası/kargaşası ürettiniz; dünyanın hiçbir devesine ve kuşuna benzemeyen anomik bir toplumsal yapı yarattınız silbaştan. Ama gözünüz hemegonyanın şehvetinden öyle dönmüş ki yüzbilmemkaç yıldır; bir türlü, kapitalistleşmenin üstyapısal tezahürlerini/gerek-koşullarını kabul etmeye yanaşmıyor; modernleşme, Batılılaşma diyerek çıktığınız yolda, amacınız aslında sadece devletin restorasyonu ve “beka”sı -ve dolayısıyla kendi bürokratik tahakkümünüzün devamı ve bekası- olduğu için de, modernleşme eşittir kapitalistleşme o da eşittir bürokratik vesayet rejiminin liberal demokratik rejim lehine tasfiye süreci olduğunu asla ve asla kabule yanaşmıyorsunuz. Bütün patırtı gürültü, kıyamet de bundan kopuyor. Toplum bir yandan ekonomik altyapıdaki değişim ve dönüşüm sürecinin sancılarını etinde kemiğinde hissederek yaşamaya çalışırken, öte yandan da sizin halâ anakronik biçimde kendisini zorbaca vesayet ve tahakkümünüz altında inletmenize akıl sır erdirmeye çalışıyor. Yalpalıyor; kimi zaman ideolojik totalitenizin etkisiyle insanlığından çıkarak sizin amigoluğunuzun gereklerini yerine getiriyor, kimi zaman da bir anlığına gaflet uykusundan uyanarak demokrasi demokrasi diye inliyor, farklılıklarının sizin için tehdit ama kendisi için zenginlik, demokrasi-insan hakları-hukuk taleplerinin sizin için mahviyet ama kendisi için kurtuluş olduğunun farkına varıyor. “Örümcek kafalı” halka “saatlerin yüzyıl geri alınacağı” tarzında ürkütücü senaryolar sunarken, bütün derdiniz, saatlerin aslında tarafınızdan çoktaaan “geri alındığı”, hatta bununla kalınmayıp neredeyse rutin ve geleneksel bir biçimde 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat gibi gündönümlerinde “kış” saati uygulamasına geçilip durduğu gerçeğinin ortaya tüm çıplaklığıyla çıkmakta olduğunu kendinize unutturmaya çalışmak ve toplumu da bu uyanış ve silkinmeden nasıl koparacağının sinsice, alçakça hesabını yapmak. Paternalist devletçiliğinizin yasakçı zorbalığının, sahte modernizminin, Batı düşmanı Batılılaşmacılığının foyası döküldü ama ne yazık ki –ya da ne mutlu ki. AB “rüya”sının, Batının karanlık yüzü ve sizin el ve güçbirliğinizle sona ermesi, uyanış ve silkiniş sürecini bir süre için sekteye uğratabilir, hatta geçici olarak iptal de edebilir, ama tarih çöküş ve yeniden diriliş serüvenleriyle doludur.
Bugün size bayat bir hikaye anlattım sevgili kuzucuklarım. Savruk, eksik ve epeyce dağınık bir şekilde. Kusura bakmayın. Üstelik iyimserliğim de pek bir üstümde, nedense. Hayret!
Ağabey, Çok güzel yazmışsın, eline zihnine sağlık.
Tamamen katılıyorum..
Hürmetler.
Avrupa, şizofren bir moruktur; yarılmaya uğramıştır. Hem kendi içinde, hem de kendi dışındaki dünyaya karşı çift ruhludur. Tarihsel serüveninin onu getirdiği noktada, ne halt edeceğini bilemeyen, hızla bir dekadansa sürüklenen; gitgide ikincil, üçüncül rollere layık görülen; becerisini, heyecanını, dinamizmini yitirmiş bir aktör eskisidir.
SÜPER BİR TASVİR :)
Bir sosyal mühendislik harikası inşa ettiniz. Bir değerler karmaşası/kargaşası ürettiniz; dünyanın hiçbir devesine ve kuşuna benzemeyen anomik bir toplumsal yapı yarattınız silbaştan.
Bu laf üzerine günde üç öğün “Shake it up şekerim!” klibi izlemek zihin açar!
Suat Bey,
Çok teşekkür ederim, lakin geç kalmış bir yazı benimkisi. Müzik yazısı ve bir başka yazıyı yazmak için oturmuştum, kalemimden bu çıktı nedense!
Ece Kardeş,
Sağolasınız. Süper filan değil, bilinenlerin tekrarı. Başka deyişle, malumu ilam.
Selim Bey,
He walla!
Metin bey,
Epeyi uzun bir elestiri yorum yazmistim. Sonra; yaziniz bir sikayetname oldugu icin, elestirmenin anlamli olmayacagini dusundum ve gondermege gerek gormedim.
Simdi de, cozumleri birbirine temelden zit olan fakat benzer seylerden sikayet edenlerin mutabakatlarini okumak istiyorum :)
Muzmin Bey,
Lütfen beni meraktan çatlatmayınız, yorumunuzu gönderiniz. Önemle rica ederim.
8′e ek:
Muzmin Bey,
Yazım bir “şikayetname” olmaktan ziyade, bence bir “teşhirname”.
Metin bey,
Gonderemem, cunku sildim.
Ama, ozet olarak sunu soyleyebilirim.
Ortadaki faaliyetin AB uzerinden demokratiklesmeye yonelik bir ‘taktik hareket’ olduguna kesinlikle katilmiyorum. Bence tam tersidir.
Amacin demoratiklesme olduguna da katilmiyorum. Yeni bir sinifsal ayrismadan bahsediyoruz bence.
Bir hegemonyanin kaldirilma gayesi olduguna katilabilirim, ama, –ikame sonrasi– getirilmek istenen seyin kumulatif sonuclarinin mevcuttan daha iyi olacagina emin degilim.
Yazdiginiz sikayetname bence esasen muarizlarin kismi mutabakatidir. Oradan, malesef, uygulanabilir bir proje cikmayacak gibi gorunuyor.
Yaw Muzmin Bey, niçin gaddarca siliyorsunuz yazdığınızı!
Yok, yaw.. son derece musfik bir sekilde tikladim :)
11′e ek:
Muzmin Bey,
“Ortadaki faaliyetin AB uzerinden demokratiklesmeye yonelik bir ‘taktik hareket’ olduguna kesinlikle katilmiyorum. Bence tam tersidir.” [MA]
Nasıl tam tersi?
“Amacin demoratiklesme olduguna da katilmiyorum. Yeni bir sinifsal ayrismadan bahsediyoruz bence.” [MA]
Buradaki birinci cümle, ikincinin gerçekliğini iptal etmiyor.
“Bir hegemonyanin kaldirilma gayesi olduguna katilabilirim, ama, –ikame sonrasi– getirilmek istenen seyin kumulatif sonuclarinin mevcuttan daha iyi olacagina emin degilim.” [MA]
Geleceği tam isabetle öngörebilmek zaten hiçbir faninin harcı değil ki!
“Yazdiginiz sikayetname bence esasen muarizlarin kismi mutabakatidir.” [MA]
Yazdığımın şikayetname olmaktan ziyade teşhirname olduğunda ısrarlıyım. Muarızların kısmi mutabakatı oluşu da bir anlam, önem ve değer eksilmesi değildir bence. Bu mutabakat hayra yöneliktir.
“Oradan, malesef, uygulanabilir bir proje cikmayacak gibi gorunuyor.” [MA]
Henüz bilemeyiz bunu.
Evet, Metin Bey doğru tespitlerde bulunmuş ancak, Müzmin Bey’in işaret ettiği gibi, ÖNERİSİZ kalmış. Öneriyi de ben sundum aşağıda. Gelin burada anlaşalım:)
AB’nin burada söylenmeyen artıları da yok değil. Bazı insan hakları konusunda. Kendi halkımızın istemeyi bilmediği şeyleri dayattıkları da oluyor bazen. Örneğin şunu diyorlar:
“Get lan! daha senin vatandaşlarıyın büyük çoğunluğunun sosyal güvencesi (sigortası) bile yok, yıkıl karşımdan!” diyebiliyor.
Benim favori birliğim, Güney Amerika Ülkeleri bu sıralarda.
Neden olmasın? Kuzeyine göbekten bağlanabiliyoruz da, güney ile sırt sırta neden veremeyelim? Kör olsun şu okyanuslar da olmasaydı! Yürüyerek de gidilip-gelinemez ki. Yukardan gelebilmek için de birilerinin kanına hortum atmak gerekiyor!
Yok biz yine de uzaktan sevelim güneyi. Kuzey de araplara ve benzerlerine kalsın. Tepe tepe sevişsinler.
Örneğin şunu diyorlar: “Get lan! daha senin vatandaşlarıyın büyük çoğunluğunun sosyal güvencesi (sigortası) bile yok, yıkıl karşımdan!” diyebiliyor.
Aklima getirdiniz birseyi simdi. Bunu okuyunca gulmustum. Hem verilere guvenmeleri, hem de yazdiklarinin ne sekilde okunabileceginin farkinda olamalari bakimindan. Diyorlar ki:
While the risk of poverty rate before all transfers is lower (31%) than the average of EU Member States, the role of the social protection system in alleviating poverty is still very limited. As a result, the risk of poverty rate including all transfers (25%) is significantly higher than the EU average of 15% in 2001.
Simdi, ‘fakirlik riski’ devlet transferlerinden evvel AB ortalamasinin altinda ise, acaba insanin aklina bu “sosyal koruma” sistemlerinin aslinda subvansyonla fakirlik yaratma isine de yaradigi gelmemeli mi diye dusunmustum. Bu adamlarin artik sorgulama kabiliyetlerini dahi kaybettikleri kabullerini topyekun benimsememiz gerekmiyor herhalde. Ayni raporda su da vardi:
Youth unemployment has increased from 15% in 1999 to 20.5% in 2003. However, despite the marked deterioration in the economic situation of a large part of the Turkish population, absolute poverty is rare in Turkey. traditionally strong family ties and the widespread existence of informal casual work are important factors in this respect.
Neyse bunu biraz hinzirligimdan yaziyorum. Eski rapor zaten. Zamaninda bir kenara yazmisim (belki baska yere laf yetistirmek icindir), oradan aklima geldi. Raporun tamami surada:
http://ec.europa.eu/enlargement/archives/pdf/key_documents/2004/rr_tr_2004_en.pdf
(sayfa vermeye usendim, arartiverin nereden cimbizladigimi gormek icin.)
Metin bey,
Demokratiklesme vaadleri ile AB’ye girmek arzusu oldugu o kadar da mi zor anlasilir oldu o cumlede..
Birinci cumle bir kisisel tespit. Ikincisi ise tahmin.
Caaanim, bahsettigimiz sey depremin ne zaman olacagi filan degil. Olacagini biliyoruz ya o yeter.
‘Devlet dedigimiz seyin goruldugu yerde basi ezilmelidir’cilerin 300-400 ailelik oligarsi hakkinda tek kelime etmeyislerini dikkate almak lazim. O kadarcigina bakmak bile, neyin gelecegini gostermeye yetiyor bence.
Kuzguna yavrusu :))
Tabii ki hayra yoneliktir. Herkes konusmus ve empati yapmis olur. Icimiz ferahlar :))
Baska ne olacak yani..
Daha once yazmistim, uzun uzun yazmayayim simdi..
Dincisine ayri ayri cemaatler, solcusuna lumpen gettolar, Kurtcusune kurtarilmis bolgeler, kapitalistine vergiden arinmis ve parasinin yettigini yapacagi , fakirine caninin her cektiginin kapisina gelecegi bir utopya kurup yasamak vaadlerinin neresinden ortak bir proje cikarabileceginizi cidden merak ediyorum.
Müzmin Bey,
son paragrafta yazdığınız şeyler, içinde yaşadığımız düzenin doğasına tıpa-tıp uyan çelişki çeşitleri olunca,
size de böyle eleştirel haklılık kazandırıyor.
Şemsiyeyi değiştirdiğimizde, bu saydıkalınızın hepsi çeşitliliğini koruduğu halde, hiç birisi ıslanmıyorsa, sorun olmaz değil mi?
Şimdiki şemsiyede yalnızca şemsiyeyi tutan ıslanmıyor.
Buracıkta MUHAFAZACILIK erdem olmaya başlıyor.
Muzmin Bey,
Afşar Bey’i özlediğimi anladım!
Tansel Bey’i de…
18 ve 19′a ek: Diğer bazı dostlarımı da… (Ama onlarla aranız elektrikli olduğu için maalesef özlemim bu ilmekte dinmez.)
Araniza girmis olmayayim.
Siz 20′yi okumamış olun Muzmin Bey. Reca ederim yani!
Gelgelelim, bu, körükörüne, yahut bizim jakobenist, izolasyonist, totaliter zihniyetli resmi görüşçülerimizin –her türden milliyetçi ve neomilliyetçilerdir bunlar- bilinçli tercihiyle, Batı düşmanı olmayı gerektirmez. Batı dostu olmamız gerekmediği gibi tıpkı. Zaten bizimkiler öyle tuhaf birer Batı “düşman”ıdırlar ki, bir yandan yıllarca “komünizm” hayaletine karşı Batının bekçi köpekliğini yapmaktan gocunmamışlar, öte yandan da kendi despotizmlerini sürdürme yolunda Batının politik kültürünün demokratik yüzünün gözümüzü açmaması için de dört bir yanımızı ideolojik gümrük duvarlarıyla çevrelemeyi ihmal etmemişlerdir -bunu yaparken bile, bizimle alay edercesine “Aydınlanma”, “ilericilik” filan gibi lakırdılarla kafamızı ütülemekten de geri kalmaksızın.
Bu yazıyı Hikmet Çetinkaya mı yazdı acaba?
Ya Metin Bey.. Bu satırlar size yakışıyor mu?
Bu milletin bilincini, iğdiş eden, sonra uenbiden diriltmeğe çalışan ittihatçı eskisi seçkinci zorbalar acaba kimlerdi? Bakalım memlektin okuma yazma piyasasını sürekli ifsat eden egemenler kimlerin torunlarıymışlar?
Bu yerdiğiniz ve yer yer cidden vıcık vıcık bir hala alan “batılılaşma” projesini dayatanlar acab ekonomik fikir yepazesinin neresindeymiş?
Metin Bey öyle bir yazı yazmış ki memlektin masumları, melekleri solcular! Aslında onlar masum ve aklı başında olanlardır !
Yahu yerdiğiniz Cumhuriyet Gazetesi sapına kadar dinsiz laik ve solcu değil midir? Bu memlekette çağdaşlığın ölçüsünü onlar belirlemiyor mu? Bu memlekette başka hangi gazete devlet desteğiyle zorla yaşatılıyor?
Memlekette “ordu Göreve!” diye elin sopasıyla adam dövmeğe çalışan adamlar kimler? Kısaca darbe çığırtkanlığı yapan kana susamış camia kim acaba? Solcular dğeil mi?
Çağdaşlık, batılılşama adına dmeokrasiye balans ayarı veren adamların siyasi ve iktisadi görüşleri acaba yelpazenin ahngi atarfına denk düşüyor?
Memleketin çocukalrını okudkları okullara ve kıyafetlerine göre ayıran “çağdaşlaşmacı” zihniyetin ölçütü içki içmek ve “dini toplumun hayatından söküp atmak” değil midir? Dini toplumun hayatından sçküp atmak idealini bize dayatan cumhurbaşkanımızın iktisadi görüşü nedir acaba?
Bu dayatmacı kampın “millete ” bakışı nedir? hepsi istisnasız enternasyonalist, millet düşmanları mıdır değil midir?
Batılılaşma sizin sosyalist, dinsiz- laik ( ki artık çok şükür ki Laikliğin anglossakson yorumundan bahsedilmeğe de başlanmıştır…) ve dayatmacı kampınızın bir baskı aracı ve projesinden başka bir şekilde vücut bulmamıştır Metin Bey!
metin Bey’in bu yazısında dahi o tepeden bakmacı solcu tavır derhal sırıtıyor…
Demek ki insanlar “eski solcu” falan olmuyorlar. Solcu demek de şekilde görüldüğü gibi ezici
yok edici, ötekileştirici ve manipüle edici bir güç tutuklunluığundan başka bir şey değil.
Evet bu kafayla bizim batının eleştirel tavrını, üretim gücünü, birikimini falan anlamamız imkânsız…
Bu yazı bizim geriliğimizn bir tasdikidr. Bu yaız gerilği içimize sindirdiğimizin, aşağılık kompleksimizin gözlerimizi örttüğünün bir delili…
“Batılılaşmak” mı?
Planlı ekonomiyi, resmi ideolojiyi, seçkinciliği, hiyerarşiyi gerek silahlarıyla gerekse iç sömürücülerin kalemşörleriyle kafamıza çakan bu zihniyetle bzim hiçbir yere gideceğimiz, gireceğimiz falan yok….
Ben miydim faşist, ırkçı Metin Bey?
Bu ülkeden en kısa zamanda defolup gitmekle igili fikirlerimi doğruladığınız için teşekkür ederim.
Locke’u, Tolkien’i, Andersen’i, Bastiat’ı insanlığa kazandıran medeniyet nerde, biz neredeyiz?
Aman abi, siz her şeyin doğrusun biliyorsunuz, şu memlekette çocuklarımı büyütüp adam edene kadar yaşamama izin verin de ondan sonra ne yaparsanız yapın!
Afşar Bey,
Cumhuriyet gazetesinin zihniyeti ile benimkisi 180 derece birbirine zıttır. Bunu halâ anlatamadım mı? O herifler “sol”sa ben asla değilim; ben “sol”sam onlar asla değil. Ki ikincisi doğru. Dolayısıyla, dediklerinizin doğruluğu havada kalıyor, yanlış bir temele oturttuğunuz için.
(Size ne zaman faşist demişim ben, hatırlamıyorum.)
24′e ek:
Afşar Bey,
Siz, kıyamet de kopsa asla biraraya gelemeyecek insanların isimlerini birarada anıyorsunuz ya, hayranım walla, helal olsun size! Hikmet Çetinkaya gibi biri ve bendeniz… Aman Allahım! Aman Allahım!
24 ve 25′e ek:
Afşar Bey,
Yazıdaki şu ifadeler size tanıdık gelmiyor mu peki? Çok merak ettim:
Ama gözünüz hemegonyanın şehvetinden öyle dönmüş ki yüzbilmemkaç yıldır; bir türlü, kapitalistleşmenin üstyapısal tezahürlerini/gerek-koşullarını kabul etmeye yanaşmıyor; modernleşme, Batılılaşma diyerek çıktığınız yolda, amacınız aslında sadece devletin restorasyonu ve “beka”sı -ve dolayısıyla kendi bürokratik tahakkümünüzün devamı ve bekası- olduğu için de, modernleşme eşittir kapitalistleşme o da eşittir bürokratik vesayet rejiminin liberal demokratik rejim lehine tasfiye süreci olduğunu asla ve asla kabule yanaşmıyorsunuz. Bütün patırtı gürültü, kıyamet de bundan kopuyor. Toplum bir yandan ekonomik altyapıdaki değişim ve dönüşüm sürecinin sancılarını etinde kemiğinde hissederek yaşamaya çalışırken, öte yandan da sizin halâ anakronik biçimde kendisini zorbaca vesayet ve tahakkümünüz altında inletmenize akıl sır erdirmeye çalışıyor. Yalpalıyor; kimi zaman ideolojik totalitenizin etkisiyle insanlığından çıkarak sizin amigoluğunuzun gereklerini yerine getiriyor, kimi zaman da bir anlığına gaflet uykusundan uyanarak demokrasi demokrasi diye inliyor, farklılıklarının sizin için tehdit ama kendisi için zenginlik, demokrasi-insan hakları-hukuk taleplerinin sizin için mahviyet ama kendisi için kurtuluş olduğunun farkına varıyor. “Örümcek kafalı” halka “saatlerin yüzyıl geri alınacağı” tarzında ürkütücü senaryolar sunarken, bütün derdiniz, saatlerin aslında tarafınızdan çoktaaan “geri alındığı”, hatta bununla kalınmayıp neredeyse rutin ve geleneksel bir biçimde 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat gibi gündönümlerinde “kış” saati uygulamasına geçilip durduğu gerçeğinin ortaya tüm çıplaklığıyla çıkmakta olduğunu kendinize unutturmaya çalışmak ve toplumu da bu uyanış ve silkinmeden nasıl koparacağının sinsice, alçakça hesabını yapmak. Paternalist devletçiliğinizin yasakçı zorbalığının, sahte modernizminin, Batı düşmanı Batılılaşmacılığının foyası döküldü ama ne yazık ki –ya da ne mutlu ki.
Metin Bey,
“Komünizm hayaleti” demişsiniz ya?
Lavrion’da, Bekaa’da adam öldürmeyi öldüren KÖPEKLERİN sahibi kimdi acaba?
KGB’nin maaşlı köpekleri kimdi acaba?
Ne kadar ağır yazıdğınızın farkında değilsiniz… Eğer ülkeye marksist bir rejim getirmeye kalkan olursa gene aynı şekilde kuyruğunu sıkıştırıp gitmesi için bu millet eline sopasını alır dayağı atar! “Komünizm hayaleti” ha?! yapmayın Allah aşkınıza!
Batılılaşmanın reswmi dayatıcıları solcular mıdır , değil midir?
Komünizm karşıtlarına bu kadar aleni ve ölçüsüz “köpek” diyen birinin ancak Hikmet Çetinkaya gibi bir olacağını düşünmekle yanılmışsam özür dilerim…
tekrar edleim mi? BU memlekette dini insanın hayatından çıkarp atmağa çalışanlar SOLCULARDIR!
Bu memlekette TÜRK adının anılmasına nefretle bakanlar SOLCULARDIR!
Bu memleketin KÜRT ırkçılığıan teslim olmasına yol açanlar SOLCULARDIR!
Bu memlekette öğrncilerin kaznaılmış haklaırnı ellerinden alıp onları kıyafetlerine okulalrına göre ayrıştıran YÖK ve diğper bütün bürokratik komiserlikler de SOLCUDUR!
Söyleyin bütün bu kepazeliklerin ideolojik hedefi BATILILAŞMAK projesi değil miydi?
İyi de hangi batı?
Hoşgörü Üstüne Bir mektup’un yazarı Locke’un batısı mı, Komünist Parti’nin Stalinizmin köpekliğğini yapmış Garudi’nin batısı mı?
Daha pek çok örnek verilebilir…
Önce batının iş ahlâkına, üretim gücüne ve aşkına sahip olalım da ondan sonra bilgisyarları, interneti, demokrasiyi bize hediye eden adamlara sövelim isterseniz?
İnsaf isterim azıcık insaf!
27 numaralı yorum 26nın cevabı değildir…
Batılılaşma diyerek çıktığınız yolda, amacınız aslında sadece devletin restorasyonu ve “beka”sı -ve dolayısıyla kendi bürokratik tahakkümünüzün devamı ve bekası- olduğu için de, modernleşme eşittir kapitalistleşme o da eşittir bürokratik vesayet rejiminin liberal demokratik rejim lehine tasfiye süreci olduğunu asla ve asla kabule yanaşmıyorsunuz ifadesindeki tutarsızlık bir yana, piyasa ve iktisadi özgürlük düşmanlığını, totatliterizm karşıtlığına ulamaktaki tutarsızlığınız bambaşka bir dehşet!
“Basarız yeşilleri düzeltiriz ekonomiy!” diyen emekli generalin iktisada bakışıyla kapitalizmi bir tutuyorsanız ciddi şekilde bir iktisad giriş kitabına bakmanızı öneririm…
Önce 28 için:
Afşar Bey,
Hoppalaaa! Ne alaka yaw?
Bakınız bendeniz, süreçlerin realitesini kavramaya her zaman özen gösteririm. Evet, modernleşme, kapitalistleşmenin bir tezahürüdür. Bürokratik vesayet rejiminin liberal demokratik rejim lehine tasfiye sürecini ise hayırhah bulurum.
Piyasa düşmanı değilim ama piyasa dostu da değilim -bu ifade sizi şaşırtmasın ya da aksine, şaşırtsın! İktisadi özgürlükten ne anladığımız ise tartışmalı bir husustur. Totaliter zihniyet ve rejimlerin ise tavizsiz düşmanı olduğumu bir kere daha altını çize çize belirteyim; üzerlerine yapıştırdıkları etiketler ne olursa olsun.
Özetle: Reel sosyalizmin ekonomipolitiğine de şiddetle itirazım oldu, katıksız iktisadi liberalizme de. Bu, bizim gibi ülkelerde uygulanan o sefil “karma ekonomi” tarzı ucubelerden yana olduğum gibi vahim bir kanaate varmanızı gerektirmesin sakın.
27 için:
Afşar Bey,
Batının bekçi köpekliğini kim yaptı sizce? Bürokratik vesayet rejimiyle toplumumuzu inim inim inleten sahiplerimiz değil mi? Sokaktaki zavallılara indirgemeyelim böyle “ulvi” köpeklikleri…
Şimdi de genel olarak:
Afşar Bey,
Size dostça bir eleştiride bulunmak istiyorum: Okuduklarınızda sadece odaklanmak istediklerinizi görüyorsunuz ve bu okuduklarınızı doğru okumamanıza yol açıyor.
Metin Bey,
Bugün zaten depresif bir haldeyim de modernleşmenin çobanlarının ülkemizde istisnasız solcu olduğunu hatırlatmakta bir kere daha fayda görüyorum…
“Katıksız bir piyasa liberalizmi” ideali zaten ulaşılması son derece zor bir idealdir ama buna yaklaşmağa çalıştıkça gelişmenin üstel olarak artmasını sağlayan, hoşgörüyü oturtan bir idealdir.
Karma ekonomilerin hepsinin de sadece ve yalnızca hafif stalinizmler olduğunu sanırım çok evvelden göstermiş idim?
Onun için…
Neye ulaşmak istediğimizi adam gibi düşünüp , ulaşmak istediğimiz şeyin hangi toplumlarda var olduğuna bakarsak , modernleşmenin tek yönünün “batı” olduğunu görürüz.
Batılılaşmaktan başka çaremiz yoktur!
Mesele bunun, eli silahlı elitlerin kedni dar zihinlerindeki çarpık yol haritasına göre mi yoksa Locke gibi aydınalrın ehlileştirici,medneileştirici fikirleriyle yoğrulmuş, sivil bir toplum idealine göre mi gerçekleşeceğidir.
Batıya sövmenin iki sebebi vardır:
1- batının iş ahlâkı ve piyasa saygısına tahammülü olmayan Marksist ilkellik
2- Batıya karşı derin aşağılık duygusu ve kinle var olmağa çalışan oto-oryantalizm.
Zaten canım sıkkın, kimin kimin köpeği olduğu konularına isterseniz hiç girmeyelim?
Afşar Bey,
Yaw bir an önce atın üzerinizden şu depresifliği, rica edeceğim.
“Mesele bunun, eli silahlı elitlerin kedni dar zihinlerindeki çarpık yol haritasına göre mi yoksa Locke gibi aydınalrın ehlileştirici,medneileştirici fikirleriyle yoğrulmuş, sivil bir toplum idealine göre mi gerçekleşeceğidir.” [AÇ]
E işte aynı şeyi söylemiyor muyuz a canım efendim; “eli silahlı elitlerin kendi dar zihinlerindeki çarpık yol haritası” dediğiniz nesneden bunca şikayetim nedendir?
metin beyzadem,
sanırım afşar bey ile dostluğunuz eskidir, uzlaşmakta inat edersiniz. (cümle kurumlarında kıbrıslılaşma gözden kaçmadı herhalde, niyeyse…)
afşar de peşin hüküm ile kafasında oluşturduğu bütün ‘kötü’ kavramları SOL adını verdiği birşeye etiketlemiştir. (çok ilkel bir ötekileştirmeyle) bu neyse de(daha bunun hakkında bir sürü şey söylenir), daha kötüsü “piyasayı tanrılaştırma” eğilimi sonucu gelen bağnaz “piyasa tahakkümüne ayak uydurma”dır.
Çok açıktır ki bu ülkede ‘komünizm fobisi’ bir çok karanlık eylemin ’sözde’ aklaştırıcı nedenidir. Bu karanlık eylemlerin başını darbeler çekmektedir. Öncelikle SOL nedir? ne değildir? onu bilmek lazım ki “BU memlekette dini insanın hayatından çıkarp atmağa çalışanlar SOLCULARDIR! / Bu memlekette TÜRK adının anılmasına nefretle bakanlar SOLCULARDIR! / Bu memleketin KÜRT ırkçılığıan teslim olmasına yol açanlar SOLCULARDIR! / Bu memlekette öğrncilerin kaznaılmış haklaırnı ellerinden alıp onları kıyafetlerine okulalrına göre ayrıştıran YÖK ve diğper bütün bürokratik komiserlikler de SOLCUDUR!” gibi önermelerde ‘gönül rahatlığı’ ile bulunabilelim.
SOL nedir üzerinde belki saatlerce tartışılabilecek bir konudur, ama ne değildir hazır bir kaç cevap/örnek her yerde mevcuttur. mesela türk modernleşmesi SOL değildir. milliyetçilik/ırkçılık gibi kavramların da SOLla pel öyle alakası yoktur. hepsi kendi değirmenine su taşıyan ‘SOL görünümlü’ ulusalcıların, en temel SOL fikriyat olan hümanizmi ve enternasyonalizmi kavrayamamış olması bir ayıptan öte talihsizliktir türkiye için. çünkü bu hümanizm reddi (ya da bnm daha çok sevdiğim tabir ile tahribatı) ile kolkola giden milliyetçilik karşısında ‘dünya vatandaşı’ kimliği taşıyamayan ‘eğreti’ bir sol bulmaktadır. bu yüzden bütün siyaset skalası sağa doğru kaymıştır.
neyse SOLu savunmak bana düşmez.
‘piyasaya tapınma’ konusuna gelince… piyasa savunulamaz demiyorum. (ilginç bişey var burda değil mi? piyasa herşeyi düzenler diyenler piyasanın kendi hakimiyetini kuramayacağının bilinci ile bunu hakim devletler eliye yapmaya çalışıyorlar. halbuki bıraksalar piyasa bunu kendi yapacak, en azından teoride) ama piyasayı savunurken onun bağnazlığına kilitlenmek en hafif tabiri ile at gözlükleri takınmaktır. bağnazlığın her türlüsüne karşı çıkabildiğimiz ölçüde kendimizle çelişmeyiz. [afşar bey'e: yoksa "bugün KV... ya yarın?" derken "hrant dink'leri linç etmeye" ses çıkarmamak... hadi ordan...]
34′e ekimsi: 3. paragrafta['çok açıktır' ile başlayan paragraf] sanki afşar beyin düşüncelerini destekliyormuşum gibi hava oluşmuş. sanki “afşar bey SOLu bilmiyor böyle şeyler söylüyor, halbuki bilse daha neler var” gibi olmuş. alakası yok… o cümlede “gönül rahatlığı”ndan kasıt, “böyle ithamlarda bulunup akşam yatağa rahat yatabilmek için” anlamında idi. yani ancak SOLu bilinmezse bu ithamlar ‘bu zihniyetin gönlüne’ rahatlık bahşedebiliyor.
Efenim hoşgeldiniz. Ne tesadüftür ki ben de bu hususlarda yeni bir yazı yazmak ihtiyacı hissediyordum -işten güçten başımı alabildiğim bir vakitte. Bana şevk verdiniz, ilham verdiniz, teşekkür ederim.
Her zaman beklerim. Çay kahve her daim hazırdır.
bilmukabele…
bu arada afşar bey araya girdi(fikren) söylemeyi unutmuşum, yazınız çok güzel bir ‘teşhirname’ olmuş.
Sayın mky,
..de.. Ne yazdınız siz şimdi? Neyi niçin eleştirdiğiniz veya savunduğunuz belli olmadığı gibi Hrant Dink ile ilgili yazımı da okuadan ” Madem Kurtlar Vadisi’ni savunuyor, demek ki Hrant Dink ile ilgili fikri bellidir” mealindeki SOL nedir üzerinde belki saatlerce tartışılabilecek bir konudur, ama ne değildir hazır bir kaç cevap/örnek her yerde mevcuttur. mesela türk modernleşmesi SOL değildir. milliyetçilik/ırkçılık gibi kavramların da SOLla pel öyle alakası yoktur. hepsi kendi değirmenine su taşıyan ‘SOL görünümlü’ ulusalcıların, en temel SOL fikriyat olan hümanizmi ve enternasyonalizmi kavrayamamış olması bir ayıptan öte talihsizliktir türkiye için. çünkü bu hümanizm reddi (ya da bnm daha çok sevdiğim tabir ile tahribatı) ile kolkola giden milliyetçilik karşısında ‘dünya vatandaşı’ kimliği taşıyamayan ‘eğreti’ bir sol bulmaktadır. bu yüzden bütün siyaset skalası sağa doğru kaymıştır
Bu satırları yazarken “millet” denen şey nedir? Aşılabilir bir sosyolojik olgu mudur, değil midir? gibi bası soruları tefekkür etmekte sayısız faydalar vardır. Ayrıca “dünya vatandaşlığı” nemene bir şeydir? İçini nasıl dolduruyorsunuz?
Sola dair sorduğum soruların hiçbirnin cevabını vermeden veriyor gibi yapmışsınız…
Bir daha soralım ve bu sefer başka şekilde…
Mülkiyete saygılı sol var mıdır?
Bireyi , kollektivitenin önünde tercih eden bir sol var mıdır?
Devletin merkezi planlamasına karşı çıkan bir sol var mıdır?
Fikir hürriyetine saygılı bir sol var mıdır?
( Soruyu hem Sovyet pratiğinde, hem ülkemizde sol partilerin karşıtlarına bakışlarına hem de mesela TKP’nin seiçim bildirgesinde belirttiği hususlar ışığında hem de mevcut sosyalist rejimlerdeki duruma dayanarak soruyorum. Bunun ötesinde teorik bir proletere diktasında liberallerin “demokratik” propaganda ve eleştir haklarını saklı tutmak mümkün müdür?)
Sayın mky..
Çok üzgünüm yaıznı yüzeysel bir prsikanaliz ve içi boş savunmalar dışında hiç bir “hüküm” içermiyor. Dolayııyla mantıksal açıdan açıkça anlamsız ve değerlendirilemez bir yazı.
Bir fikriniz var ise ” Şöyledir!”, “Şöyle olmalıdır!” gibi ortaya korsunuz ve bunlar TARTIŞILIR
Evet.. çok açık şekilde solu milletinden bihaber olmakla, soysuzlukla övünmekle ( 12 Eylül dönemi solcularının aile bağlaırnı inkâr ettiklerini herhalde bilirsiniz? Tabii şimdi ozaman 60 tane fraksiyon olduğunu söyleyebilirsiniz ama bu “soysuzluk”, argümanını eleştiren bir solcu fraksiyon ben duymadım… Bunu niye söylüyorum? Milletsilziğin propagandası ancak ailenin reddi ile başlayabilir de ondan.. Nedir milletten bunca nefretiniz?), bölücü terörün tohumlarını atmakla, KGB’ye satılarak ülkeyi bir demirperde ülkesi yapmağa çalışmakla, silah zoruyla insanların fikirlerini değiştirmeğe çalışmakla ( silahlı propaganda alçaklığı), cinayetle ve ihanetle suçluyorum…
Bunu yaparken de hakları olmadığı halde ağızların her açtıklarında “Katiller, faşistler!..” diye bütün muarozlarına kin kusan solcu takımın saldırganlığına karşı savunma hakkımı kullanıyorum…
Bu fikirlerimi de çeşitli yerlerde defalarca dile getirdim. Bir daha söylemekte de beis görüyorum.
Eğer yukarıda saydıklarımın aksini gösteren şeyler bulursanız özür dilemeğe de hazırım… Daha iki gün evvel Gazi Mahallesi’nde her yeri marksist örgütlerin imzasıyla harabeye çeviren adamlar bir realite olarak duruyor…
Afşar Bey,
Tam kapatıp bilgisayarı çıkıyordum ki yorumunuzu gördüm. Hemen çıkmam lazım. Onun için sadece şu üç sorunuza tek kelimelik bir cevap vereceğim:
Bireyi, kollektivitenin önünde tercih eden bir sol var mıdır? : Evet.
Devletin merkezi planlamasına karşı çıkan bir sol var mıdır? : Evet.
Fikir hürriyetine saygılı bir sol var mıdır? : Evet.
(Mülkiyete saygılı sol var mıdır? Bu soruya ise kestirmeden cevap veremem. Sorunun bağlamı önemli.)
Vaktimiz ve keyfimiz olduğu zamanlarda tartışırız bunları… Sağlıcakla kalınız.
“Soysuzluk” hakaretini Afşar Bey’e aynen iade ediyorum.
Metin Bey, bloğunuzun açıktan hakaret ortamı haline gelmesine izin vermeyi daha ne kadar sürdüreceksiniz? Terbiyesizlikten vazgeçmeyen bir insanla fikir tartışması yapılabileceği umudunu taşıyor olmanızı ne yaşınıza ne de başınıza artık yakıştıramaz oldum. Beni affedin ama benim bu kokuşmuş hakaretleri okumaya tahammülüm kalmıyor, ne yapmak istiyorsunuz, bu hakaretleri göz göre göre sineye çekip hâlâ hanenizde misafir olmayı sürdürmemi mi bekliyorsunuz? Bu adamın faşistliği alenen ortadadır, ırkçılığı da. Islahından medet ummak safdillikten öte bir hal değildir. Yeter!
Faşisttir, zira millet ile kavim arasında birincinin lehine hiyerarşik bir ilişki tesis etmektedir. Faşisttir, zira Allende iktidarında halkın zaten açlıktan öleceği iddiasıyla, Hayek’in Pinochet’ye desteğini (bu röportaj internette mevcuttur) ve dahası Pinochet’nin “hukuken” aklanışını meşru bulmaktadır. Irkçıdır, Sadri Maksudi Arsal’ın millet tanımında yer alan “çoğunluğun aynı ırktan olması” kriterini desteklemekte ve bile isteye gözlerden saklamaktadır. Irkçıdır, bir milleti toptan aşağılayan hükümlere varmaktan çekinmemektedir (bkz: Rumlar, Yunanlar, Kürtler). Faşistliği ve ırkçılığı cehalet ve terbiyesizlikle birleştirmekte ve konuşmaya her başlayışında ortalığa ağzından köpükler saçmaktadır. Sözde liberalliğinin kaynağı da aslen sol düşmanlığından ibarettir, sola düşman ne varsa dost bilir. Cehaletinden vazgeçmemeye de yeminlidir, kendisine gösterilen kaynakları okumaya bile tenezzül etmemektedir (daha önce denemiştim).
Bugün artık “ırk” diye bir olgunun mevcut olmadığı bilimsel olarak ortadayken, Deniker’i mürşit bilen Arsal’ın millet tanımını ve milliyet hissine dair sosyolojik çıkarımlarını referans almak köhnemiş bir zihniyetin yeniden ama rafine biçimde yeniden üretiminden başka bir halt değildir. Gençliğinde ocak muhitlerinde gördüğü talim ve terbiye kendisinde onulmaz hasarlar bırakmış, onu malul bir zihniyetle yaşamaya mahkûm etmiştir.
Metin Bey, daha kolektivite ile korporatizm arasındaki farkı idrak edemeyen bu adamın fikir kisvesi altında ortaya saçtığı köpüklerin mide bulandırıcı kokusunu ben daha fazla çekmek istemiyorum. Artık içi boşalmış bir “diyalog” arzusuyla kendisine gösterdiğiniz şefkati hem beyhude hem de safdillik sayıyorum. “Metin ağbiii, beni istemiyorsanız açıkça söyleyin, gideyim, ühhüüü” mealli timsah gözyaşlarına da zerrece değer vermiyorum, salın gitsin, kendi bataklığında boğulsun.
Nihal Atsız yandaşlarını ve ırkçılığı açıkça savunanları bu adamdan çok daha samimi bulduğumu söylemeliyim. Demagojiden, sabit fikirlilikten, nefretten, düşmanlıktan, terbiyesizlikten, hakaretten, ırkçılıktan, faşistlikten, cehaletten, inatçılıktan, ağzını her açışında köpük saçmaktan vazgeçmeyen bir adamla diyalog kurma umudu nasıl taşınabilir ki? Ben bu tahammülsüzlüğümü hâlâ insan olmaklığıma dair bir hususiyet addediyor ve yaşama hissime delil gösteriyorum.
Biliyorum, şimdi bir sürü vaktim kaybolacak, bu adama cevap vermek ve yeni hakaretlerine karşı koymak için yığınla emek harcayacağım. Farkında mısınız, bilmiyorum ama, verimli siyasi tartışmalara vesile olabilecek hemen hemen her başlığınız bu adamın hakaretamiz höykürüşleriyle ve ona verilen cevaplarla heba olmakta. Gayrı takdir sizindir, olgunluğunuza ve hayat tecrübenize eklediğiniz insan sevgisini böyle beyhude hedeflere kurban etmemenizi bir kardeşiniz olarak size hatırlatmayı dostluğun bir gereği sayarım, acı da olsa.
Haydin sağlıcakla…
(kalemzede öncelikle eline sağlık)
benim burada misafirliğim yeni olduğundan öyle diğer misafirlere ‘kış kışşş’ deme hakkını kendimde bulamadım doğrusu. zaten metin beyin gayet medeni bir uzlaşı sergilemeye çalışmasına dokundurmuştum 34.te.
uzlaşı taraflararası diyalogun sağlıklı ilerlediği, tarafların birbirini anladığı, ortada biryerlerde buluştuğu zaman anlam kazanır. ama ‘var mısın iddiaya, benim tezim senin tezini döver’ üslubu uzlaşma barındır(a)maz. zaten ‘entellikten’ (bu kelime türkçede zarar gördüğünden artık ‘intellect’i kullanmanın zamanı geldi sanırım) beklenen ‘aldım verdim ben seni yendim’ değildir. (bu nedenle de eleştirilebilir olsa da “şöyledir, şöyledir” diye önermeler yapmakla yükümlü değilim) taraflar arası empatinin tesisi ‘intellect’in en asgari göstergesidir. bu da karşı tarafın da ‘doğru olmasa bile’ en azından ‘tutarlı’ bir sistem kurabileceğini kabule dayanır. dikkat edilirse bunun altında yatan da ‘budalaca’ bir insan sevgisi/saygısıdır. [budala dostoyevski'ye atıfla]
şimdi, afşar bey’in, insana duyulması gereken asgari saygıyı duymaktan ‘arınmış’ olduğu kendi mililyetçiğinden bellidir. başka ‘ırkları’ aşağılamaya başladığımız yer, insana/insan olaya saygıyı kaybettiğimiz yerdir. şimdi ‘tamamının türk olduğu bir dünya’ tasavvur edelim. sanır mısınız ki afşar bey o zmn bütün insanları sevecek/sayacak, hümanizmaya sahiplenecek. o zaman da muhtemelen ‘hepimiz hunuz/hepimiz atillayız’ veya ‘hepimiz selçukluyuz/hepimiz alpaslanız” ekseninde bir ‘faşizm/ırkçılık’ sergileyecekti. çünkü tüm dünya insanlarının ‘asgari müşterekleri’nin insan olmasını kabullenemeyen ve ‘ırkını seçilmiş’ addeden zihniyet, başka bir ortamda da üyesi olduğu topluluğu yüceltmekte beis görmeyecektir. kaldı ki ne kadar uğraşırsak uğraşalım ‘homojen’ bir dünya mümkün değil, yani her zaman bir ‘öteki’ mevcut.
SOL ile ilgili sorularınızın muhatabı ne yazık ki ben değilim. (ben kendimi kimseye SOLu anlatmakla yükümlü de görmüyorum) eğer gerçekten merak içinde iseniz aradığınız cevaplar burnunuzun bile dibinde mevcuttur. (bilgisayarınızda internet bağlantısı olduğunu varsayarak saçmalamış olmam herhalde). ama yok benim ‘beslendiğim kaynaklar’ bellidir, ‘kaynaklarımda varyans’ yoktur diyorsanız zaten kimse size ne SOLu ne de düşündüğünüzün ‘çok az’ farklısı bir ‘düşünce sistemini’ anlatabilir. ama aynı kaynaklarla beslenmenin de ilkokul defterlerimize ‘100 kere’ ‘ali topu tut’ yazmamızdan farkı yoktur.
sizin sorularınıza cevaplar verilebilir, ama önce siz şu sorunun cevabını verin ki, hangi temelde tartışıyoruz onu bilelim. “bir sorunun birden fazla cevabı olabilir mi?”. eğer ‘hayır, olamaz’ derseniz zaten ne uzlaşmayı ne anlaşmayı muhtemel görmüyorum. ‘olabilir’ derseniz de işte o zaman ‘keskin yargılarla ahkam kesmenizi’ anlamlandıramıyorum.
saygılar
gelelim KV ve Dink olayına. afşar bey, parantez de verilen bir örnektir. bağnazlığın çelişkiyi her zaman barındırabileceğinin örneği. dink’in yargılanması sırasında oluşan ‘linç’ ve ’susturma/yasaklama’ kampanyalarına gösterdiğiniz tepkiyi, eğer varsa, bizimle paylaşırsanız çok sevineceğim. “dink’i sustururken, KV’nin yayından kaldırılması sansürdür, sansür de çok kötü bişidir” demek ikiyüzlülüktür. (sanılmasın ki KV’nin kaldırılması bende sevinç gösterileri ile karşılanmıştır. [bu konuda şu yazılarımı referans olarak aşağıya ekledim.(bkz NOT)])
bir de içinde bulunduğun ‘düşünme hali’nin (ya da ‘düşünME hali’nin, -ma, -me olumsuzluk eki) bir tezahürü mesela şu yazınızda net biçimde ortadadır. 19 ocak tarihli H. Dink’in ardından adlı yazınızda şöyle diyorsunuz:
“Olaya üç açıdan tepki vermek mümkün:
1- Saf ulusalcı açıdan: “Oh olmuş! Bir hain Ermeni daha eksildi! Zaten bunlar dğil miydi, imparatorluğun da altını oyanlar!”
2- Ermeni siyasi milliyetçiliği açısından: “Barbar Türk’ler bir Ermeni’yi daha şehit etti! Büyük Ermenistan idealimiz daha da güçlendi!”
3- Sıradan bir Türk olarak: ” Hrant Bey bir Türk vatandaşıydı. Her Türk gibi onun da devlet tarafından korunmak ve adaletle muamele edilmek hakkı vardı. Hrant Bey Ermeni değil de üç kulaklı, dört gözlü bir Marslı olup da Türk vatandaşlığına sonradan geçmiş bile olsaydı, bu haklara “kendiliğinden” sahipti. Komşumuz, çalışma arkadaşımız, müşterimiz , ahbabımız vs olarak hayatını bizimle paylaşan bir insanı, bri vatandaşımızı kaybetmekten müteessiriz”"
sanırım burada ‘masum’ türk milliyetçilerini ’sıradan türk vatandaşları’ olarak etiketlemişsiniz. bu sizin ‘yanlış etiketleme’ merakınıza ilişkin bir örnek olsun. (yoksa blogunuzun her tarafında çekinmeden ‘milliyetçilik’ten dem vururken, şimdi birden ‘ulusalcı’ demeniz boşa değildir herhalde)
işte size bedel… işte size bedel… pardon işte size çelişki, işte size çelişki…
NOT: Sansüristan: Sürç-i Lisan mı Sansür-ü Lisans mı?
‘Bugün Pana Yarın Sana’ Savaşları 2. Perde: Basın Bas Perdeden Ses Verirken
ve son olarak
‘Bugün Pana Yarın Sana’ Savaşları 3. Perde: Basınla Yatıp Şaşı Kalkmak
MKY ve Kalemzedenin alnından öpüyorum. Kendilerine aynen katılıyorum. Bahsi geçen şahsa vakti zamanında emek-değer teorisini de anlatma çabalarımız boşa çıkmıştı. Üstelik sayfasında yaptığı eleştirilere de kuşlar bile güler. Argümanlar yanlış. Teori yanlış anlaşılmış (ki anlamak istememesi bize yazdığı cevaplarda kalemzede nin belirttiği gibi ağzından köpükler saçmasından belli).
Sol ve onun neliği konusunda ise kendisi hükmü vermiştir. Halbuki sevgili Metin abi bu ülkede sol gösterip sağ vuranlardan bu sayfalarda epeyce bahseder. Sol en temel düzeyde “otoritesiz” bir toplumun nasıl kurulacağını tartışır. Her türlü hiyerarşinin yokluğuna ulaşmaya çalışır. Ama gelgelelim liberal demokrasiler hiç de böyle değildir. “Ehli” olanların her türlü politik ve iktisadi kurumların yönetimine dahil olmasının çağrısıdır liberalizm. Süreçlere katılımın tek koşulu kendi tekli mantığının dayandığı rasyonalizmdir. Tanımlanmış, karar alabilme ehliyetine sahip olmak, sistem içinde bir yerlere gelmenin olmazsa olmazıdır. Liberalizm özünde buna bir çağrıdır. “İrrasyoneli” dışlar.
Sonra gelip bana demokrasi dersi verir bu çarpık postmodernistler.
Hadi len ordan!
‘vurun kahveye’ pardon ‘varın kahveye de, iki hoş-beş edek, birbirimizi anlayak’…
bir fenerlinin bir gsliyi eleştirmesi ’son tahlilde’ ne kadar partizanca, A kümesinden bir elemanın kendini A’ya karşıt tanımlamış B’ye eleştirisi de o kadar partizancadır. eleştirisinde hiçbir çıkar çatışması barındırmaz, dolayısı ile samimiyeti tartışmalıdır.
onun için milliyetçiler önce kendilerini eleştirsinler ki, samimiyet mevhumunda buluşabilelim. (kendilerini eleştirmek deyince aklıma düştü. ne diyor genelkurmay andıçlarında, ‘x gazetesinin y yazarı orduyu neden siyasete daha aktif katılmıyor’ diye eleştiriyor diyor. gözünü seveyim böyle eleştirinin. bilmem anlatabildim mi?)
“‘x gazetesinin y yazarı orduyu neden siyasete daha aktif katılmıyor’ diye eleştiriyor diyor. gözünü seveyim böyle eleştirinin. bilmem anlatabildim mi?)”
:))))
Afşar Bey’in Dink’in öldürülmesi karşısında hissettiği teessür de samimi değildir ve koşulludur. Şöyle ki, Ermeniler, Rumlar, Kürtler milletleşme aşamasına gelememiş, bu beceriden ve karakterden yoksun, kavim düzeyinde kalmaya mahkûm ve ancak, milletleşmiş Türklerin “hukuki” boyunduruğu altına girerek medeniyetin nimetlerinden faydalanma lütfuna mazhar olabileceklerdir. Merhum Dink de bir Ermeni olarak bu çerçevede saygı görmeye layıktır, ötesinde “öteki”dir ve “düşman”dır. Dink’in “Ben Türk değilim, Ermeni’yim, ama Türkiyeliyim” demesi beyhudedir, ya “Türk” vatandaşı olmayı kabul edecektir ya da hain sıfatını taşıyacaktır. Bu “Türk vatandaşlığı” ibaresi tam bir samimiyetsizlik göstergesidir. Hem “milliyet hissi”nden bahsedeceksiniz, hem de bu hissin “kavim”lerde olmadığını varsayıp “kavim” mensuplarını başka milletlerden insanların milliyet hissini temellük etmeye mecbur bırakacaksınız, ki bu bakış açısı apaçık bir faşizm ve ırkçılıktır.
Arsal’ın “hukuk” ile ılımlılaştırmaya kalkıştığı milliyetçilik anlayışının ırkçılıktan arınmış olduğunu hiç kimse iddia edemez, ki söz konusu “Milliyet Hissinin Sosyolojik Esasları” adlı kitabında, yeryüzündeki ırkları gruplara ayıran Deniker’in ırk tanımını aynen kabul etmiştir. Arsal’ın milliyetçilik anlayışı, siyasi milliyetçilik ile etnik milliyetçilik arasında bir ara anlayış gibi görünse de, Deniker’den hareketle kabullendiği “ırk” olgusu nedeniyle nihayetinde ırkçılıkla akrabadır.
Yeri gelmişken; Hocalı katliamını bir soykırım olarak kabul ettirme projesinde Azerbaycan hükümetinin kanıt olarak ortaya sürdüğü kitabın varlığı Azeri kaynakları dışında hiçbir yerde refere edilmemiştir. Bu kitabın yazarı ve Ermeni faşisti ve ırkçısı Zori Balayan’ın Interpol tarafından arandığı iddiası ise tamamen gerçekdışıdır. Azerbaycan Interpol’ünün vaktievvelde kayıtlara geçirdiği ama daha sonra bizzat Ermenistan Dışişleri’nin girişimiyle Interpol tarafından kayıtlardan çıkartılan bu “aranıyor” ibaresine dayanarak bu soykırımı kanıtlamaya kalkışmak, Azerbaycan hükümetinin beceriksizliğini göstermektedir. Adam, “Kilikya” adlı teknesiyle dünyayı gezmekte, kraliçelerce ağırlanmakta ve Interpol’ün listesinde olduğu halde yakalanmayışını anlamamak, ancak, beceriksiz Azeri hükümetine ve Afşar Bey gibi cahil faşistlere özgü bir durum olsa gerek. Afşar Bey’in okuma becerisinden yoksunluğunun ve araştırmadan, incelemeden fikir sahibi olma cüretinin bir delili de budur.
Öyle ya da böyle, ister Türk, ister Azeri ve isterse de Ermeni olsun, bütün ırkçı ve faşist milliyetçilerin fiilen kör bir zihniyette buluşuyor olmaları bir tesadüf değildir. Kültürler ve etnik hususiyetler arasında bir hiyerarşi tesis etmeden halkların kardeşliği şiarı etrafında bir aidiyet hissine sahip olmak ne yazık ki bu ırkçı ve faşist milliyetçilerin zihinlerinde kendine bir yer bulamamaktadır. Bu türden bütün milliyetçiliklerin faşizm ve ırkçılıkla akrabalığının kaynağı da budur zaten.
Türk solunu milliyetçilikle yüzleşme sorumluluğuna davet edecek son kesim, Afşar Bey gibi milliyetçilerdir. Nokta’nın son sayısında Türk solcularından bazı isimler bu hesaplaşmayı belli ölçülerde yapmışlardır, daha da yapmalıdırlar. Ama bu yüzleşme çağrısını yapma hakkı öncelikle yine solcularındır, ırkçı ve faşist milliyetçilerin haddi değildir. İkide birde “şunu kınadınız mı, bunu kınadınız mı” gibisinden çağrılar samimiyetsiz ve demagojiktir, bu taktiklerin kaynağını ırkçı ve faşist örgütlerin talim-terbiye müfredatlarında bulmak mümkündür.
Köpüklü höykürüşleriyle buralara mide bulandırıcı kokular saçan bu ırkçı, faşist, cahil ve terbiyesiz adamın benim nazarımda yaldızları dökülmüş, ipliği pazara çıkmıştır. Vaktievvelde bloğuma yaptığı daha ilk yorumlarda, okuma beceriksizliğini tespit etmiş, dahası iflah olmaz bir cahil olduğunu sezmiştim, zaman beni hiç mi hiç yanıltmadı ve dillendirdiği “fikir”ler giderek midemi bulandırır hale geldi. Bu adamdan ne köy olur ne de kasaba, kendi bataklığında boğulmaktan başka bir kadere sahip değildir. Bu nefret onu her gün daha da hasta edecektir.
Sağlıcakla…
“hocalı katliamı deyince akla hemen onun adı gelir” diye bir türkü tutturmuş türkü yüceltme peşindekiler. çocukların “önce onlar başlattı” demesi aymazlığında ama aynı saflıkta olmayan bir dille.
“sözde sözde” ermeni soykırımının/kırımının yarattığı müşkil durumdan yırtmak için gelmemiş midir bizlerin aklına 1960ların arifesinde “önce onlar başlattı demek”. aklınız 1950lere kadar nerdeydi derseniz Almanların başına gelenler bizimkileri korkutmuştu, sırada biz mi varız acaba diye.
her yorumda farklı noktalara parmak bastık ya, bunda da şunu ekleyelim. kendi ‘türk’ milliyetçisi olup, mesela ‘kürt’ milliyetçisini anlamamak (çünkü bu üstün ırk teorilerini çökertir bir hamlede) sadece bizim millyetçilere özgü değildir. kalemzede’nin(ki kelamzade diyesim geldi benim şimdi ona) bahsettiği ‘nefret’de burda yetişme ortamı bulur.
ey türk milliyetçisi… sözüm sana…
Üstadlar,
Yorumlar gerçekten müthiş ama “bazı” şahışlar ilginç bir tahlil ile “doğal” milliyetçilik diyerekten, kuş uçmaz kervan geçmez yerlerinden kavramlar türetebiliyor.
Kendini belirli bir gruba ait hissedebilirsin. Kimlikleyebilirsin. Bunda hepimiz özgürüzdür. Ancak sanırım itiraz konusu olan kısım bu aidiyetin “ötekileştirme” üzerinden olmasıdır. Üstelik karşımıza bir başka sorun daha çıkıyor ki bu kendini tanımlama meselesi özünde daha karmaşık bir şeye tekabül ediyor sanki; ne bileyim “ben işçiyim” demek de bir o kadar kendisini tanımlama özgürlüğünün içerisindedir. Aynı “ben kürdüm” demek gibi. Ya da “ben kömünistim” demek gibi.
Ya da toplumun bahsi geçen süreçte “homojen” bir bütün olduğu iddiasımıdır aslolan. Ya da diğer ırklarla-milletlerle arasına hiyerarşik bir değer tesis etmek midir? Ya da diğer toplumsal formasyonları hiyerarşik bir değerler silsilesine sokmak mıdır? Yahu bi çözemedik mevzuyu. Belki belki kendimizi tanımlama özgürlüğümüzü bile elimizden alan liberal-ırkçı kırması arkadaş buna bir çözüm bulabilir.
Afşar Bey’in savunduğu milliyetçilik alenen ırkçı ve faşisttir. “Bir toplum topyekün bir kindarlık ve cinnet içinde yaşayabilir mi?” sorusunu “Galiba bu mümkün” diye cevaplayacak kadar gözü dönmüş bir kudurganlık içerisindedir. “Peki bunca saldırgan, yok edici bir toplumun yeryüzünde yaşamasını sağlayan biz insaf sahiplerini sabrı nereye kadar zorlanmalı?” diye soracak kadar soykırımcı bir faşisttir. “Bu insanların(!) geçinmek, beslenmek için muhtaç oldukları milletlere bu derece düşmanlık göstermelerine nasıl bir cevap verilmelidir?” diye soracak kadar azgın bir faşist ve ırkçıdır. “Belki gerçekten o zehirli kanın boşalması için derileri yüzülen Türk bebeleri için adaleti sağlayacak bir ordu Ermenistan’a girip onu haritadan silmelidir?” diyecek kadar saldırgan bir faşist ve ırkçıdır. “Bu canavarlığa karşı dik durmamak veya böylesi kudurmuş bir kitlenin çevresine verecği zararı önlemek için güç kullanmak gerekmez mi?” diye soracak kadar tehlikeli bir faşist ve ırkçıdır. “Türkiye’de kaçak çalıştığı söylenen 70 bin Ermeni’yi derhal sınır dışı etmelidir” diyecek kadar kıyıcı bir faşist ve ırkçıdır. “Rumlar diğer Balkan halkları gibi asırlarca büyük devletlerin tebası olarak yaşamış, kavim seviyesinde kalmış bir halktır” diye hükmedecek kadar faşist ve ırkçıdır.
Faşizmin ve ırkçılığın temel karakteristiği, kendi dışında kalan bütün varlıkların, kendinden daha aşağıda olduğunu varsaymasıdır, ki Afşar Bey’in milliyetçilik söylemi ve güncel meselelere dair bütün fikirleri bu karakteristiği her cümlesinde teşhir etmektedir. Aklı başında her insanı ürpertecek bu türden hüküm ve tehditleri fütursuzca savuran bir insanla herhangi bir insani paylaşım içerisine girmek, koynunda hançer taşıyan bir kiralık katile sırt dönmeye eşdeğerdir. Bu adamın fikirlerinin değer verilecek hiçbir yanı yoktur, beş para etmez, tehlikeli, kıyıcı, saldırgan, ırkçı ve faşisttir.
Amma güldüm ha!
Sadri maksudi çoğunluğu teşkil eden ırktan falan bahsetmez, Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esasları’nda bir kere okumadığınız kaynaklar hakkında fikir yürütmeyeceksiniz bu bir…
İkincisi solla ilgili sorulardan kıvırmışsınız hepiniz bana yönelmişsiniz, hakikaten çok güldüm.. Yazdıkalrınızın iler tutar bir yeri yok ki hangi birini eleştireyim?
Milletler vardır, kavimler vardır.. kavimler bir milleti oluşturan daha homojen ayılabilecek topluluklardır. Oysa millet bir kavimler cemi olmak hasebiyle HETEROJENDİR VE bu yüzden millette IRK BİRLİĞİ ARANMAZ!
Hakikaten çok gülüyorum ya! Nefretini sözüm ona edebiyat müsveddeleri şeklinde kusan değerli katılımcılarımız bu farkları öğrendikten sonra kendileriyle gene hasbıhal etmek isterim.
Dink olayına gelince , öldürülünceye kadar hiç ilgilenmemiştim, ne söylediğini de bilmiyordum, ölümünden sonra yazdıklarında “nefret suçu” kapsamına girecek bir şey olmadığını görünce de zaten samimiyetle kendisini svaundum, gene de savunurum.
Yalnız buradaki aleni saçmalıkların ve histerinin bir örneği olarak kalemzede Bey’in şu cümlelerini aktarmak istiyorum:
Faşizmin ve ırkçılığın temel karakteristiği, Orada bir duralım Kaşemzede Bey.. faşizmin ana vurgusu ırka dğeildir. ırkçı faşizmler de olabilir ama bu ikisi ayrı şeylerdir. En evvela biri ekonomik- siyasal bir model dğeri kültürel bir tavırdır.
kendi dışında kalan bütün varlıkların, kendinden daha aşağıda olduğunu varsaymasıdır, ki Afşar Bey’in milliyetçilik söylemi ve güncel meselelere dair bütün fikirleri bu karakteristiği her cümlesinde teşhir etmektedir. Allah Allah! Hangi cümlemmiş merak ettim be yahu? Alatlı’nın aydınlanma karşıtı taassubunu eletşren yazıma falan bakarsanız, batıyı öyle bir kalemde silip atamayacağımızı okursunuz.. Bu da şu demektir mantık açısından : Hakkımda ki aşağılama iddianız tamamen iftiradır. Aksine bir örnek genellemeyi yanlışlar cehennemine gönderir.. Aklı başında her insanı ürpertecek bu türden hüküm ve tehditleri fütursuzca savuran bir insanla herhangi bir insani paylaşım içerisine girmek, koynunda hançer taşıyan bir kiralık katile sırt dönmeye eşdeğerdir. Vay be! Sayın yazar… Şu sıralar midenizi falan üşütmediniz değil mi? Yazıalrımı okuayn herhangi birinin eğer doğru yerinden okuduysa hayatta çıkaramayacağı anlamları bulup çıkarabildiğinize göre… Kim kimi tehdit ediyor ? Ermenistan’a karşı tavrımı söylüyorsanız ben de sizi Ermenistan’ı “uyarmadığınız” için insanlık düşmanı ve ” Ermeni katillerin yardakçısı ” olarak etiketleyebilirim? Bunu mu arzulardınız? Aklınızı başınıza alınız… hakikaten komik oluyorsunuz..
Bu adamın fikirlerinin değer verilecek hiçbir yanı yoktur, beş para etmez, tehlikeli, kıyıcı, saldırgan, ırkçı ve faşisttir. Hah! Etiketler yapıştırıldı! İyi de hâlâ solun temel haklara bakışı cevaplanmadı? Sol bir rejimde, hadi somutlaştıralım, proleterya diktatörlüğünde mülkiyetin, ifade hürriyetin ve hayat hakkının durumları ortaya konmadı? 12 Eylül’den önce girşilen ihanet entrikalaırnın ve daha 3-4 gün evvel harabeye çevrilen bir mahalledeki sol terörün imzalarının hesabı verilmedi?
Metin Bey…
Siz solu aklamağa çalışın bir yandan da işte örnek… Kendi ezberlerine yönelik eleştirilere karşı solak arkadaşlarımızn hazımsızlıkları, hakareti kendilerine hak görmeleri.
Bu memlekette liberallere “liboş” diyen terbiyesizler işte bu arkadaşlar ve muadilleri…
Aslında ben hepsinin son derece duyarlı ve diyalog kurulabilir insanlar olduklarına yürekten inanıyorum. Amma gel gelelim soldaki bu kaya gibi aşınmaz iman ve öz eleştiri eksikliği ve muarızları yok etme histerisi bütün dimağlarını zehirlemiş.. Maalesef, bütün iyi niyetinize rağmen bahsettiğiniz gibi bir solun olmadığını buradaki örnekler açık ve seçik gösteriyor..
Bahsettiğiniz şeylere evet dieyn bir sol da sol değildir zaten.. Mülkiyet kayıtsız şartsız saygıyı gerektirir..
Mülkiyete kayıt koymak diktatörlüğün sömürüsüne rıza göstermektir. Amaaan1 Diktatörler proleter olsun da biz sesimizi ıkarmayalım, değil mi?
Burada ağızlarından çıkanları sırf görüşlerinden dolayı kendilerine hak bilen bütün solak arkadaşlara gene de saygılarımı sunuyorum.
Korporatizmin sosyalizmin popülist hali olduğunu idrak ettikleri gün sanırım Türkiye çok hızlı şekilde gelişebilecek , hem fikren hem maddeten…
Afşar Bey, aşağıdaki alıntı uydurma mıdır?
Sadri Maksudi Arsal’a göre milleti teşkil eden unsurlar şöyle sıralanabilir; “milleti teşkil eden kişilerin bir devlet içinde yaşaması veya yaşamış olması, nüfus, coğrafi alan, bağımsızlık, dil birliği, örf ve âdetler birliği, ortak dinî inançlar, millî seciye, çoğunluğun aynı ırktan olması”.
Peki ya şu aşağıda tırnak içine yerleştirilmiş alıntılar?
Arsal, etnolojik ve antropolojik manada ırk ayrımı yaparak, birincisini “tarihten önceki bir devirde yahut uzak bir tarihî devirde bir büyük devlet içinde birkaç asır zarfında beraber yaşamış, bu sayede lisan, örf ve âdet, kısmen ruhiyat bakımından da birleşmiş ahalinin (bir büyük milletin) bu devlet dağıldıktan sonra birbirinden ayrılmış, ayrı milletler teşkil etmiş parçalarının mecmu heyeti” (s.16) olarak tanımlar. Bu anlamda, bir Latin, Arap, Cermen, Slav veya Türk ırkından bahsedilebilir. Mesela, Slav etnolojik ırkına mensup pek çok millet olabilir: Ruslar, Lehliler, Çekler ve Sırplar gibi [...] Arsal’a göre, etnolojik manada Türk ırkı içinde de birbirinden farklı lehçelerle konuşan birçok zümre vardır. Türkiye Türkleri, Azerbaycan Türkleri vb. derken “millet” vurgusu yerine “lehçe” ve “zümre” demeyi tercih ediyor. Daha da ötesi, “Bizim Türk ırkı [altını çiziyorum] bu hususta hayrete şayan bir istisna teşkil etmektedir [...] Tabi, lehçeler ayrılmıştır, fakat bu lehçeler, ayrı birer dil teşkil edecek kadar birbirinden uzaklaşmış değildir” (s.20) diyerek etnolojik ırk ve bugünkü Türk milletinin türdeşliği konusunda istisnai bir sonuca ulaşıyor.
12 eylülden önce girişilen ’sözde’ ihanet entrikaları söylemi umarım “hanım, şu darbeler de ne güzel oldu, değil mi?” anlamını içermiyordur. (ki içermediğini sanıyorum bütün optimistliğimle)
“faşizm ve ırkçılık birbirini içeren kümeler değildir” söyleminiz pratikte doğru olabilse de, yani teori de ırkçı temelleri olamayan faşizan yönetimler mevcut olabilse de, insanı insandan ayırma vesilesi olarak ‘ırk’ın etiketlemensine karşı olmamız “başka bir bahaneye” farklı bir tepki göstereceğimiz anlamına gelmez. demem o ki, adı ırkçılık olmuş din olmuş piyasa olmuş hatta sol olmuş hegemonik sınıflandırma sevdasında olan rejimlere ‘itaatsizlik’, ’sol duruşunda’ samimi olanlar için en beklenir olgudur. kaldı ki, faşizan zulmün yayılmasında, bugün dünyada en yaygın aygıt olarak ‘ırkçılık/milliyetçilik’le mücadele insani vicdani olan herkesin yükümlülüğüdür.
unutmayın ki, bugün SOLun parçalanmışlığı (hyr türkiyede değil her yerde) oto-eleştirel bir tavırdır. sizden de kendi kimliğinizi eleştirmenizi beklemek de bu nedenle samimidir.
ısrarlı bir şekilde milliyetçiliği ‘doğal’ bir olgu sayanlar, hatta ‘en normal vatandaşlık beklentisidir’ imgesine yapıştıranlar, en azından 3000-5000 senelik insan deneyimini, doğa kanunlarına heba etmektedirler. ‘milliyet hissi en tabii olan aidiyet duygusudur, bakın maymunlarda bile var’ derken ‘evrimi ‘biz maymundan gelmedik’lere indirgemeyi de’ bir görev bilir.
etiketlemeci kimliğiniz muhtemelen nazi partisini de, sırf isminden dolayı(nasyonal sosyalist) SOLa etiketlemiştir. ‘linç kültürü’ (ki atilla yayla’ya yapılan fiziki değil ama fikri linçtir) ile susturulmak istenen dimağların mevcudiyeti farkında olduğunuz bir konu. (bıçak sizin sırtınıza dayanında bir anda tehlikenin farkında oluyorsunuz değil mi? [atilla yayla konusundan verilmiş haklı tepkilerden bahsediyorum.]) ama “sade vatandaş”ın verdiği tepkileri algılamak, hele de aynı cephede değilseniz imkansızlaşıyor sizin için. bu nedenle, sizi empatiye çağırıyorum: öncelikle SOL ile, gazi mahallesi ile, kürt halkı ile, ermenilerle… ezilenin olduğu yerde ezeni savunmak insanlığa hıyanettir.
burda yine enteresan olan, kendi cephesinin ezilenlerine sahip çıkıp “öteki”nin ezilenlerini gözardı etmektir. kerkük’te türkmenler eziliyor, asimile ediliyor derken, diyarbakır’da yediği naneleri, şemdilli’de patlatılan bombaları hatırlamaz; hocalı derken 1915′i hatırla(t)maz; ‘gün sazak’ nasıl öldürülür derken ‘hrant dink’in cenazesine sahip çıkmaz…
bir kere hümanizma ile çelişkiye düşmeyegörülsün ve ‘kim ve ne’ olursa olsun ezilenler savunulmaktan vazgeçilsin, işte faşizmin başladığı yer orasıdır.
şimdi ben bunları neden yazdım? ısrarlı bir üslup ve içerikle bizden ’sizin dilinizi’ konuşmamızı istiyor ama ‘bizim dilimizi’ dinlemeyi reddediyorsunuz. (burda ‘dil’ ile metaforize edilen, öne sürülen önermeler değil, kullanılan terminolojidir) örneğin, SOLu ‘evet/hayır’ sorularına indirgeyen yaklaşımınız daha da kötüsü ‘SOLu kati düşman ilan eden’ tavrınızla bizden sizin sorularınıza açık cevaplar vermenizi beklemeniz örtüşmemektedir. ‘hadi yanlış bişey söylesin de, heybemdeki karşı örnekleri bir bir salıvereyim’vari yaklaşımınıza ‘evet/hayır’ düsturundaki anlamaya değil yargılamaya çalışan diskurunuz eklenince maalesef iletişim kopmuş oluyor. kendi ‘tutarlı’ dünyanızın yıkılmaması için de iletişimi temelden sarsan bir üslup kullanmayı ve konformizminize hizmet etmeyi muhtemelen hoş karşılıyorsunuz. yoksa eğer dikkatli okusaydınız, haddi olamayarak(en azından ben) solu savunan ben, tansel ve kalemzede’nin söylemlerinin birbirinden çok farklı olduğunu görür, demek ki karşısında durduğunuz nanenin tek katmanlı bir sol olmadığını anlardınız.
ama hayır! cehaletin/önyargının konformizminin değirmenine su taşıyan temel öğenin ‘evet/hayır’ ve ‘ben/öteki’ olduğunu anlamak istemiyorsunuz.
bir de ‘korporatizm’ eleştirisi vesilesi ile ‘hayvanlar çiftliği’ ile öve öve bitiremediğiniz orwell bakın ne demiş aynı zamanda: “The nationalist not only does not disapprove of atrocities committed by his own side, but he has a remarkable capacity for not even hearing about them.” [Milliyetçiler sadece kendi taraflarınca uygulanan zalimliklere karşı çıkmamakla kalmaz, aynı zamanda bunları hiç duymamak gibi muhteşem bir yeteneğe de sahiptirler.]
bu da cabası olsun.
Dikkat buyurulsun, Arsal’ın “millet” tanımı bir ırksal heterojenliğe atıfta bulunmak şöyle dursun, bir “ırk”ın alt kategorisi olma kriterinin altını çizmektedir. Basitçe söylersek, bir Türk ırkı vardır ve bu ırka mensup birden fazla millet teşekkül etmiştir, yani bir Türk milleti vardır da bı millet birden fazla ırktan teşekkül etmiş değildir. “Türk” kelimesinin bir millet’in değil, bir ırk’ın adı olduğunu kabul etmek, daha baştan ırkçı bir tutumdur. Arsal’ın bu kabulünün kaynağı, hayatını ırkları tespit ve gruplaştırmaya adamış Deniker’dir. Afşar Bey’in milliyetçi hislerinin, milletleşmemiş ve kavim düzeyinde kalmış olduğunu iddia ettiği Rumlara, Ermenilere, Kürtlere nefrete dönüşmesinde Arsal’ın bu eserinin doğrudan rolü vardır. Fakat Arsal’ı da yanlış okumaktadır. Afşar Bey millet’i farklı ırk’lardan mürekkep hukuki bir varlık olarak tanımlarken, Arsal Türk ırkının birden fazla millete bölündüğünü anlatmaktadır. Arsal’ın millet’ten anladığı, siyasi vatandaşlık temelinde teşkil edilmiş bir hayalî cemaat ya da millî devlet değildir. Afşar Bey’e sormak gerekir: Deniker’in Arsal’ın eserinde ne işi vardır? Deniker’i eleştirmek ve yeryüzünde ırka dayalı topluluk gruplaştırmalarına itiraz etmek için mi yer vermiştir ona? Afşar Bey, başka “ırk”lara mensup “kavim”lerin varlığını ancak “Türk ırkı” başlığı altında oluşmuş bir “Türk milleti”ne biat etmeleri koşuluyla meşru saymaktadır. Dink’in yazdıklarında, ölümünün ardından “nefret suçu” aramasındaki saik de budur zaten. Konuştukça batan, yazdıkça yaldızları dökülen, höykürdükçe kokan bir Afşar imgesi var elimizde.
Sayın kalemzede,
Ben Arsal’ı okuyarak söylüyorum ve kendi kitabından alıntılıyorum.. Onun sözlerini rivayet edenleri alıntılamıyorum.. Aradaki bu metot farkınıbilmem algılayabiliyor musnuz? Size “Milliyet Duygusunun Sosyolojik Esaslarını” önerdim ve orada okuduklaırmı aktardım…
Kaldı ki okadar gözünüz öyle kararmış ki sizin bir türlü tarif edemediğiniz ve Kürt ayrımcılığı sözkonusu olduğunda ağız birliği etmişçesine “ırk” anlamında kullandığınız etnisiteyi havsalanızın alamayacağı kadar geniş bir şekilde tari etmiş… Bu tanımın içinde millet tanımı da var dikkat ettiniz mi? Bu millet tanımına ne gibi bir tirazınız vardır? bu alıntı bize faşizmimi işaret eder? Daha neyi alıntıladığınızın farkında değilsiniz…
Bakın “bir devlet ( ki bunu hukuk birliği şeklinde anlamakson derece makul) içinde bir kaç asır beraber yaşamış” derken acaba hangi ” ırsî” veya fizyolojik unsura vurgu yapmaktadır?
Tanımı doğru dürüst okursanız solun şu anki medeniyetsizliğine fevkalâde dersler barındırdığını göreceksiniz…
Millet nedir bilmiyorsunuz, kavim nedir bilmiyorsunuz, ırk nedir bilmiyorsunuz, ancak ırkı, Nazi alçaklaırnın tanımladığı gibi tanımlayıp sonra da sizin gibi düşünmeyen herkese ırkçı damgasını basıyorsunuz..
metodunuz yanlış, düşünceleriniz yanlış, tavrınız daha da yanlış…
Arsal’a göre, etnolojik manada Türk ırkı içinde de birbirinden farklı lehçelerle konuşan birçok zümre vardır. Bu tarifin size göre yanlış olan yeri neresidir?
Etnolojik ırkı , devlet çatısı altında kaynaşmış farklılıkların birer parçası olarak tanımlarken hiç de ” altınız çiziyorum” diyen uyanığın bahsettiği “genetik ırkçılıktan” falan bahsetmiyor..
Bizde Nazi olmaz, Avrupanın fizyolojik-genetik ırkçılığı bizim dimağımızda yoktur… Ne okuduğunuzu bilmezseniz, hiç bir şey söyleyemezsiniz.
Bu alıntılara “ırkçılık” diyen zihniyet işte sovyetik sosyalist diktatörlüğü Türkiye’de yerleştirmeğe çalışan mutaasıp zihniyettir.
Yazık, çok yazık..
Görünen o ki Türkiye’de sol, tarihin bir devrine takılıp kalmış, hâlâ eski ezberlerini tüketip , geri dönüşümle üretip yiyor…
Çok derin ve nasırlaşmış bir cehalet maalesef solda da en az sağdaki kadar oturmuş…
Azerbaycan hükümetinin beceriksiz girişimlerini eleştirmeyi, Balayan’ı ırkçı ve faşist olarak nitelendirdiğim halde, “Ermeni katillerin yardakçılığı” olarak yaftalamaya kalkışması, Afşar Bey’in kokuşmuş terbiyesizliğine ve okuma beceriksizliğine yeni bir delil oluşturmaktadır. Sayısının kaynağını vermediği 70 bin “kaçak” Ermeni’yi sınırdışı etmeyi önermesi yeni bir etnik temizlik çağrısından başka bir anlam da taşımamaktadır. Sayıları zaten on binleri aşmayan Ermeni vatandaşlarımızın yüzüne baka baka 70 bin Ermeni’yi sınırdışı etmeyi düşünebilmek, ancak faşist bir zihinden sızan kirli ve kokmuş bir akıntıdır. Çarpık bir millet-kavim hiyerarşisinden hareketle Rumları, Ermenileri, Kürtleri toptan bir nefrete ve saldırganlığa mahkûm etmek de bu tespite dahildir.
Irkçılığın sadece genetik bir kategori olmadığı bugün artık tamamen kabul edilmişken, Afşar Bey’in ilk gençlikte maruz kaldığı talim-terbiyenin arazlarından kurtulmak istercesine ille de bu kategoriye indirgeme çabasını da yine beceriksiz bir girişimden ibaret sayıyorum. Yaptığım alıntılar etnolojik manada bir ırk tanımını teşhir etmektedir, Afşar Bey şimdi de kalkmış, önümüze, “Hayır, etnolojik bir ırkçılık yoktur, ırkçılık sadece genetiktir” mealinde, çocukların bile güleceği bir öncül mü sürmektedir? Lafı kıvırmanın en ucuz örneklerini sergilemeyi sürdürmekte, kendisine sadece tanımlara yönelen alıntılar ve analizler eşliğinde yöneltilen eleştirileri odağından saptırıp ağız kalabalığı yaratmaktadır. Ne rivayeti, sayfa numarası veriyorum, açsın o sayfaları, baksın, yoksa yok desin, kıvırmasın. Irkçılığı sadece antropolojik bir kategori olarak değerlendirmek ya körlük ya da cahilliktir, etnolojik manada ırkçılığı reddetmenin olanağı yoktur. Benim burada metodolojik olarak tespit ettiğim hususları “siz bilmiyorsunuz, ben biliyorum” diye karşılamanın herhangi bir tartışma düzeyine denk gelmesi imkânsızdır. Afşar Bey tam bir zırcahildir, okuma becerisi tam bir felaket arzetmektedir. Alıntılar ortada, tespitler ortada, analizler ortada, kaynaklar ortada, isimler ortada, eleştiriler ortada, Afşar Bey dışında herhangi bir selim akıl sahibi insanın bunları yadsıması mümkün müdür artık?
Sayın Kalemzede, Sayım mky, Sayın Güçlü,
Tavırlarınız bana solun değil ama faşizmin ne olduğuna dair çok güzel örnekler gibi göründü…
Zaten artık şuna inanıyorum gerçekten Türkiye’de solhiç bir zaman olmamış…
“Devrim” denen mülkiyet, hayat ve özgürlük hakları gaspını çeşitli şekillerde yapmağa çalışan faşist fraksiyonlar olmuş, sadece…
Arsal, ırkı, genetiğe bağlamıyor ve bu yeterli…
“Türk” ırkından falan bahsetmemişim, dikkat buyurulursa…
Benim Arsal’dan anladığım şeyleri anlamamaktaki ısrarınız tam da sizin söylediğiniz empati eksikliğinin bir delili..
Solun bölünmüşlüğü, meşruiyet temelli bir özeleştirel tavır dğildi, devrin zorbalığını gerçekleştirmekteki fikir ayrılıklarından ibaretti ve hepsi de birbrini tamamen ilkel faydacılıkla kayırıyor ve devrim sonrası yok etmek planları geliştiriyordu. Lütfen hasan cemal’in eserlerine bakınız.
Başkalrını bilmem ama benim bir Türk milliyetçisi olarak “diğerlerini” yok etmek gibi bir planım yok…
“Benden saydıklarım kimlerdir?” Benim gibi konuşan, yiyip içen, iletişim kurarken hiç zorlanmadığım herhangi biri.
Türk olmak benim için nedir? Hasbelkader içinde doğduğum bir millete mensup olmaktır.. Bu millet var mıdır? Evet.. Buna benzer milletler var mıdır? Evet.. İngilizler var mıdır? Evet.. Rus’lar var mıdır? Evet.. Alman’lar var mıdır? Evet.. Bunların hiçbiri için milletlerinin adı bir sorun teşkil etmezken bizde niçin bu kadar derin bir yara ve aşağılık kompleksi sebebidir?
Merhum Dink’in Ermeni kökenli olması onu” kendimden” saymama engel olmamıştır. Çünkü bu ülkede benimle beraber kardeşçe yaşamak istemiştir. Beni mona hiçbir öfkem olamaz. Amma….
Gelingörün ki sadece “Türk” oldukları için bebeklerin ölüsüne işkence yapan adamlara öfkelenmek ve kin duymak da sanırım bir o kadar doğaldır?
Eğer Ermeni’leri onalrınbizi katlettiği şekilde katletmişsek onlardan da özür dileriz, bunda beis yok…
Acı verici suskunluk odur ki Türk solu asla Ermeni terörünü ve katliamlarını kınamamıştır.
Hocalı’nın yıldönümünde hiç bir sol partiden ses çıkmadı.. Bunun da sebebi sanırım enternasyonalizm histerisi…
İşçi Parti’sini örnek vermeseniziyi edersiniz, hayatımda gördüğüm en eyyamcı oluşumdur.
Geleim solun doğasına.. Bakınız TKP 2002 seçim bildirgesi tam bir zorbalık beyanıdır. Solu temsil etmektedir, ve fikirlerini özetlemektedir.
Onun fikirlerine karşı çıkan solcu da ortaya çıkmamıştır.
Tavrımı uzlaşmaz bulanlara sormak istiyorum: “Senin mülkiyetini elinden alacağım! Komünizme karşı fikrleri olanları susturacağım! Komünizme hizmet etmezsen canını da almağa hakkım vardır!” diyen bir sihniyetle nasıl uzlaşılabilir?
Yukarıda saydığımhususları “kamu oyu” manivelasıyla yapmak acaba silahzoruyla yapmaktan daha mı meşrudur?
Solun fikrleri gayrı meşru ve insanlık dışıyken onunla nasıl uzlaşılabilir?
Kalaşnikofla uzlaşmanın tek yolu, slahımı atarak beni öldürmesine izin vermektir.
Bakın burada üç solcunun ayrı fikirlere karşı takındıkları saldırgan tavrın farkında değiliz…
Bu şiddet tutkusu, bu yok etme arzusu ( ki beni buraya sokmaması için Metin Bey’den ricacı olab katılımcıya haryretimi ve teessüflerimi biildiririm…) solun ikri yapılanmasının temelinde var zaten, nasıl onunla uzlaşılabilir?
Lütfen:
Solun mülkiyet, hayat hakkı ve özgürlük hakları hakkındaki açık görüşlerini, “millete” bakışını, günlük iktisadi faaliyetleri ( mesel Tansel Bey’in hala cevap veremediği Ayşe Hanım’ın ayakkabı alışverişi gibi) nasıl izah ettiğini özetlerseniz sevinirim.
Keşke yazılarınızda solun mahiyeti hakkında da bir şeyler olsaydı.. Belki solun içi boş olduğu için yazılarınız da bir o kadar boş?
Tekrarlayayım: Arsal, “millet”i “ırk” başlığı “altında” tanımlamakta ve asıl derdi olan “Türk ırkı”nı referans alarak, “lehçe”lere ve “zümre”lere bölünmüş bir “Türk milleti”nden bahsetmektedir. Telaffuz ettiği “devlet” kelimesinin ise bugünkü manada bir “millî devlet” ile herhangi bir ilişkisi olmayıp, bir “Türk ırkı”na göndermede bulunmaktadır. Hele hele bunun hukuki bir varlık olduğunu vurguladığı iddiası da son derece zayıf bir iddiadır. Bakınız, Arsal’ın “Hukukun Umumi Esasları”ndan anladığı nedir?
Tespit edebildiğimiz kadarıyla, Türkiye’de “hukukun genel teorisi”nden ilk bahseden yazar Sadri Maksudi Arsal’dır. Yazar “hukukun genel teorisi” terimini kullanmaz, bunun yerine “hukukun umumi esasları” terimini kullanır. Ancak bu terimin, Fransızca “théorie générale du droit” teriminin karşılığı olduğunu belirtir. Ne var ki yazarın bu adı taşıyan eserinin sadece 7 ila 27′nci sayfalarında hukukun genel teorisinden bahsedilir. Geriye kalan sayfalarda yazar, klasik bir hukuk başlangıcı kitabında olan konuları işler.
Hangi eleştiri? Pardon?
Yapmayın lütfen…
“ırkçılık sadece şu değildir!” dediğiniz anda saçmalamağ başlarsınız.. Zira bu şekilde bir tanım genişletmeyle her türlü şedit ftavrı “ırkçılık” olarak etiketlemek mümkündür.
Evet.. Şimdi Arsal’ın her dediğine ırkçılık denmiş ama yapılmayan şey ırkçılığın objektif tanımı..
Bir tanım yapar mısnız lütfen? Siz faşizmin tanımına da ırkçılık diyorsunuz ve bu kavram largaşasında istediğinize istediğiniz anlamları yükleyerek basit bir ego gösterisi arz ediyorsunuz.
“Etnolojik ırçılık nedir?” Etnisite ne anlama gelir? Kültürel bir kavram mıdır, biyolojik bir kavram mı?
Irkçılığın “dar” ve bence üzerinde tartışılması gerken tek bir anlamı vardır: Genetik ve fizyoloji ile ilgili ayrımcı tavır.
Tanımları dar tutmak, onalrı netleştirebilmemizi sağlar, bu bilhassa ceza hukukunda , suç tanımı için hayatidir.
Öyleyse “şöyle ırkçılık” , “böyle ırkçılık” olmaz.. Irkçılık bir tanedir ve onun “yaklaşık” anlmı üzerinde anlaşmalıyız.
Alıntılanan sayfadaki cümlelerde bu anlamda( genetik) bir ırkçılık var mıdır? Milletin tanımında devlet idaresi ( hukuk birliği) kriteri konulmuş mudur? Öyleyse?
Burada iki husus çok önemli:
1- Sosyalist olmayan herkesin kendiliğinden faşist sayılması ki Stalinist propaganda makinesinin en eskimez mirasıdır…
2- Kelimelerin anlamlarının teleolojik olarak genişletilip, daraltılması veya farklı kelimelerin yerine tek bir kelime kullanılması.. ( Bu arada Orwell’ı örnek veren arkadaş, o örnek onunla ilgili değil… Sırf Orwell’dan diye monteetmeğe çalışmışsınama uymamış.. Bunun yanında her milletin farklı milliyetçilikleri olduğunu bilmiyorsan hiç olmazsa Adnan Özyalçıner’in “Che Şiirleri” çevirisindeki ön sözüne birbak…)
Fecaat! İnanılmaz bir önyargı, vahşet…
12 Mart ve 12 Eylül’de ülkenin neyin kıyıından döndüğünün en güzel delili..
Tekrarlayayım: Arsal, “millet”i “ırk” başlığı “altında” tanımlamakta ve asıl derdi olan “Türk ırkı”nı referans alarak, “lehçe”lere ve “zümre”lere bölünmüş bir “Türk milleti”nden bahsetmektedir. Öyle bir anlam yok nerenizden uyduryorsunuz? Bakın bakalım milleti IRK üzerinden mi tanımlamış? Hayır saptırmacılık olur da bu kadar insafsızına ne denir.. ” “tarihten önceki bir devirde yahut uzak bir tarihî devirde bir büyük devlet içinde birkaç asır zarfında beraber yaşamış, bu sayede lisan, örf ve âdet, kısmen ruhiyat bakımından da birleşmiş ahalinin (bir büyük milletin) bu devlet dağıldıktan sonra birbirinden ayrılmış, ayrı milletler teşkil etmiş parçalarının mecmu heyeti” Telaffuz ettiği “devlet” kelimesinin ise bugünkü manada bir “millî devlet” ile herhangi bir ilişkisi olmayıp, bir “Türk ırkı”na göndermede bulunmaktadır. Allah Allah orada devletten bahsederken “ırka” atıfta bulunduğu nasıl çıkarsanıyor? Amma uydurmuşsunuz ama! Orada devlet kelimesi bir kere geçiyor ve onun yer aldığı cümlede de ırktan bahsedilmiyor?Hele hele bunun hukuki bir varlık olduğunu vurguladığı iddiası da son derece zayıf bir iddiadır. Bakınız, Arsal’ın “Hukukun Umumi Esasları”ndan anladığı nedir?
Tespit edebildiğimiz kadarıyla, Türkiye’de “hukukun genel teorisi”nden ilk bahseden yazar Sadri Maksudi Arsal’dır. Yazar “hukukun genel teorisi” terimini kullanmaz, bunun yerine “hukukun umumi esasları” terimini kullanır. Ancak bu terimin, Fransızca “théorie générale du droit” teriminin karşılığı olduğunu belirtir. Ne var ki yazarın bu adı taşıyan eserinin sadece 7 ila 27′nci sayfalarında hukukun genel teorisinden bahsedilir. Geriye kalan sayfalarda yazar, klasik bir hukuk başlangıcı kitabında olan konuları işler.
Eeee!? Şimdi bu cümlelerle en baştabelirttiğiniz devletin “hukuki bir varlık sayılmadığı” iddiasını mı ispatlamış oluyorsunuz? Burada “Şu cümleden dolayı Arsal devleti hukuki bir varlık olarakkabul etmez!” diyebileceğiniz bir cümle var mıdır? bakın asılsız iddialar ortaya atıyorsunuz. Cümleleriniz mantıki olarak tutarlı değil.. Belli bir eleştirel mantıktan yoksuznsunuz..
Afşar Bey’in yalanları bir bir ortaya dökülmüştür, nefreti bizzat kendi cümleleriyle delillendirilmiştir, okuma beceriksizliği bizzat okuduğu kitaplarda sergilenen görüşlerin aslı astarı tespit edilerek teşhir edilmiştir. Kıvırmaktadır, burada sayfa numarası verilerek aktarılan alıntıları yalanlayamamakta ama “rivayet” olduğu yalanını telaffuz edebilmektedir. Yapılan alıntıların yanlış okunduğunu ispatlaması imkânsızdır, dil bilen herkes bu alıntıları, aktardığım şekilde çözümler. Bir “Türk ırkı”ndan bahsetmek ırkçılıktır, “ırk” diye bilimsel bir kavram yoktur, genetik ya da etnolojik ya da herhangi bir manada “ırk”ın varlığını iddia etmek ırkçılıktır. Herhangi bir milliyetçilik söylemini, türü ne olursa olsun “ırk” üzerinden inşa etmek ırkçılıktır.
“‘Benden saydıklarım kimlerdir?’ Benim gibi konuşan, yiyip içen, iletişim kurarken hiç zorlanmadığım herhangi biri” diyen bir adam da, kendinden başka her varlığı aşağı ve düşman gören bir zihniyet taşımaktadır. Kendinden saymadıklarını anbean potansiyel düşman, hain addederek bir “doğal” milliyetçilik inşa etmek faşist bir söylemdir.
Afşar Bey, yazılarında sergilediği faşizan ve ırkçı tutuma ve tartışmalarda kustuğu nefrete yönelen eleştirileri bir entelektüele yakışır bilimsel metodoloji içerisinde karşılamaktan âcizdir, tartışma bağlamını ısrarla “sol” odağına çekmekte, demagoji yapmakta, dahası “sol” hakkındaki cehaletini de ısrarla sürdürmekte, kendisine gösterilen kaynakları okumaya tenezzül etmemektedir. “Arsal, ırkı, genetiğe bağlamıyor ve bu yeterli…” demek zırcahilliğinin tescilinden ibarettir. Ancak Afşar Bey’inki kadar primitif bir zihin “ırk” kelimesinden sadece “genetik” olanını anlar ve bunu önce Nazizme, sonra Nasyonal-Sosyalizme, oradan da Sosyalizme bağlar. Hani neredeyse asıl ırkçıların solcular olduğunu söyleyecektir ama soyculuğa itiraz eden solcuları “soysuzlukla övünmek” ile itham etmek onun terbiyesinin kaçınılmaz bir gereğidir.
İbret olsun diye tekrarlıyorum:
Afşar Bey’in savunduğu milliyetçilik alenen ırkçı ve faşisttir. “Bir toplum topyekün bir kindarlık ve cinnet içinde yaşayabilir mi?” sorusunu “Galiba bu mümkün” diye cevaplayacak kadar gözü dönmüş bir kudurganlık içerisindedir. “Peki bunca saldırgan, yok edici bir toplumun yeryüzünde yaşamasını sağlayan biz insaf sahiplerinin sabrı nereye kadar zorlanmalı?” diye soracak kadar soykırımcı bir faşisttir. “Bu insanların(!) geçinmek, beslenmek için muhtaç oldukları milletlere bu derece düşmanlık göstermelerine nasıl bir cevap verilmelidir?” diye soracak kadar azgın bir faşist ve ırkçıdır. “Belki gerçekten o zehirli kanın boşalması için derileri yüzülen Türk bebeleri için adaleti sağlayacak bir ordu Ermenistan’a girip onu haritadan silmelidir?” diyecek kadar saldırgan bir faşist ve ırkçıdır. “Bu canavarlığa karşı dik durmamak veya böylesi kudurmuş bir kitlenin çevresine vereceği zararı önlemek için güç kullanmak gerekmez mi?” diye soracak kadar tehlikeli bir faşist ve ırkçıdır. “Türkiye’de kaçak çalıştığı söylenen 70 bin Ermeni’yi derhal sınır dışı etmelidir” diyecek kadar kıyıcı bir faşist ve ırkçıdır. “Rumlar diğer Balkan halkları gibi asırlarca büyük devletlerin tebası olarak yaşamış, kavim seviyesinde kalmış bir halktır” diye hükmedecek kadar faşist ve ırkçıdır.
Sayın Kalemzede,
“Benden”olanı tanımlamak gayrısını düşman saymayı mı gerektirir?
Demek ki size göre öyle?
BUlaftan bu manayı çıkartmak için en hafif tabirle “kötü niyetli”, daha kaba birtarifle “dangalak” olmak lazım.. Başka milletlere peşinen bir düşmanlık duymadığımı, “benden” olanı da ırk anlamında tanımlamadığımı daha kaç defa söylemeliyim?
Evet ırkçılık genetik kökenlidir, gayrısı da zorlamadır, anlamsızdır.
“Alıntıyı” sizin , birinci elden okumadan yaptığınız şey i,çin söyledim “Okumuşlar ya işte? Ben niye okuyayım tavrınız için yani…
Milleti “ırk “kökenli tanımlamadığımı defalarca söylememe rağmen bana “zırcahil” diyen, hakaret etiğininbile farkına varamayan sizin giblerinbir kısmı bu memlekette Atilla Hoca’yı linç etmek isteyen zorbalar ve yobazlardı zaten…
Sol hakkında sorular soruyorum, hatta” rica” ediyorum, hâlâ tek yapabildiğiniz bana “yalancı”, “cahil” diyebilmek..
Temel haklar hakkında bir fikriniz var mı?
Günlük iktisadi faaliyetleri nasıl izah ediyorsunuz?
Çok basit sorular, değil mi?
12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde bu ülkede silah zoruyla Marksist bir devrim yapılmak istendi mi sitenmedi mi? Sanırım bu da gayet basit bir soru?
Farz edin ki ben deidklerinizin hepsiyim.. Bu solu meşru kılmağa yetermi?
Bunun yanısıra..
“Millet” diye bir realiteyi tanıyor musunuz? Tanıyorsanız, siz nasıl tanımlarsınız?
İngiliz, Alman, Fransız, Rus adları neyi ifade eder?
Bu adları taşıyan insanların bu adı taşıyan topluluğa karşı duygularını nasıl nitelersiniz?
“Dangalak” hakaretini Afşar Bey’e aynen iade ediyorum. Afşar Bey’in elinden terbiyesizlik dışında bir şey gelmemektedir. Afşar Bey’in kimleri, nasıl düşman saydığı tekrarladığım alıntılarla tescillidir. Kendisi, özeleştirisini yapmadığı, nefretinden vazgeçmediği, okumayı beceremediği, saldırgan tutumunu terk etmediği, kaynakları sağlıklı bir zihinle okumaya niyet etmediği sürece, “sol” hakkındaki hiçbir sorusuna benim tarafımdan cevap alamayacaktır. Bunca cehalet ve beceriksizlik, bunca nefret ve saldırganlık içerisinde hasta ve malul hale gelmiş bir zihni taşıyan bir insanla “sol” hakkında konuşmak nazarımda beyhude bir çaba ve safdilliktir.
Kalemzede Bey,
Bakınız milletin varlığını kabul ediyorum ve onu açıkça ırka dayanmadan tarif ediyorum…
Bana göre Arsal’ın tanımı en azından - eğer yanlışsa bile- düzeltilebilir bir tanım ki buna gerek yok.
Millet var mıdır? Vardır.
Millet heterojen bir oluşum mudur? Evet.
Bu heterojenlik nereden gelir? Irki farklardan, kültürel farklardan, coğrafi farklardan vs…
Sosyolojik oluşumlar içinde insanların erişebildikleri en kompleks oluşum hangisidir?
Bir realite olarak varlığın inkâr edemediğimiz “milletlerin” mensuplarının , milletlerine duydukları muhabbet , doğal mıdır, kurmaca mıdır?
Millete duyulan sevgi, “ötekileştirici” bir düşmanlığı mutlaka gerektirir mi?
Bakın bana “yalancı” dediniz vs ben onları umursamadım, çünkü hakaret etmek için hakaret ettiğinizi, ettiğiniz lafların da içini dolduramadığınızı biliyorum.
Bundan dolayı da solla ilgili sorularımın cevaplanması ricamı gömezden gelmenizin de haklı bir sebebinin olduğunu biliyorum.. Bana ne kadar hakaret ederseniz edin, bu sorular cevaplanmayı beklemektedir, bunlardan kaçamazsınız…
İnşallah milletve miliyetçilkle ilgil fikrlerimi AÇIK SEÇİK aktarmışımdır. Gönül isterdi ki sizn de üzerinde tartışılabilir, sol ve marksizm tanımlarınız olsun, önermeler sunun…
Muarızlarınızı hakaretlerle sindirmeniz faşizmdir ve sizi haklı kılmaz…
Hadi faşizmi de tanımlayalım.. (Dikkat buyrun tanımlar hep benim cepheden geliyor)
Faşizm: İktidarın yönetilenlere baskı ve ayrımcılık uyguladığı ekonomi-politik rejimlerin genel adı…
Evet? Bu tanımda mutabık mıyız bari?
Bir “solcu” olarak cevaplayayim o zaman :
Afsar Bey soruyor:
“Millet” diye bir realiteyi tanıyor musunuz? Tanıyorsanız, siz nasıl tanımlarsınız?
- Millet diye bir realite vardir ama fasizm diye de bir realite vardir, kaplumbagaseverlik diye de bir realite vardir. Ben bunlardan ilk ikisini tanimiyorum. Cunku “millet” dediginiz realite siyasi bir reliatedir, 18. yy sonunda olgunlastirilip, pisirilip insanligin onune konmustur. Neden mi? Solcu kabaligimi ve basitligimle soyleyeyim: Burjuvalar daha rahar kar etsin diye.
Afsar Bey yine soruyor:
- İngiliz, Alm