jazzetta

“renk renk düşünceler kaldı söylenmedik” (hayyam)

Sonsuzluk ve bir kiraz…

Nedir sinemayı benim için büyü kılan? Asıl meselem şiir olduğu ve bunun yanıbaşında da müzik durduğu halde, niye sinema deyince ürperirim iliklerime kadar?

Bu soru başucu sorularımdandır benim. Başkalarının başucu kitapları vardır, benimse başucu sorularım! Bunlar cevap gerektirmeyen sorulardır; bizatihi soru oluşları yeterlidir. Cevap denemeleri yapılamaz mı? Elbette yapılabilir, yapılmalıdır da; ama “cevap” verdiğini iddia etmeye yeltenmemelidir insan bu sorular karşısında. Saygı duymalı ve her seferinde başarısızlığın o kendine özgü buruk tadıyla birlikte huzurdan çekilmesini bilmelidir. Bir dahaki sonuçsuz sefere kadar.

Yazının girişindeki soruları kendime her soruşumda farklı farklı cevaplar denerim. Sonra olgunlukla omuz silker ve yoluma devam ederim. Yolum, sinemayı sevme yoludur. Sinemayı bütün gözde yönetmenlerimden, üstün oyuncularımdan, usta senaristlerimden kıskanma azabıdır. Sinemaya üslup, duruş ve dil farklılıklarını kucaklayarak bakma ve bunları birbiriyle sidik yarışına sokmama yordamıdır.

Hollywood ekolünden hazzettiğim söylenemez. Beğenmekle sevmenin farklı edimler olduğu şeklindeki “Monsieur de La Palisse ölmeden az önce yaşıyordu” gerçeğini tekrarlayacak değilim. Gelgelelim bunalım takılan Evropai bazı ekolleri de bağrıma bastığımı söyleyemem fazla öyle. İlle kanırtılmış uçlarda salınmak zorunda mıyız deyu isyan etmenin her defasında bir insanlık görevi olduğuna inanırım bir sinemaperver olarak. O halde durum şudur: Kişiliğini, samimiyetini, sadece kaba ve dışsal değil, incelikli ve içselleştirilmiş ticaretten de arınmışlığını, seyircisini adam yerine koyuşunu bana hissettiren yönetmenin hem NE dediğine, hem NASIL dediğine bakmayı, onun bana yaptığı iyiliğin mütevazı bir karşılığı olarak görürüm. Bu yönetmenin bilmem hangi ekole/akıma mensup olduğu, cartı curtu önemli değildir. Ben o yönetmeni takip ederim gölge gibi. Gözüm de açıktır ama bu arada. Gidişini izlerim. Kendine çizdiği yolu. Sanatsal “yazgı”sına müdahalesini.

Edebiyatın sözel dili yüceltimi, resmin mucizevi plastisizmi, fotoğrafın anların ölümsüzlüğü tutkusu, müziğin ruhu elegeçirme becerisi… Sinemayı bir üstsanat yapan, bir bileşke olmanın ötesine geçiren, edebiyat, resim, fotoğraf ve müzik sanatlarının bu özelliklerini bünyesinde eritmesi olmasın? Elbette sinemadaki edebiyat edebiyat, sinemadaki resim resim, sinemadaki fotoğraf fotoğraf, sinemadaki müzik müzik değildir; hepsi simyevi bir potada ergiyip sinemaya dönüşmüşlerdir. Onlar artık sinemasal üstdilin özgül bileşenleridir orada.

Bu bir cevap mıdır? Evet, cevaplardan bir cevaptır. Ama soru halâ yerinde duruyordur. Dursun. Niye sinema deyince ürperirim? Belki burada cevap niyetine bir totoloji gerekiyordur.

***

İki olay, beni bu yazıyı yazmaya itti. Biri, o unutulmaz “Kirazın Tadı”nın yönetmeni, İran sinemasının usta yönetmenlerinden Abbas Kiaroustami’nin (niye Kiyerüstemi değil?!) “Kar ve Yol” sergisi. İkincisi ise, Yunanistan’ın ruhlarımızın ötesine tanrısal bir armağanı olan Eleni Karaindrou’nun İstanbul konseri.

Bu yazıyı en az şu ana kadar yazdığımın iki katı daha uzatmam gerek. Ama yapamayacağım. Çünkü ne sergiye gidebileceğim, ne de konseri izleyebileceğim için canım çok sıkkın. Neyse, hiç değilse iki satır daha lakırdı edeyim de yazdığıma sayın bari.

“Gerçekliğe sanatsal bir noktadan, özellikle resmin görüş açısından bakmaya alıştım. Doğaya baktığımda bir resim çerçevesi görürüm. Herşeyi estetik açıdan izlerim. Takside camdan dışarı bakarken bile herşeyi bir çerçeve içine yerleştiririm. Resmi, fotoğrafı ve filmi, hepsini böyle birbiriyle ilişkili ve bağlantılı görürüm.” diyen bir “adam”ın fotoğraf ve film kareleri sergisine gidemeyecek olan bu fakir elbette böğürür! Alin Taşçıyan’ın sözleriyle, “Müzik kullanmadığı, diyalogları en ekonomik biçimde değerlendirdiği, gücünü görselliğinden alan minimalist filmleriyle Doğu’da hayat felsefesini bütün derinliğiyle anlatır Kiaroustami. Bir yere varmayan yolculuklar, kaybedilen yollar, kavisli, zikzaklı patikalar, ıssızlık, yalnız ağaçlar hayatın çeşitli simgeleri haline gelir onun filmlerinde. Kiaroustami, fotoğraflarını da filmlerindeki çerçevelerden farklı yorumlamaz. Filmlerinin sonunu izleyicinin yorumuna açık bırakıp onları sanatının bir parçası haline getirme tavrı Kiaroustami’nin fotoğraflarında da belirgin. Bu yapıtlarda, ışık, gölge, kompozisyon ve karlı bir manzaradan öteye geçip izleyene kendi öyküsünü yazma olanağı tanıyan bir ferahlık var.”

***

Ve evet, bir kadın. Bir başka büyücü: Eleni Karaindrou. Türkiye’ye geliyor… Benim sıradışı yönetmenlerimden Theo Angelopoulos’un birçok filmine imzasını atan büyük sanatçı. Sözümüzün burasında Radikal İki’deki şu röportajı okuyunuz derim.

Bende ne yazık ki tek bir kaseti var: “Music for Films 1&2”. Üstelik kartoneti de yok, doldurma kaset. Yine de fazla sakıncası yok bunun; çünkü burada “müzik” değil, “film müziği” sözkonusu (bkz: Yazımızın ilk bölümü) ve dolayısıyla da bundan önceki LATERNA yazılarımda olduğu gibi bir beğeni sıralaması yapmam gerekmiyor.

Bu kasette Jan Garbarek de var. Norveç fiyortlarının kokusunu, kuzey denizinin sesini, cazın iksiriyle karıştıran dev adam… Halkların, “sahip”lerinin cazgırlığını iplememesi gerektiğini bana müzik sanatı yoluyla öğretenler arasında, gönlümde çok özel bir yere sahip olan büyük sanatçı Yorgos Dallaras da var. Bugün LATERNA köşemizi büyücüler sardı efendiler, hanımlar!

Yanlış hatırlamıyorsam, “The Beekeeper” filminin müziği var bu kasette. Ve sanırım “Sonsuzluk ve Bir Gün” filmininkiler yok.

Akşam ilerlesin. Ortalık çekilsin. Çoluk çocuk kaybolsun göz önünden. CD’yi (ya da benim gibi, kaseti) koyun cihaza. Susun, ta içinize kadar susun. Uslu uslu oturun, ya da benim gibi kuru yere uzanın boylu boyunca. Dinlemeye başlayın. Tanrı’nızı hissedin. Sanatı hissedin. İnsanın yüceliğini hissedin –her zaman alçaklığı görecek değilsiniz a! Müziği işitin. Müzikteki müziği. Notaların nota olmaktan çıkışını, çığa dönüşüşünü. Parantezin dışını, içini ve kendisini.

Sanatçı budur.

21.11.2006 - 15:54 - Yazan: metin | LATERNA | | 10 Yorumlar

10 Yorumlar »

  1. “Aynı Anda Arazi Olmayı Nasıl Olup Da Becerdiklerini Bir Türlü Aklım Almayan Jazzetta Ahalisinin Toplu Kaytarma Biçiminde Tezahür Eden Kollektif Davranışının Temelinde Yeralan Sosyopsikodinamikler Üzerine Doktora Seviyesinde Bir Tez” yazıp buraya yayımlamayı ve bütün okurcuklarımı morartmayı düşünmekteyim.

    Yorum yazan: metin-thePoor | 21.11.2006 - 18:19

  2. Metin Bey,
    ben heyet raporumu getirip sunmuştum dün. ama gözünüzden kaçmış olmalı, dünkü yorumlara bir göz atmak faydalı olabilir ;)

    Yorum yazan: candan | 21.11.2006 - 18:43

  3. Cano Hanım,

    Sizin heyet raporunuzu gördüydüm ben de ama o, o zaman için geçerliydi, süresi dün doldu.

    Yorum yazan: metin-thePoor | 21.11.2006 - 18:57

  4. Metin bey,

    Nedir sinemayı benim için büyü kılan? Asıl meselem şiir olduğu ve bunun yanıbaşında da müzik durduğu halde, niye sinema deyince ürperirim iliklerime kadar?

    Ilahi Metin bey.. bu mudur zor soru..

    Cevabi cok kolay. Siir yazmak ve muzik uapmak yetenek ister. Sinema demek kamyon yukuyle para demektir.. :))

    Her faninin olsa odunu infilak ettirir.

    [kamyon yukuyle para sahibi olanlarin fani olmadigi bilindiginden boyle soylenmistir]

    Yorum yazan: Muzmin Anonim | 21.11.2006 - 20:03

  5. Muzmin Bey,

    İlahi! Walla aklıma geldiyse şuradan şuraya adım atamayayım!

    Yorum yazan: metin-thePoor | 21.11.2006 - 20:18

  6. Biz, durup durup “kiraz’ın tadı” filmini alırız. Unutuyoruz evde olduğunu ve izlediğimizi. Adı çok güzel ondan galiba. CD kapağında da kiraz ağacı resmi var.
    Benim bilgisayara ayırdığım zaman gittikçe azalıyor, öyle ki, akşam vaktine, ordan da uyumazsam geceye sıkışacak. Ama hep buraya gelirim eninde sonunda, biliyorsunuz.

    svg.

    Yorum yazan: endiseliperi | 21.11.2006 - 21:35

  7. 1 numaralı yoruma bayıldım:))Selamlar..

    Yorum yazan: vecihe | 22.11.2006 - 16:18

  8. “Aynı Anda Arazi Olmayı Nasıl Olup Da Becerdiklerini Bir Türlü Aklım Almayan Jazzetta Ahalisinin Toplu Kaytarma Biçiminde Tezahür Eden Kollektif Davranışının Temelinde Yeralan Sosyopsikodinamikler Üzerine Doktora Seviyesinde Bir Tez” yazıp buraya yayımlamayı ve bütün okurcuklarımı morartmayı düşünmekteyim.

    :-))

    Ben sinemadan zerre kadar anlamadığım için bu yoruma yorum yapayım.

    Ağabey, Bu morartıcı doktora tezi diğer konularda yayımlayacağını söylediğin yazılardan önce mi yazılacak sonra mı? :D

    Hörmetler.. :-)

    Yorum yazan: Suat Öztürk | 22.11.2006 - 16:24

  9. Suat Bey,

    Bir bilebilsem!..

    Vecihe Hanım,

    Teşekkürler.

    Yorum yazan: metin-thePoor | 22.11.2006 - 18:22

  10. oooff of..

    burayı okudum hasretim dellendi..

    Yorum yazan: Arzu Dayım | 27.11.2006 - 20:47

Yorum yapın