Bugün 28 Şubat.
Demirbank iyi günler diler.
Nedense neş’e dolamıyor insan.
Gidip The Sülü Bey‘in mübarek elini öpeyim, Tansu Abula‘yı balla şekerle besleyeyim.
Bugün 28 Şubat.
Dörde yarım var.
Demirbank’ınsa ismi kaldı yadigar.
Gidip The Sülü Bey’in mübarek elini öpeyim, yeni CB kim olcek diyeyim.
Bugün 28 Şubat.
Saçmalama özgürlüğünü kötüye kullanmak istiyor bazen böyle insan.
Demirbank yine de iyi günler diler.
28.02.2007 - 13:22
Yazan:
metin |
Poorish |
|
42 Yorum
Muz & levrek ikilisi yüzünden malikanemizin mutfağında cinayet işleyemez oldum, frkndsnz di mi Guatemalalı cemaatim? Oh ossun size, müstahaksınız siz buna. Daha çok ararsınız müessese amirinizin metamuhteşem tariflerini!
Der ve kendime de kızarım aynı zamanda. Kızarım, niye? Çünkü:
Metin-theİçses: - Müstakbeli hayal ile ettikçe sen gurur…
Metin-theDışses: - Ben ağlarım hayal ile maziyi gizlice.
Demem o ki, küstüm kaderime. Artık uzun süre mutfağa kapanıp siz canımdan kıymetli okurcuklarıma tarif marif hazırlamıycam. Boz!
***
Gelvelakin müskiratım –pardon, müşkilatım- var! Mesela, bugünlerde şunu öğrenmem ilazım:
Diyelim ki bindim uçağa, indim Gayseri’ye (:indibindi!). Güççükkene, Kemalettin Tuğcu Emmi’nin roman gahramanı Ağlayan Çocuk Bey’in hayatından kesitler yaşadığım plato olan Sahabiye mahallesindeki evin gapısını çalıp halen içinde oturanlara dedim ki: “Yaw kardişler, nidiyonuz, bir zamanlar ben bu evde zorluklar içersinde ve iç düşmanlar arasında ömür törpüleyen sümsük bi oğlan çocuğuydum. Anılarımın acısını hatırlamaya, yetmezse içine biraz da isot tozu garıştırıp Yeşilçam senaryosuna tahvil etmeye geldim. Vidisiyle vicisini de tamamlatın bana, de he mi? Lakin garnımı acıktırdı bu teyyare benim. Özüm mantıyı pek sever, emme o olmazsa makarna da olur, makarnanın yanına da Gayseri’nin yöresel mutfağından bi yakışır aş gatıverin gari gadasını aldığım, gözünün yağını yidiğim, abooov!”
Bu sahneyi, Antalya’da Hadrianus kapısından girilen sokaktaki ev için de tekrarlayabilirsünüz; Konya’da Zafer meydanında, Meram yolu girişindeki apartman dairesi için de; Aksaray ve Karaman için de…
Hadi bakem, hepiniz acilen helpiniz… Helpmezseniz böğüne gadder verdiğim tarifler gözünüze dizinize dursun derim. Olmazsa sizi Yasemen Hanım’a havale ederim, oğa göre.
Deadline: Dün.
27.02.2007 - 23:39
Yazan:
metin |
MUTFAKTA CİNAYET |
|
17 Yorum
Müjdemi isterim. Jazzetta fikir ve duygu istihsal kooperatifimiz ihracat hamlesine girişti. Derin numaralar çevirenlere karşı derin düşünmeye çalışanların malikanesinin mutfağına (diz iz e zincirleme tamlama) yolladığımız ilk makalemiz şöyle başlıyor:
Türkçede üç çeşit “e” vardır sayın seyirciler:
1. İstanbul Türkçesi “e”si,
2. Anadolu köylüsü “e”si,
3. Bağdat Caddesi-Akmerkez “e”si.
“Nehemya’dan selam getirmişem -dèèèrmişiiim!” başlıklı makalemizin gerisi için zahmet buyurup şuraya gideceksiniz muhterem kari.
27.02.2007 - 14:02
Yazan:
metin |
Poorish |
|
4 Yorum
Kampüsten erken çıkıp uçarcasına evin yolunu tuttu.
Son günlerde yemek, bulaşık sırası dışında ortak bekar evindeki varlığı hissedilmiyordu bile. Okulda da öyleydi; o zamanlar cebinde hep itinayla katlanmış bir “Cumh” taşımasına rağmen Das Kapital yerine Hamsun, Saint-Exupéry, Camus’yle filan görülmesi küçükburjuva duyarlılığı damgasıyla küçümsenmesine zaten yetiyorduysa da bundan ırgalanmayan delikanlılar çevresinde pervane olmasına karşılık, kantinde dalgın, umursamaz, oturuyordu.
O kadar yazışmışlar; şirden, resimden, sinemadan, aptal fraksiyon dergilerindeki meleklerin cinsiyeti tartışmalarından dem vurmuşlardı. Artık tüm benliğiyle arzuluyordu o zekayla, duyarlılıkla taçlanmış erkeksi gücü.
Akşamın geceye bitiştiği saatlerde, çalan kapıyı açınca, onun soğuk, steril, iyonize suda yüzdüğünü gördü. Yerde, büyücek bir kavanozda…
27.02.2007 - 09:16
Yazan:
metin |
FAKİRİN KİLERİ |
|
22 Yorum
Kampüsten erken çıkıp uçarcasına otogarın yolunu tuttu.
Son günlerde yemek, bulaşık sırası dışında ortak bekar evindeki varlığı hissedilmiyordu bile. Okulda da öyleydi; o zamanlar cebinde hep itinayla katlanmış bir “Cumh” taşımasına rağmen Das Kapital yerine Hamsun, Saint-Exupéry, Camus’yle filan görülmesi küçükburjuva duyarlılığı damgasıyla küçümsenmesine zaten yetiyorduysa da bundan ırgalanmayan kızlar çevresinde pervane olmasına karşılık, kantinde dalgın, umursamaz, oturuyordu.
O kadar yazışmışlar; şirden, resimden, sinemadan, aptal fraksiyon dergilerindeki meleklerin cinsiyeti tartışmalarından dem vurmuşlardı. Artık tüm benliğiyle arzuluyordu o zeka, incelik dolu dişiliği.
Uzun bir yolculuktan sonra bir başka eve adımını attığında, onun soğuk, steril, iyonize suda yüzdüğünü gördü. Büyücek bir kavanozda…
25.02.2007 - 20:35
Yazan:
metin |
FAKİRİN KİLERİ |
|
6 Yorum
Ramiz Gökçe’li Alfabe kitabı. Ahududulu bayram likörü. 514 Sema’nın verdiği kokulu silgi. Tahta topaç. İş Bankası kumbarası. Osman Nuri. Hacıbekir. Singer dikiş makinesi kullanım kılavuzu. Kabartma Türkiye haritası. Kaynana şekeri. Zenci kızlı, çikolatalı Mabel sakızı. Uludağ gazozu. Akşam, Yeni Ortam. Zehir Hafiye, Hoş Memo, Hüdaverdi ile Pırtık, Cafer ile Hürmüz. Kore dergileri. The New Neighbours ve Rusty kitapları. Bütün dolmakalemleri, kurşunkalemleri, simitleri temsilen bir dolmakalem, bir kurşunkalem, bir simit. Lambalı radyomuz. Çocuk Sesi, Doğan Kardeş, Hayat Ansiklopedisi. Okul çıkışları.
Değerini zamana borçlu siyahbeyaz fotoğraflar. Sarardıkça ölümsüzleşen mektuplar. İçindeyken o olduğunu bilmediğiniz, adını koyduğunuzda[ysa] çoktan yitirmiş olduğunuz çocukluk.
Yangınımda İlk Kurtarılacaklar.
24.02.2007 - 18:05
Yazan:
metin |
FAKİRİN KİLERİ |
|
45 Yorum
Evrope yakasına geçtik geçeli meşguliyetimiz arttı, dolayısıyla malikanemizi ihmal ettik. Bu arada kan gövdeyi götürmüş. Tam da bendeniz “ÖZLEDİĞİM DİYALOGLAR: 1. X Bey - Y Bey, 2. Q Bey - Z Bey, 3. et al.” diyerekten nostaljik bir kaşıntı içine girecekken muhterem Knz Hanım bir çuval inciri berbat etme yarışması açmış ve tek yarışmacı olarak kendisine başarılar dilemiş. (Bana ikide bir “Metin-thePoor” derseniz ben de intikamımı isotlarım böyle işte Knz Hanım!) Bir “barışman” olaraktan üzüldüm efenim, çok üzüldüm. Ben bütün e-dostlarımı seviyor, sayıyor; küçüklerimin gözlerinden, büyüklerimin ellerinden öpüyorum. Şirin beldem Absürdistan’ımda barıştan eser yok, bari blogistanımızda hır ve de gür olmasın diye saf saf temennilerde filan bulunuyorum niyeyse. Ayrıcana atalarımız ne buyurmuş, malum: Verba volant, scripta manent.
Ortalığı yumuşatmak için Yumoş Bey’i çağırmaya lüzum görmüyorum, reklam dünyasından yeterince tiskinti duymaktayım zaten. İyisi mi bir ex-patronumdan duyduğum fıkrayla İsmail Aga’yı sahneye davet edelim. (İsmail Aga’nın kim olduğunu bilmeyenler, sevgili teknik direktörüm Halid The Kimble Bey’e yahut Konstantin Bey’e müracaat edebilir.)
Amerika’da hostessiz kısa mesafeli uçuşlardan birinde, uçağa geç binen tombul bir yahudi, iki arabın yanına oturmak zorunda kalmış. Pabuçlarını çıkarıp koltuğuna yaslanmış. Uçak havalandıktan sonra araplardan biri “Gidip kendime bir kola alayım” demiş yüksek sesle. Araba yol vermek için zaten kalkmak zorunda olan bizim yahudi “Durun ben getiririm size” deyip yerinden kalkmış ve otomata yönelmiş. Onun yokluğunu fırsat bilen arap, adamın pabucunun içine okkalıca bir tükürük konduruvermiş. Yahudi elinde kolayla gelip yerine oturacakken bu sefer öteki arap da bir kola rica edip edemeyeceğini sormuş kibarca. “Hiç sorun değil, elbette” diyen yahudi uzaklaşınca bu defa ikinci arap aynı hareketi yapmış. Adamlarımız yol boyunca havadan sudan konuşup sohbeti koyultmuşlar. İnişe yakın yahudi durumu çakozlamış. Dostane bir sesle araplara dönüp “Yaw” demiş, “ne didişip duruyoruz birbirimizle. Bakın ne güzel muhabbet ettik. Halklarımız bizden örnek alsalar ne birbirlerinin pabuçlarına tükürürler, ne de birbirlerinin kolalarına işerler!”
Aman ha sevgili dostlarım, herhangi bir kastım yoktur.
22.02.2007 - 16:11
Yazan:
metin |
AN, EK, DOT |
|
18 Yorum
“Lumpenistan…” başlıklı yazının altındaki yorumlar zincirine ekleyeceğim yorum 17 numarada yeralacaktı ve 13 numaralı yorumun cevabı olacaktı. İşte o yorumu buraya taşımaya karar verdim. (Konuyla ilgili olarak şuradaki yazı ve yorumların da okunmasını rica ederim.)
İki nedeni var. Birincisi, Muzmin Bey’le benim aramda “Tansu Abula’nın yiğitleri” şeklinde kristalleşen ezeli ve ebedi derin politik bakış farklılığına ilişkin bir çift lakırdıyı bir türlü derleyip toparlayıp meydana serememiş oluşumdan duyduğum rahatsızlığı iyice azdırarak kendimi bu konuda yazmam gereken yazı için gaza getirmek; ikincisi, hayatın renkliliği ve çokboyutluluğunun çizgisel (iki boyutlu) kutuplaşmaları ne derecede anlamsız, işlevsiz, yararsız, verimsiz, kısır, gereksiz ve yanıltıcı kılabildiğinin gözalıcı bir örneğini verebilmek.
Kısacık bir yorum bu. Onu ayrı bir yazı girdisi yapışımı, sadece ve sadece bu konu hakkında yazacağım yazıyı yazmayı geciktirmemek için sağ elimin işaret parmağına ip bağlamak olarak değerlendirmenizi rica ederim.
***
(A)
Kötü örneğin örnek alınıp durması, ölümcül sevgiler, farklılıkları tehdit saymalar, olanı rasyonalize etmeyi esas saymalar, “gerçek”i “hakikat” katına yükseltmeler, kaba gücü kutsamalar, vs vs vs…
Yukarıdaki paragraf, bir amentü metninin kodları aslında. Muzmin Bey’in (ve Bülent Bey‘in de sanırım) “yerleşik”i, “olan”ı (”mevcut”u), “status quo”yu, “reel”i, bir tür Kantçı noumenon olarak “mutlak hakikat”e yükseltiyor -hatta yükseltgiyor (:”irca”nın zıddı anlamında) oluşunun dipmetni.
(B)
Hayat S/B değil ve iyi ki de değil. x konusunda 180 derece ters düşülebilen A kişisiyle y konusunda tamamen mutabık kalırken, x konusunda tamamen mutabık olunan B kişisiyle y konusunda 180 derece ters düşmek… Hayat S/B değil, iyi ki de değil, ve mutlak karşıtlıklar ya da mutlak müttefiklikler yok ve iyi ki de yok. Afşar Bey‘e, bu satırları yazmamı sağladığı için teşekkür ederim.
20.02.2007 - 01:38
Yazan:
metin |
BEKLEME SALONU |
|
62 Yorum
Aklımı karşıya geçir şair aklı. Uçur bilinmeze zamanın ruhu. Beni yıka onmazlığı yalanın./
Bilgeliğe taşı kelimelerimi dünün dünyası. Erasmus’a karanfil sunayım. Hırçın bellek sınansın./
Bunca kelle boşa düşmüş. Yazık bunca başsız sonsuz öyküye. Korkak bir kılıç saklar gövdesinde bu mağrur kın. //
Tarih yazdıklarını sananlar tarihe yenilenlerdir. Vay yenilmişlerin haline, varislerine tahtın./
Kanatlarına sığınayım kelebek, ömründe sonsuzluğu sınayayım. Dünya sınav olduğunu anlasın./
Bir canhıraş bağrışsın, ertelenemez uzun bir telaş. Denmeli sana: Yansın varsın, ersin varsın, yoksun varsın. //
Dil benim mülkümdür. Senin mülkündür. Onun mülküdür. Mülk kardeşleriyiz, ey umutsuz yoldaşım, dildaşım kadın!/
Kesip attım dilimi en karanlığımın koyunda. Kadın, benim şeytani yüzümün en umutsuz tanığısın!/
Unuttum okuduğumu: ‘Hiçbiri hissetmiş olamaz ensendeki soluğu: Ne yunmuş kan, ne kirlenmiş altın.’
———————————————————————————————————–
(*) Bu manzum metni üç üçlük olarak okumalısınız. Satırlara aldanmayın. Mısra sonlarındaki işaretler de sırf sizin okumanızı kolaylaştırsın diyedir, mısralar satırlara bölünmeseydi gerek olmayacaktı onlara. Mısra dediğime de bakmayın; bu bir şiir olmayıp -az önce de belirttiğim gibi- manzum bir metindir. Hece veznindedir, ölçüsü de 34′tür.
18.02.2007 - 22:11
Yazan:
metin |
TAVANARASI |
|
8 Yorum
Hrant Dink’in katledilişi, Türkiye toplumunun zihinsel topoğrafyasındaki derin fay hattının aktifleşmesine yolaçtı. Milliyetçilik konusunda yürütülen hararetli tartışma –daha doğrusu sağırlar diyaloğu- fay hattının harekete geçtiğinin en bariz belirtisi. Ben bu bağlamda asıl önemli olanın milliyetçiliğin yükselişi değil, bunu da beraberinde getiren bir trend olarak, lumpenliğin gittikçe ezicileşen hakimiyeti olduğu görüşündeyim.
Gelgelelim, lumpenliği ben burada marksist bağlamda da algılamıyorum, demografisini de dar tutmuyorum. Lumpenlik, neredeyse hiçbir demografik göstergeye tabi olmaksızın, toplumun her katman ve kesiminde virütik bir salgın gibi yayılmakta ve kafalara, ruhlara nüfuz etmekte. Medyada Çölajanı Bey, Altaylardankopupgelmiş Bey, Klimatolog Ertuğrul Efendi; reklam sektöründe Ali Desidero Tarayıcı Bey; siyaset arenasında Uzanan Bey; akademik dünyada bütün LÖK reaktörlerinin ve proflarının yanısıra, Dövlet Bahçevan Bey tarafından şutlanan Asamkesemci Prof. Umut Çakarçakmazçakançakmak Bey; futbol dünyasında Fatih Kavramore Bey gibi lumpenleri zaten tanıyoruz da, bunların irili ufaklı klonları sadece bu saydığım alanlarda değil her alanda inanılmaz bir hızla ürüyor, üretiliyor. Sosyal psikolojimiz, lumpenliğin bütün çiğ ve çirkin renk tonlarını içeren, alabildiğine kitsch ve alabildiğine grotesk bir tabloya hapsoluyor. Lumpenleşme; aczin, paranoyaklığın, zenofobinin, aşağılık kompleksinin, her türlü zaafiyetin bir nevi sublimasyonu olarak siyasi platformda “milliyetçilik” kılığına bürünüp toplumda topyekun bir ötekileştirme ve düşmanlaştırma manivelası işlevi görüyor.
Alev Alatlı’nın son yazısının, tetikçi katillerin kahramanlaşmasının son derece kolay ve doğal olduğu bir toplumsal zihniyet haritasında lumpenliği daha da tetiklememesini dilerim.
Bu konuyu daha sonra genişçe işlemek üzere bekleme salonuna alıyorum.
18.02.2007 - 17:27
Yazan:
metin |
BEKLEME SALONU |
|
19 Yorum