Nâr ve su. Önü, ardı, hepi, topu.*
Sevinç ve aşktan ıstırap ve korku doğduğunu, bunlardan kurtulmuş olanlar için ıstırap ve korkunun olmadığını söyler Buda. Gözlerini yeryüzüne bir köpük parçasına bakar gibi çeviren, düş görüyormuşçasına diken kişi, ölümün pençesinden kurtulur der. Kötülüklerden, varlık susuzluğundan kurtulmuş olanlara ne mutlu!
Öyle mi? Varlık, varlık susuzluğu çekmekten kurtularak mı varlık kazanır? Varlık susuzluğu çekmek ne demektir peki? Sorularla yokluğa atılmak istenen kazık mıdır kanıtlayacak olan bize bu susuzluğu? Ölümsüzlük arzusu mu? Hiçliği inkar eğilimi mi? Bilmenin nârına odun taşıma azmi mi? Hakikat aşkı uğruna pervane olma kararlılığı mı?
Ben neyi ararım, aramalıyım ki? Kendimi nice bulurum? Bulduğum yerdeki, kendim olur muyum?
Ölümsüzlük değil istediğim; algıda sınırsızlık. Mekan algısında, beş duyu algısında, sanal zamanda. “Sanal zaman” ne ola ki demeyin; bir ucu anılar denizine, öteki ucu düşler ve hayaller denizine açılan boşluktur o. Boşluk dediğime bakmayın; dolmaya açıklığı kastediyorum.
Kendimi istiyorsam namerdim! Kendim bir köşede beni bekleyebilir. Ben alır başımı giderim. Yol benimken, yola dönüşürüm. Yol yol olurum, göz göz olurum. Göz gözü görmez olurum. Dil bilmez olurum.
Hakikat beni umursar mı? Yol beni içine alır mı? Göz beni görmek ister mi? Kendim, kendimi unutur mu? Bunlar cevabı çatallanan sorular. Geri dönüp bir daha bakmak gerekir -bir daha, bir daha. Binlerce daha. Ya da hayır; başını çevirmeksizin geriye, istifini bozmaksızın yürümeyi sürdürmeli. Ben hakikati umursuyorum ya, ben yola dönüşmeye meyilliyim ya, ben gözden ırak olsam da göz göz oluyorum ya, benim dilim bana yetmiyor ya!
Sevinçten, aşktan masun olmalıyım. Masumiyet saftır, katışıksız. Istırabın, korkunun okları değmesin istiyorsam ruhumun tenine, düşün düş olduğunu bilmeliyim. Hayatın düş olduğunu bilirsem uyandığımda boşluğa düşmem. Sevinen, umuyordur. Seven, umuyordur. Ummak, korkuyu besler gizli gizli. Benim korkum yok, çünkü beklentim yok. Taş gibiyim ben; üzüntüm yok çünkü sevincim yok.
Yanlış anlamayın: Taş kalpli değilim. Taşın kalbi olduğunu biliyorum yalnız. Taşım ben. Kötülük işlemez bana. Kötülük işletmem.
Bütün evreni kaplayan bir taş olmayı dilerdim ama. Ölüm o zaman gelsin, çatlatsın, kırsın beni, bütün kırıntılarımı toplayıp kendi dışına savursun. Anladınız şimdi değil mi ölümsüzlük peşinde filan koşmadığımı?
Ama yine de kimi zaman içimin sızladığı olmamış değildir. Öyle anlarda sanatçılar düşüverir akılcağızıma. Sanatçı olmayı düşleyiveririm. Soylu lanetlilerdir sanatçılar. Tanrısallığa öykünürler, zamandan ve mekandan münezzeh olmanın hesabını yaparlar. Lanet buradan gelir, soyluluk ise bu lanetin bilincini taşıyor olmaktan.
İşte içimin derinden derinden sızladığını anladığımda sanatçıya dönüşüveririm; ölümsüzlük peşinde soylu, bir o kadar da lanetli bir çabanın esiri ve efendisi rolünde olmak hoşuma gider, gururumu okşar, kendimi yücelmiş ve evrene sığmış hissederim.
Belki de ölümsüzlük budur zaten.
———————————————————————————————————————————–
(*) Bu, bir dizi metnin ikincisidir. Diğerlerini TAVANARASI’nda bulabilirsiniz.


“Yılın en soğuk kabul edilebilecek gecelerinden birinde, suyun donma noktasının birkaç derece üstünde bu rahipler örtülerini buzlu suya daldırdılar ve sonra sudan çıkarıp vücutlarına doladılar. Siz ya da ben böyle bir şeyi yapsa idik birkaç saniye içinde istemdışı titremeye başlar ve muhtemelen kısa süre içinde ölebilirdik. Ancak işte burada bu buz gibi suyla ıslanmış örtülerden birkaç dakika içinde dumanlar yükselmeye başladı ve kırkbeş dakika içinde tamamen kurumuşlardı. Rahipler bu işlemi şafaktan önce iki kere gerçekleştirdiler. Olağanüstüydü… (bir başka rahip) meditasyon sırasında oksijen tüketimini yüzde 64 azalttı. Bu, dinlenme halinde olan metabolizmanın oksijen tüketiminde kayıtlara geçmiş en büyük düşüştür. Normal nefes alıp verme sıklığı dakikada yaklaşık ondört nefes iken rahibinki dakikada beş altı nefese düşmüştü.” - Herbert Benson
Buda lafı ne zaman geçse aklıma bu tür şeyler geliyor.
Ya da belki bizim topraklardan Aziz Mahmut Hüdai geliyor, hani şu şeyhine kap ile su taşırken elleri ile suyu kaynama noktasına yaklaştırıp şeyhinin elini ve yakan ve karşılığında “tamam, oldun sen!” cümlesini işiten Üsküdar’lı evliya.
Uzaklarda ya da yakınlarda böyle garip görünen ancak varlığımızın bir parçası olan vakaları hakkını vererek anladığımızda (mistik halden çıkarıp bilgi alanımızın bir parçası haline getirebildiğimizde) belki artık Buda’dan bahsetmeyi bırakacağız ve belli belirsiz bir gülümseme ile biz bir Buda olup yolumuza devam edeceğiz. O zaman, belki acılar biraz daha az olacak. Bir ihtimal…
Metin bey çok hoş bir yazı..
Suat abinin de kulakları çınlasın:)
NİSYAN geldi aklıma :)
gerçekten de çok hoş bir yazı. ne çok isterdim ben de öyle bir noktaya ulaşabilmeyi, belli belirsiz bir gülümseme ile yoluma devam edebilmeyi… her şeyden ne kadar uzaktayım ve zaman ne hızlı geçiyor ben arayı hiç kapatamıyorum. Üstelik neyle aramı kapatmam gerek onu da bilmiyorum ya.
dervişler korosu: kendinle. kendinle
peki.
sevgilerimle.
Aziz Mehmet Hudai ismini duyan herkesin, helde hazretin Uskudar’da medfun oldugunu da bilirseler, isminin yanlis yazildigindan kuskulari labilir.
Mahmut yerine Mehmet olabilir ve Nightinghale Stream civarinda ebedi istirahatgahinda bulunabilecegi dusunulebilir. Bunun gercekten oyle olup olmadigini bilmiyorum. Uskudar’i cok iyi bilmedigim icin olacak. Bilenler bilgilendirirse bahtiyar olurum.
Hazret-i muhterem hakkinda kisa bilgi soyledir:
Gonuller Sultani, Celvetî Piri Aziz Mahmud Hüdayi - Kaddesallahu Sirrah (1541 - 1628) olarak da bilinmekle beraber Aziz Mehmet Hudai (1626 - 1676) olmak ihtimali sanki uzak gibi..
Uzak olmakla beraber, baska bir cok hazrete nasip olmadigi kadar da cagdas imkanlari haiz olmasi ilgimi cekiyor.
Yaklasan mubarek Kurban Bayramini karsilamak amaciyla kendi blogumda, uzerine de dort basi mamur bir imam tezkiyesi kondurup yayinlamagi dusundugum bir yaziyi buraya almak zorunlulugu hasil oldu. Menzil.net’te karsilasilabilecek baska seyler gibi, son derece manali, derin bir hikayesi var anlasilan bu mal mulk sahibi gozup gitmis dervisimizin.
Okumak isteyebilirsiniz diye buraya aliyorum.
Eskici Baba
Sokakta bir adam, başını iki eli arasına almış, ağlıyordu. Binek taşının üzerine oturmuştu! Hava iyice ayazlamıştı, neredeyse sabah ezanları okunacaktı. Ağlayan adam, birden dizi dibinde bir kimsenin belirdiğini gördü.
Gelen çok sessiz gelmişti. Onun zuhur anında, ağlayan, içinde en ufak bir kederi, bir sıkıntısı kalmadığını anlayıverdi. Başını kaldırıp gelenin yüzüne baktı. Çocuksu çocuksu, gözlerini, göz yaşlarından ıslanan sakalını sildi.
-Neden ağlıyorsun?
–Karım evden kovdu?
-Kimsin Sen?
–Ben mi? Eskici Baba! şu köşedeki küçücük dükkanda… Beni hiç görmedinmi?
-Gördüm. Ben kimim. biliyormusun?
–Şeyh Üftade’sin. Seni tanımayan varmı?
-Neden evden kovuldun?
–Hacca gidemediğim için… Karım hacı karısı olmak istiyor… Yıllardır başımın etini yer, ama ben fukara bir eskiciyim, iki kuruşu bir araya getiremiyorum ki!
-Şimdi hacca gitmek istermisin?
–Neye yarar? Yarın hacılar Arafat’ta olacaklar, onlara yetişmemin imkânı yok ki! - İstersen sen de yarın Arafat’ta olabilirsin.
-Benimle şaka etme üftade!
–Hayır, şaka etmiyorum, kapa gözünü! Haydi Allah selamet versin!
…
Davacı kadını, Bursa’nın en ünlü kadısı Aziz Mahmut Hüdaî Efendi’nin önüne getirdiler; nefes almadan belki bir saat konuştu.
“Artık bu adamla oturamam Kadı Efendi!” diyordu.
“Kurban bayramından iki gün evvel Bursa’da olduğunu herkes biliyor. Halbuki ona sorun, Hacca gitmiş, Arafat’a çıkmış, şeytan taşlamış, zemzemler, sürmeler getirmiş… beni aldatıyor, nasıl gidermiş? Bir alayda yalancı şahit bulmuş. Hepsi, Eskici Baba orada bizimle beraberdi diye yemin üstüne yemin basıyorlar.”
Kadı, Şahitleri dinledi: Evet! Eskici Baba Hicaz’a gitmiş hacı olmuştu.
Bursa’daki şahitleri dinledi: Evet Eskici Baba Kurban bayramından iki gün evvel Bursa’daydı. Bursa’nın ünlü kadısı şahitlerin sözüne göre, Eskici Baba’yı Hac yapmış kabul ederek kadının boşanma isteğini geri çevirdi.
Fetvayı vermişti ama bu işte anlayamadığı bir yan vardı. Zaten son zamanlarda her işte ona iki yan görünüyordu; bir akıl erdirebildiği, bir de akıl erdiremediği yan!
Bilgindi, develer yükü kitap okumuştu. Aklı herşeye erer zannediyordu. Fakat bir gece rüyasında cehennemi görmüş, rahatını huzurunu kaybedivermişti.
O günden sonra Ferhadiye Medresesinde kürsüdeyken ya da bir davayı halle uğraşırken aklına gelse soğuk terler döküyordu. Bozulmuş düzenini yerine getirecek, kaybettiği huzurunu ona geri verecek bir şey arıyordu. Bu aradığı neydi? kimdi? Sorsanız ünlü kadı cevabını veremezdi.
Aziz Mahmut Efendi, Eskici Baba’yı dükkanında buldu:
–Bana bak eskici! Diye başladı. “Fetvayı aldın. Şahitlerin seni kurtardı Şimdi söyle bakalım bu işin iç yüzünde ne var?”
Eskici saflık kapısından girdi, hangi işti, ne olabilirdi? iç yüzü filan yoktu… diye kem küm etti, kadıyı kandıramadı. İnkar kapısından girdi: gittim işte geldim işte… diye kem küm etti. kadıyı kandıramadı. Yalanı, dolanı beceremez de…
Oturdu, o sabah ezanı başına gelenleri bir bir anlattı. Lakırdısının sonu yarım kalmıştı. Kadı Üftade’nin adını duyunca yerinden fırladı.
Aradığı oydu işte! Daha adını duyar duymaz gönlüne bir aydınlık gelmiş, kalbinin üstündeki ağır yük kalkmıştı.
Şeyh üftade, Aziz Mahmut Hüdai’yi dinledi, dinledi, dinledi. sonra nazlı nazlı boynunu büktü:
“Yazık Kadı Efendi! ” dedi “Yalış kapı çaldın. Burası yokluk kapısıdır, biz yokluk kapısının kuluyuz. Sen ise varlık kapısının adamısın, ikimiz bağdaşamayız. Senin ilmin var bilgin var şanın, şerefin, malın, mülkün… kısaca Allah’tan başka her şeyin, yani dünyan varç Bizim hiç, hiç bir şeyimiz yok! Allah’tan başka!”
Aziz Mahmut’un gözlerinden iki sira yaş iniyordu. “Her şeyimi, bu kapının önünde bırakıyorum. Şanımı şerefimi, malımı, mülkümü… her şeyimi. Yeter ki sen elini üzerimden çekme!” dedi.
Ertesi gün ve daha sonraki günler Bursa Şer’iye mahkemesi’nin en ünlü kadısı, görevi başına gelmedi, makamı boş kaldı. İşini gücünü, kitabını defterini, adını şanını birakmış bir aba bir asâ, Üftadenin kapısına kul olmuştu.
Halkın nazarında velî ile deli arasında büyük fark yoktur. Aziz Mahmut Hüdai’nin adı tez vakitte Bursa’da Deli Kadı oluverdi.
Şehir çelkalandı, çalkalandı, günlerce bu olayı konuştu. Sonra her zaman olduğu gibi usandı, peşini bırakıverdi.
Mürşid ve mürid baş başa, can cana kaldılar. Aziz Mahmut Hüdai mürsidini aşktan üstün bir duyguyla seviyordu. Develer yükü kitabın ona öğretemediğini Üftade’nin bir bakışı öğretiyor, gönlünden geçen bir sualine bin cevap birden geliyor, müşküller müşkülden çözülüyor, imkânsızlar mümkün oluyordu.
Üftade mürüdine “Hakkı sevmek ancak halkı sevmekle mümkün olur” diye öğretiyordu. “Her zerrede Hakkı göreceksin, Her zerreye Hak muamelesi yapacaksın, başka yolu yoki bu böyledir.”
Aziz Mahmut, Hak tecellisiyle içi nur kesilmiş, mürşidinin yüzüne baktıkça gerçekten Hakk’ı görüyor ve “Ne doğru söylüyor” diyordu.
Bir kış sabahıydı, gözlerini açtı ki mürşidin abdest alma vakti gelmiş, ama o abdest suyunu ısıtmaya geç kalmıştı. Bu gafletini affedemedi, ateş yakmaya vakit yoktu, bakır ibriği kalbinin üstüne koydu cübbesiyle sardı, içten zikre başladı”Allah! Allah!” diye inliyor, suyu ateşiyle ısıtmaya çalışıyordu.
Üftade, abdest alırken başını kaldırıp eline su döken ünlü Kadı’ya baktı. “Aziz’im! ” dedi, “Bu su odun ateşiyle ısınmış suya benzemiyor, aşkının ateşiyle kaynamış bu su… Bizi de yaktı.”
Ah, ah.. Nihavend hanim simdi buralarda olacakti da bu menkibeyi layik-i vechile alatacakti bizlere..
Ben ancak bu kadar becerebiliyorum malesef; ama, bu tur hikayeleri de cok severim.
Bu kadar derin ask icermese bile benzer bir tanesini de ben kendi blogumda yayinlamistim.
Fakat, bu cok farkli.
Tibet’te camasir kurutan (!) rahiplerden de farkli…
Bunda ben hep bir Mevlana-Sems sicakligi bulurum ve Necip Fazil ustadimizin anarsinin kol gezdigi yillarda soyledigi o cok anlamli sozu de hatirlarim: “Boyle zamanlarda en emin yer hedeftir”..
Bizim bu topraklarda, evet, taslanmak sozkonusu olamayacak kadar yukselmek de o derece emindir, eminim..
Neyse. Disarida kar firtinasi biraz durulursa ben yola cikacagim. Bu yazi da o firtinanin gecmesi icin beklerken cikti. Vakit gecsin diye yani..
Hadi, bayraminiz kurban olsun :)
Ben sevmem bu hikayeleri muzmin anonim,
neyseki bir eskicibaba okumayacak,
çünkü bu hikayeler sırtı peklerin vicdani rahatlatmak için uydurulmuştur., okuruz rahatlarız,. eskici babayı allaha havele ederiz.
açların bu hikayelerle doyurulduğu hiç görülmedi.
morfin katlnamayı sağlar sadece.
bizim yapmmaız gereken yüzleşmektir.
acıya katlanmaktır.
hikayelere kaçmak değil.
morfin basmak değil.
Hnai eskişehirde başına taç takmış ve kendinden geçen kadını gördün mü ?
kendinden şevk ile geçmek hiç zor değildir.
insan beynin uyuşuruculara zaafı vardır.,
biraz riitmle kafanı rtme uygun sallamaya başlarsın.
yaşamı olduğu gibi kabullenmek ve dayanmak zordur.
ne oldu hikayenin sonunda, haci karısıyla mutlu oldu mu *
hacının karısının mahallede başı göğe erdi mi ?
koskoca ilahi perde depremde beton altında ezilen bebeye
açılmıyor da, hacının karısının başının göğe ermesi için seferber oluyor.,
ne bileyim muzmin, bana hep böyle gelir bu türden hikayeler.,
Emre Bey,
Çok sevdiğim Enis Batur, bir kitabında, yine çok sevdiğim Tanpınar’ı eleştirirken onun şu sözlerini alıntılar:
“Ben, Aziz Mahmut Hüdai Efendi’yi, Sultan Ahmed camiinin temelleri arasında tahayyül ediyorum. Zaman zaman benim için oradan çıkar ve hiç bir hikmetin teselli edemeyeceği bir hüzünle o çok sevdiğim beytini tekrarlar:
Günler gelip geçmekteler
Kuşlar gibi uçmaktalar.’’
İşte bu alıntıdaki beyit, benim de çok sevdiğim bir beyittir. İlk defa Cemal Süreya’dan duymuştum. Döne döne tekrarlarım. Hatırlamama vesile olduğunuz için çok teşekkür ediyorum size.
Ece Hanım,
Çok sağolun. Hem iltifatınız için, hem de Suat Bey’in yazlığına gönderdiğiniz için.
Peri Hanım,
“Kendinle, kendinle!” diyen dervişler korosunda olduğumu bildiğinizi biliyorum. Ne güzel!
Yazıyı beğendiğinize de ayrıca -çocuklar gibi- sevindim.
Muzmin Bey,
Hatırladığım kadarıyla tasavvufla aranız iyi değildir sizin. Ama yine de, “celvet ü halvet”e dikkatinizi çekerek teşekkür etmeyi uygun gördüm, hınzırlık yapıp. İyi yolculuklar diliyorum; esenlikle dönün. 2007 sizin için ve hepimiz için iyi geçsin, deliye hergün bayram olurken bizlere de birşeyler düşsün!
Hikaye karın doyurmaz elbette Knz Hanım, lakin beyin doyurur.
Metin Ağabey, yine nefis yazmışsın eline yüreğine sağlık.
Aslına rucu etmek.
Düşünmeyi ,düşünürken düşündüğüm niçin düşündüğümüz!Farkında olarak ve farkında bile olmadan.Kuşlar demiş biri, işte öyle düşüncelere erişemeden,onlar kanat çırparlarken arkalarından bile bakamadan.Kanatlarının suda bıraktığı anlık dalgaların izini, göz ucu ile yakaladığızda orda olduğunu ancak fark edebildiklerimiz..Bir var bir yok.
Ah bir de kalıcıysa.O zaman da aklıma kimya geliyor hani şu hepimizin bildiği “eriyik”.Sıvı maddenin içinde katıyı eritmek,ermek mi yoksa?Erenler, acaba neyi nede erittiler?Bildiklerini gönülde mi erittiler? :)
Bilinenler gerçekler mi hatırlananlar mı?Aradığımız Dışımızda arıyoruz ama kendi kendimizle kalıp da içimizde aradığımız bildiğimiz değil aslında bilip de unuttuğumuz.
Geçenlerde duyduğum;görenler kör olduktan sonra hafızalarındaki renkler, anılar daha bir canlı kalırmış,üzerine öncekileri eskitecek yığınlar binmediğinden.Rüyaları daha netmiş.Rüya,yeni doğan neredeyse tüm günü uyuyarak geçiren bir bebeğin bile rüya görüp gülmesi yada dudak kıvırıp ağlaması…neyi biliyor ki,neyi hatırlıyor,anıları ne ki?
Çocuk olmaya dönmek,kendine dönmek unuttuğumuz bildiklerimize kendi derinliklerimizde ulaşmak.Bunun peşindemiyiz acaba?Aslımıza dönmek,aslımızda olana…topraktan önce katışıp eriyeceğimize…
Metin bey size ve buradan “düşündürdüğü” için Suat beye teşekkürler.Tebessümüm sizlerden.
Suat Bey,
O sizin güzelliğiniz efenim. Çok sağolunuz.
Çuvaldız Bey,
İlginiz, teveccühünüz, yorumunuz için ayrı ayrı teşekkürler.
Tasavvufla benim hic bir sorunum yok aslinda; ben sadece mutaassip Musevi kadinlarin mayo yerine bikini giymegi tercih edisi gibi, din ile tasavvufun birbirinden ayri ve ortusmez oldugunu dusunuyorum.
Celvet u halvet konusuna gelince.. kulaga hos geliyor ama, suruden ayrilanlarin aslinda kimler oldugu sorusunu sorarsak, katilmak konusunda da kimlerin rucu etmesi gerektigi konusunda da belki farkli seyler soyleyebiliriz.
Fakat, benim doginmek istedigim daha farkli: Bu tur menkibelerde, caktirmadan hep servet sahibi bitileri ya ti’ye alinir ya da malini mulkunu yok sayip bir ‘gonul ehli’ne devreder.. Tabii, bu hikayeleri –vakti daha bol olan– ‘gonul ehli’nin uydurdugunu soyleyen munafiklar da yok degil; ama, biz onlari kaale almayiz –degil mi?
Yeni yil dileklerinize katiliyor ve yukseltiyorum :))
Müzmin bey,
o dediğiniz, bikini yerine mayo olmasın..? :)
amerikalıların da çok vardır böyle hikayeleri,
tavuk suyuna çorba diye bir kitap çıkmuştı hatta.,
evren soğuk ve karanlık
çok karanlık
biz mağralarda yaşarken
yıldızlara bakar ısınırdık
bir ateşimiz vardı
çıtır çııt o seni hangimiz unutmayız
insanlar ateşten yoksun kaldığında
yıldızlara bakmayı unuttuğunda
prometous’a kristal avizeleri ile güldüklerinde
isveçli kibritçi kız hikayesinin sonu ile karşılaşırlar
bu sona daynamazlar
bu sonu değiştirmek isterler
bu sonu değiştirecek bir güç isterler
bırakın muzmin bey ağlasın o eskicibaba
isveçli kibritçi kızın son kibriti çoktan bitti
sevgilerimle,
hepinize mutlu ve iyi bayramlar olsun.
güzel kızlarınızın gözlerinden öpüyorum jezzatta bey( hitap ederken inanılmaz bir çeşitlik doğar içimde, baskıya alırsanız ben, ben olamam ki,..umarım kızmazsınız :)
not : kibrtikçi kız hikayesi isveçte geçiyordu değil mi ?
yanılmış olablirim. ama o hikayedir.
Knz Hanım,
Teşekkür ederim. Ben de sizin yeni yılınızı ve bayramınızı kutlarım. Esen kalın, mutlu olun.