Asiye nahal gurtulur? (Hazır reçete, no: 2)
Eskiden kahvehaneler vardı şirin beldemizde ve buralarda bir yandan kağat oynanır, Bafra cuğarası tüttürülür ve bol bol melmeket gurtarılırdı. Üj bejini Taksim meydanında sallandırarak felan.
Yok şinci öyle yapılmıyor. Artık “cafe”ler var ve oralarda melmeket aydınının soyunu ense nahiyesinden üç kurşunla tüketme kararları alınıyor ve de ne hikmetse yerin kulağı bir tek resmi görevlilere olacağı biteceği fısıldamıyor.
Neyse, “o gün” bugün herkeş melmeketi gurtarıyo madem, biz de Asiye Hanım’ı gurtarmaya devam edelim bari.
011. “Akıllı ol!”maya karar vermiş Nobelli Pambık Bey’in “İnsan toplulukları, kabileler, milletler edebiyatlarını önemsedikleri, yazarlarına kulak verdikleri ölçüde zekileşir, zenginleşir ve yükselirler, ve hepimizin bildiği gibi, kitap yakmalar, yazarları aşağılamalar milletler için karanlık ve akılsız zamanların habercisidir.” sözünün ne anlama geldiğini farkettiğimizde.
012. Milliyetçiliğin (ve hele de ulusalcılığın) yurt ve ulus sevgisi demek olmadığı gerçeği kafamıza dank ettiğinde.
013. Muzmin Bey, statükonun ontolojisini savunmak yerine beğenmediği ve hayalci bulduğu antistatükoculuğun içini doldurmaya karar verdiğinde.
014. Küresel ısınmanın yaklaşan büyük felaketin habercisi olduğu bir dönemde insanlığın yıkıma süreklendiği gerçeğiyle kafamızı meşgul etmek yerine kendi saçma sapan, incir çekirdeğini doldurmaz, abidik gubidik “mesele”lerimizi paslı bir kılıç gibi kuşanıp birbirimize girmekten kendimizi kurtardığımız zaman.
015. Elalem, -yukarıda yazdığım “abidik” tilciğini kendi kararıyla “ağabeydik”e dönüştüren sivrizekalı Word gibi programları araya sallasa da- durup dinlenmeden teknoloji üretirken, bizim niçin halâ lumpen tarlalarında tetikçi yetiştirmekte olduğumuzu kendimize sormayı akıl ettiğimiz zaman.
016. Afşar Bey, her “milliyetçilik” eleştirimde kıllanmayıp, kendisini “yurdunu ve milletini seven, ince ruhlu, fakat fevri çıkışlarla kendine haksızlık eden” bir dost olarak değerlendirdiğimi ve onu “milliyetçi” profilinden uzak tutmaya çalıştığımı anladığı zaman.
017. İslami kesim, kendisini laikçi sahtekâr zorba egemenlerin dezenformatif atraksiyonlarına karşı korumasız bırakan, içindeki eli kanlı, takiyyeci faşist fraksiyonu (iki faşist partiden daha küçük olanını kastettiğimi belirtmeye bilmem gerek var mı?) deşifre ederek bünyesinden kustuğu zaman. (Dedikodu: Mıstaa Bey‘in malikanesinde bir hanım nihayet ağzındaki baklayı çıkarmış!)
018. Gerek Batıyı gerek Doğuyu blok dünyalar olarak görmekten vazgeçip paçalarımızı oryantalizmle oksidentalizmin çamurundan temizlediğimizde. (Burada uzaktan Edward Said Bey‘le yakından Bekir Bey‘in kulaklarını çınlatarak kendime bir şerh düşeyim: Mazlumun haksızlığı, zalimin haksızlığına denk değildir!)
019. Yüzüktaşım Cano Hanım’la AA tipi ikilemeler bahsini kapayıp A1A2 tipi ikilemeler bahsine geçtiğimiz zaman. (Asiye Hanım kurtulmaz ama bir adım atmış olur.)
020. Yeni ofise geçtiğimizde kombi harıl harıl çalıştırılmazsa. (Asiye kurtulmaz ama müessese amiriniz sıcaktan fenalık geçirmekten kurtulur.)


Sevgülü Yüzükdaşum (yüzüktaş değel!),
19 sevdiğim bir sayıdır, bunun için özellikle teşekkür etmeliyim. sonra bu AA tipi ikilemeler için elimden geleni yapacağıma dâir söz veriyorum (en geç bu hafta içinde). Asiye Hanım kim bu arada, tanıştırmadınız Metin Bey :)
Asiye Hanım,
Metin bey sizden çok bahsediyor ama bizi tanıştırmadı bugüne kadar. siz bir yerde kapalı mı kaldınız kuzum? neden sürekli sizi kurtarmak için reçete yazılıyor? bakınız beni kurtarmak için en ufak bir girişim bile göremiyorum sevgili yüzükdaşımdan. kıymetinizi bilin ;)
Sevgili yüzüktaşım (yüzükdaş değel!*),
Efenim asıl ben teşekkür ederim, şu viran haneyi ziyaret ederek fakiri sevindirdiğiniz içün. Malum, kendisi burayı terkedeli, peşinden bütün misafirler de terk-i diyar eyledi. Fareli köyün kavalcısı mübarek!
Asiye Hanım’ı nasıl tanımazsınız! Yoksam tanımazlıktan mı gelirsiniz? Aranız mı açık? Walla merakımdan çatlıycam şinci.
(*) Niye değel? Çünküm, tilciğin sonundaki sert ünsüz, yanıbaşına gelen ekin yumuşak ünsüzünü de kendine benzetir de ondan. Fekat siz değerli yüzüktaşım, bunun “yüzük taşı” olarak algılanacağı endişesine kapıldığınız içün öyle deyosanız öyle ossun -nema problema bağa göre.
Azizim Metin Bey,
İtiraf etmeliyim ki, hayat beni sizin kadar misafirperver ve kalender bir insan haline getirebilmiş değil, tevazunuz ve şefkatiniz beni hanenize her gelişimde uluorta çıkışlar yapmaktan “aman bari şu hanede ağzımızın tadı bozulmasın” kaygısıyla alıkoymakta. Bu minval üzre 014′teki düsturunuzu canıgönülden paylaştığımı bilmenizi isterim. Bilginin kutsanmasına ve entelektüellerin hegemonyasına varoluşsal bir itirazım her daim baki olmasına rağmen, affınıza sığınarak, ne vakittir buralarda göz göre göre yapılan bir demagojiyi fikir namusu adına ifşa etmek de nazarımda “küresel ısınma” ile mücadelenin bir örneği olmak gerek. Şimdi izninizle lütfen:
“Mülkiyet Hırsızlıktır” sözünü söyleyen asla ve zinhar Marx olmayıp Proudhon olduğu ve dahi efendi hazretleri bu fikrinde daha sonraları yan çizdiği halde, 016′da muhatap aldığınız şahsın bu sözü istisnasız her solcunun canıgönülden şiar edindiğini iddia ederek, devamında hakkaniyet sınırlarını bile isteye ihlal edip iki kelimesinden birinde solculara olan nefretini kusmaktan vazgeçmemesi, geçmişte, bugünde ve gelecekte her ne olmuş, oluyor ve olacak olsa da kalbini sola bir mümin sadakatiyle bağlamış bir okuryazar olarak bamtellerimi zangır zangır titretmekte, cahil karşısında susmanın bir erdem olduğu gerçeğini idrak etme çabamı anbean beyhude kılmaktadır.
İnsan bir fikrin meşruiyetini ve insaniyete hayrını mercek altına alırken fikir namusu denilen herzenin damak tadını hissetmeyi elden bıraktığı anda ortada ne bir fikir alışverişi kalacaktır, ne de bir diyalog imkânı. Bakınız azizim, siz de benden gayet iyi bilmektesiniz ki, insani hassasiyetleri hiçbir niyet ihmal etme hakkına sahip değildir, hatta ağız tadı bile. Gazi Mahallesi’nde evladını kurban veren anaların canhıraş feryadına hiçbir kalp sağır kalmamalıdır, bu dünyadaki mevcudiyetimizde en küçük bir ahlaki değer kalacak ise bu yine de bir vicdan borcudur. Şiddetin insan doğasındaki mevcudiyeti ve bunun ahlak ile münasebeti üzerine herkesin okumasını tavsiye ettiğim, Mukadder Yakupoğlu’nun o miniminnacık “Ahlak ve Şiddet” kitabını burada bir kez daha anmak istiyorum. Eline silah alan her insan evladını elikanlıkatil ilan etmek hangi devlet ve millet hikâyesinde mevcuttur? Rusya’da ve daha birçok memlekette devrim mücadelesi sürecinde meydana gelen şiddet hadiselerinin etiği ve politikası üzerine Lenin ve Troçki’nin “Silahlı Propaganda” ve “Devrimci Şiddet” temalı yazıları apaçık fikirler ihtiva ediyor olmasına rağmen, liberalliği milliyetçilik ile haylice malul kalmış bir hadsizin ve gafilin istisnasız bütün solculara dili dolanarak saldırması bir hanede misafirliğin adabımuaşeret sınırlarını benim nazarımda fazlasıyla ihlal etmektedir.
Olmuyor muhterem dostum, olmuyor, hanenizde en azından bir kişinin, oturduğu yerde bütün huzurunun kaçtığını ve sabrının selametini muhafaza etmekten meclisin muhabbet tadını alamadığını bilmelisiniz. Söz dolanıyor, demem odur ki, hanenizde şahsınıza büyük hürmet besleyen bu misafirinizin buyur ettiğiniz köşede zaman zaman hiç huzuru kalmadığını ve siz muhterem dostunun huzuruna bir halel gelmesin deyu gıkını çıkarmamakta olduğunu iki oda arasındaki kuytulukta kulağınıza fısıldadığını biliniz. Nezdinizde büyük bir mahcubiyet ile itiraf ediyorum ki, vicdanını ve fikir namusunu ister cehalet ve isterse de artniyet adına elden bırakmış hiç ama hiçbir şahıs benim hanemde ne benim ne de baştacı ettiğim misafirlerimin huzurunu bozma hakkına sahip olamaz. Sarsılmaz bir etik ile yüzyıllarca ayakta kalabilmiş meşhur divan geleneğinde hiçbir meclis de bu tür densiz ve hadsizlere kapı eşiğini bile layık görmemiştir. Galip Efendi meclisişuarada bir sözü hüsn ve aşk ile beyan etmesi gereğini ve her sözün aynı zamanda bir boyun borcu olduğunu bilmekte idi, ki o eşsiz eseri bu sebepledir. Bu gelenekte, hiçbir mecliste, fikirlerine katılmasanız bile üstatların kelamına “odun demeti” denilmez idi: Merhum Hilav’ın yazılarının bir araya getirildiği bir kitap hakkında “iki kapak arasına sıkıştırılmış odun demeti” ibaresini telaffuz edebilme cesareti, biliniz ki benim nazarımda, ortada terbiye merbiye bırakmayacak kadar hadsiz bir cahil cesaretidir. Dahası, bu öyle bir cehalettir ki, hem liberalizmin ve hem de sosyalizmin aynı anababadan tevellüt ettiğini bilmeyecek kadar da gafildir.
Eksiğiyle ve dahi kusurlarıyla meramımdır, biline ve affola.
Muhabbetle…
Kalemzede Bey,
İltifatkârane sözlerinizi mahçubiyet duyarak malikanemizin gözlerden ırak bir köşesine saklamak kaydıyla kısa bir cevap denemesinde bulunayım.
“’Mülkiyet Hırsızlıktır’ sözünü söyleyen[in] asla ve zinhar Marx olmayıp Proudhon olduğu” gibi gerçekleri bilmeyişlerini malikanemizin bazı misafirlerine pattadanak belirtmenin pek de yakışık almayacağından hareketle suskun kaldığımı belirteyim. “İki kapak arasına sıkıştırılmış odun demeti” gibi ifadelerin ve benzerlerinin ise merhum ve büyük Selahattin Hilav’a ve onun gibi saygın isimlere hiçbir zararı olamayacağını düşünmüş idim.
Afşar Bey’i kaybetmek istemem. Çünkü kendisinin birçok yanlışla birlikte birçok doğruyu da hudutları içine sığdırabilen bir zihinsel topoğrafyaya sahip olduğunu düşünmekteyim. Doğruların aşkına, yanlışlar bir diyalog sürecinde eleştirilebilir gibi geliyor bana.
Afşar Bey’in üslubuna gelince… Koşulsuz reddedersem, diyalog ihtimalini de baştan bertaraf etmiş olacağımı düşündüğümden, matematiksel bir kaygıyla yaklaşıyorum. Konuya münhasır değil, genel bir ifadeyle; her zaman için, en kötü diyaloğun bile diyalogsuzluktan ehven olduğu kanısındayım -bu doğru mudur bilmiyorum ama öyle.
Ben şöyle bakıyorum: SERT tartışmalar ille yumruk yumruğa olmak zorunda değildir. Elbette olaya “öteki yanak” gözüyle de bakıyor değilim ama, söyleYenleri değil de söyleNenleri muhatap almayı alışkanlığa dönüştürdüğümüzde rahatlayabileceğimizi ve pekala verimli ve yararlı olabilecek diyalog ve tartışmalara kapı açılabileceğini düşünüyorum.
Huzurunuz kaçmasın. Lütfen burada “large” olmaktan vazgeçmeyelim! Burada huzurunuzu kaçırabilecek tek şey -naçiz kanaatimce- ev sahibimizin (bendenizin) negatif tutumu olabilir ve bu hususta da hiçbir zaman düşkırıklığına uğramayacağınıza ilişkin her türlü güvenceyi veririm. Tetikçi lumpenlerin cinayet planları yaptığı bir mekana dönüşmüş olan internette bizler de sesimizi çıkaramazsak ve fikir ayrılıklarını sakin sakin analiz masasına yatıramazsak umut hepten tükenir biter.
Lütfen hep aramızda olun!
“Akıllı ol!”maya karar vermiş Nobelli Pambık Bey’in “İnsan toplulukları, kabileler, milletler edebiyatlarını önemsedikleri, yazarlarına kulak verdikleri ölçüde zekileşir, zenginleşir ve yükselirler, ve hepimizin bildiği gibi, kitap yakmalar, yazarları aşağılamalar milletler için karanlık ve akılsız zamanların habercisidir.” sözünün ne anlama geldiğini farkettiğimizde. (vurgular benden BM)
[Kalemzede bey de biraz ima etmiş doğru anladıysam] Ben buna vurgu yaptığım yerlerden dolayı söylendiği şekilde katılmıyorum.
İnsanların dile getirdikleri fikirlerinden dolayı şiddete veya şiddet tehtidine maruz kalmalarına karşı çıkmak ile bir gurup olarak o insanları veya fikirlerini ululamak farklı şeyler. İfade hürriyetine ve toplumun hangi tür şiddete engel olacağı konusunda hangi yaklaşım doğru onu da tartışmak kabil tabii, ama bu bağlamda beni ilgilendiren daha çok bu yaklaşımlar arasındaki farkın tespiti.
Değerli bir yazarın çok değerli fikirlerinden istifade edeceğimize onun korkutulmasına seyirci kaldık denirken, eğer o yazar değersiz olsa fikirleri saçma olsa buna seyirci kalmakta bir mahzur olmadığı da ima ediliyor olabilir. Hal buysa bir mesele yok ama takdir edersiniz ki bunu demek ile fikirlerini ne kadar saçma ve itici bulursak bulalım fikrinden dolayı şiddet tehtidine muhatap olan insanı koruruz demek arasında fark var. Memleketimizde ilkini ‘değerli’nin tarifiyle oynayarak benimsetmek kolay, üstelik otoritesi kısıtlı olsa bile sesi güçlü çıkanların alışkanlığı zaten o yönde. İkincisi ise görebildiğim kadarıyla buranın okumuşuna biraz yabancı. Onun buraya yabancı olması bir gerilik alametidir demiyorum, ama benimsenmiyorsa benimsenmediğini açıkça söylememiz faydalı olur diyorum.
Hangi prensibe dayanarak ne yaptığımız, yaptırdığımız ve yapmadığımız sorusunun yanında ne yaparsak ne olur sorusu da var. Yukarıda vurgu yapmadığım ‘zenginleşme’ ‘yükselme’ gibi neticeleri ben bu bağlamda — biraz da uca çekerek — davranış tarzımızın karşılığı veya getirisi olarak algılıyorum. Yani insanlara ilişmememiz ve iliştirtmememiz bize zenginlik, akıl, yükselme olarak geri dönecek ve bu yüzden ilişmemiz yanlıştır diye okuyorum. Fikir ve şiddete karşı tavrın böyle bir muhasebe ile değerlendirilmesi — burada herhalde kendi içselleştirdiğim yaklaşım da su yüzüne çıkıyor — bana ters geliyor. Temiz ahlakını takdir ettiğim biri bana dönüp ‘ben cennet ve cehenneme inanmasam ahlaksız olurdum’ dediğinde içimde hissettiğim rahatsızlık verici kıpırtı ile tahammül ve şiddeti sınırlama arzusunun bir sebep/sonuç/kar hesabına bağlanmasının doğurduğu rahatsızlık bana farklı gelmiyor pek. Belki benzetmenin tutmadığı yönünde beni ikna edecek birşeyler dersiniz bu konuda?
Bülent Bey,
Yorumunuzu ikinci bir defa daha okuyacağım. Şimdilik biraz üstünkörü bir okumayla şunu söyleyeyim: Orhan Pamuk’un alıntıladığım sözündeki önermesinden sizin itirazlarınızın çıkmayacağını düşünüyorum.
“İnsanların dile getirdikleri fikirlerinden dolayı şiddete veya şiddet tehdidine maruz kalmalarına karşı çıkmak ile bir gurup olarak o insanları veya fikirlerini ululamak farklı şeyler.” [BM]
Peki. Ancak, burada birtakım insanları “ululamak” değil sözkonusu olan. Entelektüelliğin ontolojisidir. Entelektüelliğin ontolojisini mesele etmeyen toplumların “cemiyet-i melâin”e dönüşeceğidir.
Belki tarafsız değilim bu konuda ama nesnel olmaya gayret ederek söyleyebilirim ki, yazarlarına kötü davranan toplumlardan ne kendilerine ne de dünyaya hayır gelir. “Doğru/yanlış” yazar yoktur; “yetenekli/yeteneksiz” yazar vardır. Bu cümlemin anlam alanını açımlama zahmetine girmeyeceğim.
“Değerli bir yazarın çok değerli fikirlerinden istifade edeceğimize onun korkutulmasına seyirci kaldık denirken, eğer o yazar değersiz olsa fikirleri saçma olsa buna seyirci kalmakta bir mahzur olmadığı da ima ediliyor olabilir. Hal buysa bir mesele yok ama takdir edersiniz ki bunu demek ile fikirlerini ne kadar saçma ve itici bulursak bulalım fikrinden dolayı şiddet tehtidine muhatap olan insanı koruruz demek arasında fark var.” [BM]
Bence yok öyle bir ima. Elbette cümlenizin ikinci yarısında dile getirdiğinizdir geçerli olan.
“(…) insanlara ilişmememiz ve iliştirtmememiz bize zenginlik, akıl, yükselme olarak geri dönecek ve bu yüzden ilişmemiz yanlıştır diye okuyorum. Fikir ve şiddete karşı tavrın böyle bir muhasebe ile değerlendirilmesi — burada herhalde kendi içselleştirdiğim yaklaşım da su yüzüne çıkıyor — bana ters geliyor.” [BM]
Eksik okuduğunuz (”yanlış” demiyorum) kanısındayım. SALT böyle bir muhasebenin çiğliği ve çirkinliği çok açıktır.
Metin bey, bir daha okumaniza luzum yok değindiklerinizin dışında birşey demiyordum.
Entelektüelliğin ontolojisidir. Entelektüelliğin ontolojisini mesele etmeyen toplumların “cemiyet-i melâin”e dönüşeceğidir.
Ben bundan çok üstünkörü birşey anlayabiliyorum ancak. Biraz açsanız belki olacak? (Ontoloji ve cemiyet-i melâin nedir bilmedigim için değil ama entellektüel ile problemim olabilir).
Bence yok öyle bir ima. Elbette cümlenizin ikinci yarısında dile getirdiğinizdir geçerli olan.
Bir dakika, özellikle hangisi ‘geçerlidir’ dememeye çalıştım çünkü onun bir kalemde geçilecek bir konu olmadığını düşünüyorum. Geçerli olduğunu söylediğiniz yaklaşım hem düzgün ifade edilmek bakımından problemli olabilir, hem uygulatacak ve/veya uygulamanmasını destekleyecek türden toplumlar pek ortada değiller. İkincisi normatif bir kavram olarak alıp ‘bunlar bunu yapabilmiş mi?’ diye bakarken önemsiz belki, ama ilki o normatif kavramın ne olduğunu açarken çok önemli. Benim bunları net görecek bir birikim ve düşünsel derinliğim yok, ama denenirse kolay olmadığının ortaya çıkacağını da düşünüyorum. Mesele kolaylıkta değil, netlik ve keskinliğin gereği ve/veya mümkün oldup olmadığında tabii.
Bu o kadar teorik de değil, memleketimizde uğraştığımız konularda işin ‘hakaret’ ‘aşağılama’ ‘milletin kutsal değerleri’ filana bağlandığını farkedip bu konularda ad hoc çizgiden sonrası fena demek bir tarafa ex cathedra budur dendiğini ama sarih niteliksel bir ayrımın olmayacağının niçin kabul edildiğinin iyice açılmadığını düşünüyorum. (Bu arada iş değil bu yaptığım Latinceyle, farkındayım, ama aklıma gelen karşılıklar arzu ettiğim anlamları yakalamıyor. Milleti latinceye boğarak o kapıyı açan site sahibi ve okuyuculardan özür dilerim. Sırasıyla “rastgele/işime gelen” kırması ve “açıklaması yapılmayan ulema/otorite fetvası” geldi aklıma sadece, pek olmuyor onlar. Ne deseydim?).
Eksik okuduğunuz (”yanlış” demiyorum) kanısındayım. SALT böyle bir muhasebenin çiğliği ve çirkinliği çok açıktır.
Biraz uyanıklık yapıp sizin benimsediğinizi tahmin ettiğim bir yaklaşıma — kritik bir düğmeye basarak — atıfta bulunan bir örnek verdim ve maksat hasıl oldu. Kısmi sinsilik itirafim bir tarafa, bu da yukarki gibi bence. Çiğlik ve çirkinlik açık değil — sadece maksada hizmet edilen örneklerle açıldığında bize sarih gözüküyor olabilirler. Bir adım geriden bakıldığında üzerinde muazzam ihtilaf çıkabilen bir konu ile alakalı olarak görülebilir bu, biliyorsunuz.
Meraksizlara not:
‘ad hoc’: izin verilmis, amaclanmis, tasarlanmis; yani, ‘belli bir amac icin peydahlanmis’ anlamina geliyor.
bir sey, eger ‘ad hoc’ ise, onu baska bir seyin yerine kullanmadan once, amaclarin benzer ya da ayni olup olmadigina bakmak gerekir.
Ilaclar ve fikirler bu kapsamda dusunulebilir.
–
‘ex cathedra’: ‘Fetva makamindan’ anlamina geldigi soylenebilir. Yani, bir ‘otoriteyi temsilen soylenen soz’ de diyebiliriz.
Her ne kadar ‘cathedra’ kelimesi iskemle, sandalye, koltuk vb anlamina da geliyorsa da, ‘oturdugu yerden konusmak’ ya da ‘iskembeden sallamak’ anlamina gelmez genelde.
Bu boyle olmakla beraber, entellerimizin bundan haberi olmayabildigi ve iskembeden sallamakla isgal ettikleri gorulmemis bir sey degildir.
Cesni icin her yemekte bulunmasi makbul olan, ve nedret degeri olan irkciligin da bir ayrik otu misali vatan sathini kapladigi vehmini ‘ex cathedra’ dile getirenlerin endiselerini anlamakla beraber, halusinojeniklerle zaman zaman asiri dereceli oldugunu soyleyebilecegimiz yakinliklarinin bu tur cikarimlara yol acmasi ihtimal dairesinde oldugundan; kendi kendilerine reva gordukleri bu tur hedef sasirtmalarin sonucunda mutsuzluklarinin artmasi halusinojenik bagimliligini artirici bir etken oldugu degerlendirilmekte ve iflah olmazliklari kendinden menkul bulunmaktadir.
:)
PS: ‘Latince Mektupla Ogrenim’ kursuna kaydolmama yolacayazan Bulent beye ve Metin beye tepkisel sukranlarimi yaziyorum. p)
Cesni icin her yemekte bulunmasi makbul olan, ve nedret degeri olan irkciligin da bir ayrik otu misali vatan sathini kapladigi vehmini ‘ex cathedra’ dile getirenlerin endiselerini anlamakla beraber, halusinojeniklerle zaman zaman asiri dereceli oldugunu soyleyebilecegimiz yakinliklarinin bu tur cikarimlara yol acmasi ihtimal dairesinde oldugundan; kendi kendilerine reva gordukleri bu tur hedef sasirtmalarin sonucunda mutsuzluklarinin artmasi halusinojenik bagimliligini artirici bir etken oldugu degerlendirilmekte ve iflah olmazliklari kendinden menkul bulunmaktadir.
Allah da sizi guldursun. Ben de nerede kaldi bu Muzmin bey diyordum.
Muzmin Bey,
“Cesni icin her yemekte bulunmasi makbul olan, ve nedret degeri olan irkciligin da bir ayrik otu misali vatan sathini kapladigi vehmini ‘ex cathedra’ dile getirenlerin endiselerini anlamakla beraber, halusinojeniklerle zaman zaman asiri dereceli oldugunu soyleyebilecegimiz yakinliklarinin bu tur cikarimlara yol acmasi ihtimal dairesinde oldugundan; kendi kendilerine reva gordukleri bu tur hedef sasirtmalarin sonucunda mutsuzluklarinin artmasi halusinojenik bagimliligini artirici bir etken oldugu degerlendirilmekte ve iflah olmazliklari kendinden menkul bulunmaktadir.” [MA]
Ab imo pectore yazılmış olan ve aslında öteki ilmeği ilgilendiren bu paragrafınız, sanırım Latince muhabbetinden dolayı burada yeralmak zorunda kaldı. Cevabı öbür tarafta vereyim, işten fırsat bulunca.
Sizi ben madde 13′e beklemekteyim. Biliyorum, dulce et decorum est pro patria mori; fekat vatan için madde 13′e bir cevap lutfetmek de en az onun kadar yakışacaktır size efenim.
Yine de elbette che sarà sarà.
Bülent Bey,
Ben o dediğinizi önceki günden beri diyordum!
014. Küresel ısınmanın yaklaşan büyük felaketin habercisi olduğu bir dönemde insanlığın yıkıma süreklendiği gerçeğiyle kafamızı meşgul etmek yerine kendi saçma sapan, incir çekirdeğini doldurmaz, abidik gubidik “mesele”lerimizi paslı bir kılıç gibi kuşanıp birbirimize girmekten kendimizi kurtardığımız zaman.
Burada bunlari konusmaya calisirken (Muzmin bey ve ben) istirak edenlari kovaladik mi? Bu is de yogun propaganda konusu oldugundan siyasi tercihe gore birseylere inaniliyor. Iyice kafa karistirmasi ve belki arastirmaya yoneltmesi bakimindan bu konuya da dokunan bir filmi tavsiye edeyim ve link vereyim:
http://www.youtube.com/watch?v=Dtbn9zBfJSs
(Mp4 olarak indirmek isteyenler icin maden surada:
http://www.ted.com/tedtalks/ )
Kalemzede Bey’in, sözlerine tebessüm ettim.
Fakir hiçbir zaman “Mülkiyet hırsızlıktır” hurafesinin Marx’a ait olduğunu iddia etmedi. Ama bu hurafenin bir kestirmecilik ile solcular tarafından sürekli kullanıldığını belirtti.
“Eline silah alan herkesi katil mi addedeceğiz!?” diye sorarkenki hümanizmi gözlerimi yaşarttı doğrusu.
Elbette katil addetmeyeceğiz Sayın kalemzede, devleti, vatandaşlarını, ailesini komünist ajanlarakarşı koruyan insanların müdafaa haklaırnı bu kabilden değerlendirmeyiz şüphesiz..
Bakınız solun sovyet güdümünde geliştiği bizzat KGB belgeleriyle ispatlanmış.
Bu o kadar derin bir yara, o kadar kabul edilemez bir satılmışlık ki “Siz de kızılderilileri öldürdünüz” tarzında hiç bir belgeye bilgiye dayanmayan salt iftiradan müteşekkil bir medya bombardımanıyla bütün antikomünistler karalanmağa, mahkûm olmamış antikomünist sanıklar “yargılandı” etiketiyle sun’i olarak mahkûm edilmeğe çalışılmaktadır.
Birkere daha hatırlatmakta sayısız fayda görüyorum. 12 Eylül öncesi dönemde solun amacı silah kullanarak ülkede Marksist-Leninist bir devrim yapmak, devleti yıkmaktı. Bunu yargılanan hiç bir komünist ink♪1r etmemiş , bunun bir suç olmasından öte bir ahlâksızlık, bir mülkiyet, bir hayatdüşmanlığı olduğu konusunda bana itiraz mı etmek istiyorsunuz? Siz bilirsiniz.
Efendim… kalemzede bey’in bloguna girmiş, akla gelmeyen yelerikurcalayan bedii üslubuna hayran kalmıştım. Buna örnek olarak Bilge Ercilasun’un ” Sevet-i Fünun’da Edebî Tenkit” kitabına yönelttiği eleştirileri vukfuna hayran kalarak okumuştum.
Gelin görün ki anladığım kadarıyla kendisi, mülkiyetin insanın varoluşunun temellerinden biri olduğunu, ahlâkın bir zarar vermemek iradesi olduğunu ve bundan dolayı mevcut medeniyetin, “orman kanunundan ayrı” kanunlar yaparak doğadan ayrılan doğasıyla insanın en mükemmel eseri olduğunu idrak edemeyecek kadar sol hurafelere iman etmiş sıradan bir kalemşörmüş.
Buradaki sözümona nazik ifadeleri dahi, sol saldırganlığın nefis örneklerinden.. Ülkenin dağarcığını ipotek altına almış, kuşatmış, kollektivizmin insafsızlığının,yok edicilğinin en kristalize örneklerinden.
Liberalizmle sosyalizmin aynı yerden neşet etiği fikirleri, orta yolcu ve bu yüzden kötülüğe yol veren tuhaf fikirsizliklerin bilgelik maskesinden gayrı birşey değildir.
Birinde bireyin mutlak vedokunlmaz bir birimolarak HER TÜRLÜ kollektiviteye karşı korunması esas iken diğerinde toplumun birey üzeindekimutlak iktidarı ve tasarrufu kutsanmıştır. Bu açıdan kalemzede Bey böyle fikir namusuyla yola çıkıp herşeyi birbrine karıştırırken , kökenleri ve , aksiyomları, argümanları uzlaşmaz fikirleri bize satacağına, Alman nasonal SOSYALİZMİYLE, Sovyet SSOSYALİZMİNİN karındaşlığına azıcık dikkat buyursalardı asıl faşizmle sosyalizmin ton farkı taşıyan ikizler olduğunu görebilecekti.
Şimdi kendisinin bu sığ bilgisine, bu komplo teorisi merakına ne diyebiliriz? Elbettebir şey denemez. Daha solun uyduruk iki -üç kitabından kafasını kaldırıp da Hayek’in anayasacılık eleştirisiyle başımızı döndüren iki üç sayfasını okumamış müminlere ne söylenebilir?
Mülkiyet insanın varoluşunun şartıdır ve ahlâk da onun korunmasını sağlayan iradi bir sınırlandırıcıdr.
Adalet bir dağıtım problemi değil, bir bireysel davranış normudur. Buyüzden kollektivitelerin, tabiatın, vsnin adaletiolmaz, bireylerindavranışlarınınadilliğindenveya adaletsizliğindne bahsedilir. Şimdihayatı yeniden dağıtım palavralaırnı hıfzetmekle geçmişbirine bunları nasıl anlatırsınız? Artık betonlaşmış bir kollektivizm imanına bunlar nüfuz edebilir mi? Biz gene de ümitvar olalım…
Toplumsal kurallar, bireyindiğe bireylere karşı davranışlarının adil olup olmadığına dair kendiliğinden gerçekleşmiş bir deneme -yanılma ( Hayek’egöre evrim) sürecinin sonucu oluşmuşlardır.
Marks’ın sandığı gibi önce kuralalr va’z edilip sonra toplum İNŞAA edilmemiştir!
Marx’ın bunu doğrudan söylemediğini gayet iyibilyorum çünkütasavvuru bunu düşünmeye yetmeyecekkadar sığdı. Sadece sözlerinin bağlamını, , sözlerindeki argümanlaırn ortak özelliklerine bakarak ortaya koyuyoruz.
Gördüğünüzgibi kalmezede bey. Mülkiyetin korunmasının ahlâkî bir gereklilik olmaı sebebiyle piyasada ahlâk iki sebepteniş görür:
1- Ortak bir sınrlandırıcı olarak insanın kendini güvende hissetmesini sağlar
2- Pratik bir şekilde işlem maliyetleini düşürür.
metin Bey’in “yahu deli, manyak falan ama işte tahammül etmeliyiz” tarzındaki koruyucu ve himaye edici tavrına teşekkür ediyorum da şunu da biliyorum ki burada belirttiğimiz, argümanların yarısınınbile kalemzede bey’in süslü ve yapmacık yazısında yer almadığını, fikren hangimizin daha dolu olduğunu kendisinin ifade edemese de takdir edebileceğini biliyorum…
Şahsım sizin saçmalarınızdan rahatsızlık duymuyor kalemzede Bey. Zira burada gördüğüm gerçekten ensığ ve yetersiz yazılardan birini en süslü biçimde kalme almış kişisiniz.
Sanırım birkaç kitap daha okursanız “mülkiyetten” haberiniz olcak… Ama aradığnız yei bileceksiniz elbette.. :)
Güzel filmdir de, ben fahişeleri kurtarmanın mümkün olmadığını düşünenlerdenim. Can çıkar huy çıkmaz.
Afşar Bey,
Benim sözlerimden “yahu deli, manyak falan ama işte tahammül etmeliyiz” gibi bir uç ifade çıkmaz yahu, nereden çıkarıyorsunuz bunu Allah aşkına?!
Metin Bey,
Belki şusözlerinizden?
Afşar Bey’in üslubuna gelince… Koşulsuz reddedersem, diyalog ihtimalini de baştan bertaraf etmiş olacağımı düşündüğümden, matematiksel bir kaygıyla yaklaşıyorum
“Şahsım sizin saçmalarınızdan rahatsızlık duymuyor kalemzede Bey.”
Terbiyeli olacaksınız Afşar Bey. Terbiyeli olacaksınız. Haddinizi bileceksiniz. “Mülkiyet Hırsızlıktır” sözü kime aittir, Marx bunu eleştirmiş midir, istisnasız bütün solcular bunu savunmuş mudur?
Yalan söylüyorsunuz. Terbiyesizliğe de devam ediyorsunuz. Metin Bey sizin ona dair faşistlik imalarınızdan rahatsız olmasa bile, ben benimle böyle konuşmanıza izin vermem, bilesiniz. Sınırları geçtiniz Afşar Bey. Acilen haddinizi bilin. Sabrımı zorlamayın.
Ben solcuyum, eğer bir daha buralarda bütün solcuları kapsayacak şekilde ya da bunu ima ederek herhangi bir küfür ederseniz karşınızda beni bulacaksınız. Bu terbiyesizliğinize asla müsaade etmeyeceğim.
“Küfür”?
Bu biraz iddialı değil mi? Kalemzede Bey? Bütün milliyetçileri kendi penceresinden görerek etiketlemek konusunda sol terbiyeye o kadar riayet etmiyor, herhalde?
Hele “Yalan söylüyorsunuz!” ithamı inanılmaz! Hangi konuda yalan söylüyorsam ispatla mükellefsiniz.
Sadece burada yaptığımiki alıntı bile solun tabiatını göstermeğe yeter. Size ne “yalan” söylediğinizi ne de küfür ettiğinizi söyledim şimdiye kadar.
Kaldı ki “sosyal devlet” denen aritmetik çoğunluk diktasının yarattığı mülkiyet gaspının fikir babasının kim olduğunu da size söylememe gerek var mı?
Devletin, üretmediği, üretiminde paynın olmadığı malların ve servetlerin tasarrufunda mülkiyet sahiplerine müdahale ederek, malların ve servetlerin “yeniden dağıtımı” denen vahşeti yürütmesinin etik açıklamasını da yaparsanız sevinirim.
“Yeniden dağıtım”.. Ne güzel değil mi? Sanki birileri serveti ve üretim araçlaırnı bahçeden toplamış da devlet herkese yeniden bunları paylaştırıyor?
Bu bahsettiğim sosyalizmin en yumuşak hali olan refah devleti ki yapılan haksızlığın ve zorbalığın üstünü genel ilkelerle azıcık kazımak bile , işin aslın ortaya çıkarmağa yetiyor..
Şimdi…
Sol Stalinizm-Maoizm vs belasından refah devletine kadar giden bir dizi”yeniden dağıtım” düşüncesini içeriyor.
Ne hikmetse refah devletinde de Stalinizmde de özünde bireyin kollektivite adına sömürüldüğünü, mülkiyette devletin tanrısal tasarrufunun, bireyin hukukuna üstün sayıldığını görüyoruz.
Yani? Size tercüme edlim de bari gene kızmayın: MÜLKİYETİN ÇİĞNENDİĞİNİ VE BUNUN DA ONUN HIRSIZLIK SAYILARAK YAPILDIĞINI görüyoruz.
Evet sondan birönceki cümleniz hakikaten demokrasi adına havai fişek patlatılası bir cümle!
Ben solcuyum, eğer bir daha buralarda bütün solcuları kapsayacak şekilde ya da bunu ima ederek herhangi bir küfür ederseniz karşınızda beni bulacaksınız
Elbette sizin insanlara “ırkçı”, “faşist”, “liboş” demek hakkınız mahfuz ve bu sizin vazifeniz. Siz bana söylediklerinizn içindeki hakaretleri ayıklamak zorunda değilsiniz.. Liberallere liboş diyen bir camianın avukatı olarak nefis tehdit etmişsiniz.
Ne zaman nerede isterseniz… Dediğim gibi okumayı öğrendiğinizde sizinle bayağı iyi anlaşacağımız umuyorum. Ama o güne kadar bana sol yumruk, orak- çekiç, kalaşnikov kabadayılığı yapmayınız rica ederim. Ağır olun biraz… Solcuları daha makul adamlar olarak görmek istiyorum… Ucuz militanlık size yakışmıyor, bu işleri Gazi Mahallesindeki lümpenlere bırakın, rica ederim…
Hörmetler.
Afşar Bey ve Kalemzede Bey (abc),
Sizlere akşamları benim içtiğim Kore çayından birer fincan ikram etsem, ne dersiniz? İçine bir dilim limon koyduğum zaman daha da hoş oluyor. Azıcık sakinleşsek diyorum… Sanırım ekranın yaydığı radyasyon sinir sistemimizi de yıpratıyor. (Bunu şahsen rahatsız olduğum için söylüyor DEĞİLİM.)
Afşar Bey,
Fay hattı üzerine konuşlandırılmış, koordinatları belirsiz, keskin genellemelere fazla müracaat etmezseniz üzerinize öfke çekmezsiniz sanıyorum. Ne dersiniz, öyle daha iyi olmaz mı?
Ah Metin Bey, Gene solun genelleme hakkının korunduğunu görüyorum…
Sol bu, istediğini istediğine söyler! Liberallere “i.ne” der kimse sesini çıkaramaz! Milliyetçilere faşist der ama genelleme yapmaz!
Teröristleri öven filmler yapar ama mesela Kurtlar Vadisi’ne karşı çıkar…
Bu konularda özeleştiri yapan solcu var mı?
Ben henüz okumadım da… Siz kırılmayın da benim bu solcu öfke, hümanizm histerisi krizlerine karnım tok, merak buyurmayınız MetinBey.. :)
Afşar Bey,
Söylediklerimin kabadayılıkla ilgisi yok, küfürlerinizin ve yalanınızın karşısında durmaktan ibarettir. Solculardan gelen her itirazı militanlıkla yaftalamakla ayıplarınızı örtmüş olmuyorsunuz. Gazi Mahallesi’ndeki lumpenleri de komünist ajanlar mı öldürüyor? Kahvede oturan “dede”yi bu lumpenler mi öldürüyor? Tanıl Bora’nın yazılarını da mealen “bırakın yahu şu eski militanı” diyerek okumayı reddeden siz değil misiniz? Siz sol-karşıtlığı yapmıyorsunuz Afşar Bey, sol-düşmanlığı yapıyorsunuz ve “kindar hıyarağaları” dediğiniz vandalların söylemine komşu bir söyleme düşüyorsunuz.
Hadi itiraf edin: Kadıköy’de on küsur yıl önce eylem yapan solcu kitlenin bir kısmı iskele meydanındaki bankaların camlarını kırıyorlardı, aralarına karışan bir sivil polisi anasından emdiği süt burnundan gelene dek dövmüşlerdi, attıkları sloganlar arasında “Mülkiyet Hırsızlıktır” sözü de vardı, ama ben bunun sadece anarşistler tarafından söylendiğini bile bile zihnimde bütün solculara karşı bir düşmanlık fikri oluştu, kalbim bütün solculara karşı nefretle doldu, bu yüzden “sol” ve “solcu” kelimesini her duyduğumda kendime engel olamıyorum, küfre ve hakarete kapılıyorum.
Hadi itiraf edin: “Mülkiyet Hırsızlıktır” sözü Marx’a değil, Proudhon’a aittir. Üstelik Türkçeye de yanlış çevrilmiştir, o sözün aslı “Property is Robbery”dir, ki buradaki “robbery” eyleminin Türkçesi “Hırsızlık” değildir, “gasp”tır, “soygun”dur. Marx’ın, bu sözü üzerine Proudhon’u eleştirdiği de doğrudur. Ama ben solculara düşmanlığımı ifade ederken demagojiden kendimi alıkoyamıyorum, Marksist olduğunu söyleyen bazı solcuların Marx’ı yanlış okuduklarını vurgulamak yerine, istisnasız bütün solcuların mülkiyete körükörüne karşı olduğunu iddia ediyorum.
Hadi itiraf edin: “Silahlı Propaganda” ve “Devrimci Şiddet” körükörüne, önüne geleni öldürmek, lumpen sağcıları, lumpen faşistleri, lumpen milliyetçileri, her zengini, her tüccarı, her para babasını, her askeri, her polisi vurmak, asmak kesmek değildir. Lenin ve Troçki’nin bu konu üzerine yazılmış ve bu türden eylemleri devrimci mücadeleye zararlı addetmiş, şiddetin ancak politik bir eylemlilik içerisinde başvurulacak ve hedeflerin özenle ve çok hassas kriterlerle seçilmesi gereken bir araç olduğunu savundukları yazıları da vardır.
Peki, Afşar Bey, Selahattin Hilav’ın yazılarının toplandığı kitaba “iki kapak arasına sıkıştırılmış odun demeti” derken hiciv mi yaptınız, hiç mi vicdanınız, hiç mi hakkaniyetiniz, hiç mi sağduyunuz kalmadı? Buradaki “odun”u divan şiirinin mazmunlarından mı saydınız ya da sandınız? El insaf, vicdanınıza dönün Afşar Bey, sağduyunuza dönün, fikir beyan ederken küfür kullanmama olgunluğunuza dönün, elinize geçen her fırsatta nefret kusmayın, bulunduğunuz ortamda o lumpen militanlardan herhangi birinin bulunmadığını, yazmadığını bile bile bir sohbet meclisini, bir fikir alışverişi ortamını bir nefret kusma mekânına dönüştürmeyin.
Öfke baldan tatlıdır Afşar Bey, bunu siz de bilirsiniz, ama bulaşıcı olduğunu da, nefretin bulaşıcılığını da bilirsiniz. Bakın, size bir kez daha elimi uzatıyorum, bu itirazlarımı dikkate alınız, üslubunuzu inceltiniz, benim üslubumu da kalemşörlükten ibaret saymak yerine, incelikli sohbet estetiği ve hevesi olarak addedip bunun tadını çıkartınız. Eğer bunları kabul ediyorsanız, buyrun, benim bloğumda da başımın üzerinde yeriniz var. Daha ilk yorumlarınızla birlikte size “doğru okuma” deneyiminizi arttırmanızı tavsiye etmiştim ama sizden yeniyetme tepkiselliği ve malumatfuruşluğu ile malul yanıtlar aldığımda, benim bu tür hallerle kaybedecek zamanım ve emeğim olmadığına inancım ve kanaatim nedeniyle sizi hanemden uzak tuttum. Sonraki onca ay içerisinde üslubunuz ve tavrınız konusundaki sezgilerimde yanılmadığımı bana kanıtladınız.
Umarım size iyi niyetle uzattığım bu elin kime ait olduğunu iyice düşünür ve sizden beklentilerime yaşınıza ve başınıza uygun bir karşılık verirsiniz. Eğer bunda benimle hemfikir iseniz, buyrun, kafatasçı ırkçılık ile soysopçu ırkçılık arasında bir organik ilişki mevcut mudur, bugün ülkemizde mevcut olan milliyetçi akımların bunlardan herhangi birisiyle bir ilişkisi var mıdır, yoksa bu iddianın saikleri nelerdir, varsa bu akımların fikir ve his kaynağını nerede aramalıyız, bunların cevaplarını arayalım.
Sol hareketin çoğunun kapitalizmle organik ilişkisi olduğunu söyleyen Laçiner’le yapılan söyleşi üzerine de fikirlerinizi öğrenmek isterim. Ama onu da militanlıkla suçlamadan lütfen. Ayrıca, Alev Alatlı’da hayran olacağınız ne kalmıştır, liberalizme prim vermez, kapitalizme prim vermez, Aydınlanma’ya prim vermez, holistik bir dünya görüşü ile sizin dünya görüşünüz arasında ne gibi bir bağlantı bulursunuz, Türkçü de değildir, yazdıklarını roman da saymıyorsunuz, geriye ne kalmıştır, merak ederim. Yanısıra, bana atfettiğiniz yaftaları duymuş olsaydı eminim size o delici bakışlarıyla öyle bir bakardı ki, bir yerlerde bir hata yaptığınızı anlardınız. Onun uğurlama sözüyle bitireyim:
Hayra karşı!
Afşar Bey,
Uzatılan bu barış elini tutmanızı bekliyorum.
20 için:
Afşar Bey,
Bir not sadece:
“Sol bu, istediğini istediğine söyler! Liberallere “i.ne” der kimse sesini çıkaramaz!” demişsiniz.
Benim bildiğim, “liboş” kiç’inin mucidi, Çölajanı olacak %*$?&% çocuğudur.
Kalemzede Bey,
Burada egonuzun o “üstünlük” kokan seçkinci tavrına rağmen elinizi tutuyorum…
Mülkiyetin bir “gasp” değil de bir “hak” olduğunu hem de insanlığın temel gereklerinden biri olduğunu düşünmekle,buna muhalefet etmek arasındaki fark insan hayatıdır.
Isarla “mülkiyeti hak kabul eden bir sol fraksiyon” olup olmadığın soruyorum, cevap yok!
Bu öyle temel bir ayrım ki bu konuda yan çizmek, mügalatayapmak, ala insan hayatına müdahale etmek konusundaki reel olayların yerini tutamaz. Sovyetlerde kolhozlara direnenlerin, Çin’de toprak sahiplerinin başlarına gelenlerin tevil edilebilir bir yönü var mıdır?Ya Kamboçya?
Ya Kolombiya? Sabah erken kalkmadıkları için kendilerine kızılıp da Che tarafından kurşuna dizilenler neyle suçlanmışlardı , biliyor musunuz? Devrimci olmamakla..
Bakınız şu satırlardaki korkunç anlam da siziuyarmıyorsa ne gibi bir müşterkimiz bulunabilir?
Lenin ve Troçki’nin bu konu üzerine yazılmış ve bu türden eylemleri devrimci mücadeleye zararlı addetmiş, şiddetin ancak politik bir eylemlilik içerisinde başvurulacak ve hedeflerin özenle ve çok hassas kriterlerle seçilmesi gereken bir araç olduğunu savundukları yazıları da vardır.
Bu satırlarda söylenen şey nedir biliyormusnuz? Şimdilede “faşist,” ırkçı” diye nitelediğiniz “derin devlettir”.. Ancak politik bir eylemiçinde başvurulacak.. Bu nasıl bir anlayışır? Ölçü nedir? hedefleri “özenle” seçmek” ne demektir? Politik ir eyllemi adam öldürerek yapmak? Bunu siz bir insan olarak içinize sindirebiliyor musunuz?
Yarın sosyalist bir devrim yapıldığında kapıma dayanıp “Lütenalınmayın sizi politik bir eylemiçin öldürmem gerekiyor” diyebeileceğiniz anlamını mı çıkarmalıyım?
Bu satırlardaki vahşeti nasıl savunabiliyorsunuz? Bakın üstelik bunu bana solun aslında heterojen olmadığını göstermek için örnek gösteriyorsunuz!
Bu satırlırınızı öfkelenmeden değerlendiriyorum. Bilmem fark edebildiniz mi?
Kadıköy’ü harabeye çeviren adamların artık tartışılabilir bir yanı var mı? Öfkelerini çieklerdençıkaran militanların rengi neydi? bunlara öfke duymamak mümkün müydü?
Eğer bunda benimle hemfikir iseniz, buyrun, kafatasçı ırkçılık ile soysopçu ırkçılık arasında bir organik ilişki mevcut mudur, bugün ülkemizde mevcut olan milliyetçi akımların bunlardan herhangi birisiyle bir ilişkisi var mıdır, yoksa bu iddianın saikleri nelerdir, varsa bu akımların fikir ve his kaynağını nerede aramalıyız, bunların cevaplarını arayalım buyurmuşsunuz.. burada yıllardan beridir milliyetçilğin siyasi gelişimini anlatırım… Sadece bu ortamda değil, başka ortamlarda da.
Milliyetçi camianın siyasi tarihinin bir kısmını bizzat yaşayan biri olarak da terminolojiyi gayet iyi bilirim ve bahsedilen şeylerin realiteyle uzaktan yakından ilişkisi olmadığını defalarca belirtmeme rağmen sol saldırganlığın, önyargının ve öfkenin ezber tercüme malumatı dışında hiç bir şeye itibaretmediğini de defalarca görmüşümdür.
Laçiner, bana yönelttiğiniz suçlamalarınn hepsini bizzat yapan bir insan, militanlığı ayan beyan ortada. Milliytçilere yöneltiği “Zaten faşistler pusuya yatarak adam öldürür!” mealindeki adam öldürmenin tekniklerine dair o eşsiz irfanıyla hakikaten entelektüel bazda tartışılacak bir numune bırakıyor bize. Onun yaptığı haksız genelleme, acaba ciddiye alınmak hakkını ortadan kaldırmıyor mu?
Alaltı’nın çalışma disiplini, bize afaziyi hatırlatmış olması başlı başına bir hizmettir.
Bunun yanısıra kavramları karmakarışık etmiştir. Kuantum sosyalizmin kurucu rasyonalizmiyle bağdaşmaz, liberteryen okulun “kendiliğindenliği” ile bağdaşır.
Ayrıca çok kuvvetli bir Türkçü tavrı vardır. Bilimsellik icazetini “aydınlanmanın” okulundan almıştır ve bundan entellektüel primelde eder ama aydnlanmaya kızar.
Affedemediğim yanlışı ise Ayn Rand’ın bireyin hayatı ve biresyselliğin kutsallığı üzerine bir makalesini OLDUĞU GİBİ alıntılayıp bunu düşmanın ağzından okuyucuya duyrumasıdır.
Bu açıkça obskürantizmdir ve ilkelilikle bağdaşmaz. Bu, “amacın aracı meşru kıldığı” realist sosyalist devrimci teleolojik tavrın bir belirtisidir ki bununla uzlaşılamaz.
Ayrıca hayek’in evrimcirasyonalizmini “sosyal darwinizm” olarak tercümeetmesi ya inanılmaz bir hatadır, ya kasıtlı bir saptırmadır ya da cehalettir. Zira hayek evrimselliktenbahsederken batıcılık yapmamıştır, üstünlüğün yok edicilğinden bahsetmemiştir.. onun evrimselliği iki unsuru kapsar,kendiliğindenlik ve değişim… Evrimsel olarakkendiliğindnseçilen davranışınancak toplumda “talep” edilmesi ile geçerlilik kazandığı konusuna değinir, oysa alatlı bunu Sosyal darwinzm olarak kstrmedentercüme etmiştir ki bir iktisatçıdan beklenmeycek bir hatadır bu.
Şu devirde soyla sopla uğraşmak açıkça ilkelliktir ve insan varlığına saygısızlıktır. milletini seven bir insanın bunu yapmasını ben ona yakıştıramam. Çünkü benim anladığım millet sevgisi,millein diğer bütün milleler gibi hür ve müreffeh şekilde yaşamasını istemektir.
Milletin her bir ferdinin milletin kendikollektivitesi için bile harcanmaması gerektiğini savunmaktır. Niçin? Çünkü en nihayetind ehepimiz milletler halinde yaşıyoruz. bunun aksini savunan bir milliyetçi var ise de onun avukatlığını yapamam.
Bunları niye örnek verdim?
Bir sükûnet çağrısı yaparken dahi “sol seçkinliğin” üst perdeden bakan tavrına engel olamıyorsunuz. Sol dışındaki görüş sahiplerinin “yanlış bilincinden” o kadar eminsiniz ki “doğru okuma” tavsiye edebiliyorsnuz.
Bakın bir ilke koydu fakir ortaya onu bile bu tavrınzla görmezden geldiniz, anmadınz bile..
“SUİ MİSAL EMSAL OLMAZ ilkesiyle düşünelim, sol bunu yapmıyor!” dedim dikkate bile almadınz ben d size sizn tavrınızla ,solun genel saldırganlığının nasıl bir sertliğe yol açabileceğini göstermeğe çalıştım.
Üstelik burada gördüğüm odur ki “silahlı propagandadan” tutun da mülkiyete kadar olan bir yığın sol görüş aslen imana dayanan ,akılla test edilmemiş hurafelerden ibaret. Üstelik somut sonuçları bütündehşetiyle tarihe kaydedilmişken…
Bugüntürkiye’de hiçbir solcu TKP’nin seçim bilirgesine itiraz etmedi! “partinin görüşlerine aykırı davrananlar cezalandırılacaktır!” diyenbir seçimbildirgesindeki saldırganlığı ve faşizmi hiçbir solcu tenkit etmedi..
Siz dahi “silahlı propaganda” gibi bir akıldışı cinayet mecellesini tevil edebiliyorunuz rahatlıkla… “Bu yanlıştır, kabul edilemezdir!” diyemiyorsunuz?
Ama bakın fakir soy sop vs ırkçılığının kabul edilemez olduğunu,bunun avukatlığını yapmayacağını, milletinin sevmenin ölçüsünün ne olması gerktiğini açık seçik ifade ediyor…
Lütfen önyargılarnızdan ve hurafelerinizden biraz sıyrılın ve biraz da şu “sol seçkinci” tavrınızdan…
Yanılmıyorsam Bertrand Russel:” iktidarlar kendilrineisyan eilmesinden değil, ciiyealınmamaktan korkarlar” demiş.. Sanırım son zamanlarda solun başına gelen bu… Amentülerinin tiye alınması…
Eğer kendilerine iman edidiğinde hayatımı, mülkiyetimi ve özgülüğümüyok edecek şeyler söyleniyorsa müsaadenizle muhalefet edebileyim…
Neye niçin karşı olduğumu umarım anlatabilmişimdir?
Selametle..