jazzetta

“renk renk düşünceler kaldı söylenmedik” (hayyam)

Noter kanalıyla ihtarname

Abdullah Esin Bey,
Blue Bey,
Cengiz Bey,
Devletşah Hanım,
Endişeli Peri Hanım,
Kapris Böcüğü Hanım,
Lucy Kardeş,
Pınar D. Hanım,
Suat Bey,
Teknik Direktör Bey,
Tijen Hanım,
Tunç Bey,
Zihni Bey, (abc sırasıyla)*

Kiminiz semtime uğramaz oldu artık, kiminizse bir kez olsun yazlığımı ziyarete tenezzül buyurmadı. Sizlere noter kanalıyla çektiğim son ihtardır bu, ona göre! (Bekir Bey tatilde, Konstantin Bey’in Noel Baba’yla başı belada, Afşar Bey ise çok meşgul. O yüzden onların raporu var.)

***

KAYIP ARANIYOR

Nuri Bey ve Lâl Hanım kaybolmuştur. Bu iki şahsı görenlerin insaniyet namına Jazzetta Fikir ve Duygu İstihsal Kooperatifi Müessese Amirliğine haber vermeleri rica olunur.

—————————————————————————————————————————-

(*) Yukarıdaki listede Esra Hanım, Hande Hanım ve Veysel Bey‘in isimlerinin de geçmesi gerekirdi. Bugünlerde aklım deplasmana çıktığından özürlü sayılırım. Af dilerim kendilerinden -ve tabii ses vermelerini de…

30.10.2006 - 18:26 Yazan: metin | Poorish | | 43 Yorum

Denizin bittiğinden Deniz Bey’in habarı yok -ya da düpedüz işletiyor bizi!

Ne blog yazılarına ne de gazetelere yetişebiliyorum, ipin ucunu hepten kaçırdım. En azından elli yazının linkini not etmişim ama nafile. Kalemzede Bey’in “Kalemlik”i gibi mi yapsam n’apsam?!

Bugünkü Zaman’da Mümtaz’er Türköne Bey, Antalyalı Denizbitti Bey’in demagojisinin ipliğini bir güzel pazara çıkarmış. Altını çizdiğim yerleri buraya alıntılamadan edemedim. Siz yine de gazeteden tam metni okuyunuz derim.

Etyen Mahçupyan Bey de pazarda iplik sergilemeye devam ediyor. Bugünkü yazısında “Türkiye’de tarih ideolojik bir bataklık gibi” diyerek, “ne oldu, kim yaptı”dan öte gitmeyen resmi tarihin takipçilerinin ‘niçin’ sorusunu ele alacak olgunlukta ve cesarette olmadıklarını ve “yaşanmış gerçekliğin işimize gelen kısmını altalta dizdiğimizde ‘tarih’ değil sadece ideoloji üretmiş ol”acağımızı vurguluyor. Çok yaşa sen sevgili hocam!

***

Mümtaz’er Türköne bakınız neler demiş:

“(…) Görünürde devletin silahlı gücünü sevk ve idare edenlere ve onların sözcülüğünü üstlenen Baykal gibi siyasetçilere şu yaklaşımın egemen olduğu anlaşılıyor: Etnik ayrılıkçılık karşımıza şiddet yöntemlerini kullanarak çıkarsa üstesinden gelebilir, hiç olmazsa kontrol altında tutabiliriz. Ama şiddeti bırakıp barışçı yöntemleri denerlerse zaafa düşeriz; çünkü silaha karşı donanımlı ve birikimliyiz, siyasete karşı değil.

Bu yaklaşım doğru mu? Bu yaklaşıma yani silahlı çözüme feda edilecek canları, insanî endişeleri bir kenara bırakalım; zira hiçbir insanî gerekçe bu yaklaşım için değer taşımaz. Bu çözüm tarzını savunanlar sadece devletin bekasını ve alî menfaatlerini dikkate alır. O zaman şu soruyu soralım: Salt silahla devleti korumak mümkün mü?

Kürt sorununda yeni bir evreye girdiğimiz ortada. Önümüzde bir fırsat duruyor. Şiddet kendini tüketti. Ne kadar süreceği belli olmayan bir zaman aralığında ya kendini yeniden üretecek ya da siyaset tarafından söndürülecek. Bu yüzden basmakalıp retoriklerin ve siyaset korkusunun arkasında duran gerçek endişeleri fark etmeliyiz. Aslında Türkiye sadece Kürt sorununu çözmek için bir fırsat yakalamadı. Akılcı bir devlet cihazına sahip olmak, hatta millî birlik ve bütünlüğünü sağlam bir şekilde tesis etmek, demokrasisini ve hukukunu devlete hakim kılmak için de önümüzde bir imkân duruyor.

Bu fırsatı değerlendirmek, bu imkânı kullanmak için basmakalıp retoriklerin sığ dünyasını aşmamız gerekiyor. (…)

Askerî çözüme dolaylı destek veren samimi; ama naif bir endişe de var. Bu endişe sahipleri siyasetin bölünme getireceğini düşünüyorlar. Bu endişeler geniş ölçüde Kürtler hakkında önyargılara dayanıyor. Ezberden sık tekrarlanan itirazlar, aslında bir zayıflığı ve özgüven yokluğunu gösteriyor. (…) Her ülkede etnik sorun, çoğunluğun çözeceği bir sorundur. Çoğunluk, kendisini gözden geçirmek yerine azınlığı suçlama kolaycılığına kapıldığı zaman, o ülkeyi tek parça halinde tutmak zorlaşır. Çoğunluk, azınlığı ayrı ve gayrı görmeye başladıktan sonra azınlığa ayrılık rüyaları görmekten başka çare bırakmaz.

Korkuları, paranoyaları bir kenara bırakalım. Biriken acılar, bu acıların büyüttüğü öfkeler var. (…) Bu öfke şiddeti doğallaştırıyor. Doğallık Türkiye’yi şiddete mahkûm ediyor. Öfkenin sonucu olan şiddet yine şiddeti doğuruyor; aklın ve sağduyunun egemen olacağı siyasete hayat hakkı tanımıyor. Öfkeyi bastırmak, sağduyuyu egemen kılmak şart. (…)

30 bin dramın içine sığdığı şiddet yüklü geçmiş, doğal olarak çatışmaya kişisel bir nitelik kazandırır. İşte asıl bastırılması gereken şey budur. Devlet kan davası gütmez. Devlet intikam almaz. Devlet, hukukla var olur, hukukla yaşar. Devletin kullandığı silah da, meşrû şiddet de hukuku hakim kılmak içindir. Şiddet ortamının devamını, intikam duygusu için, kan davası için vazgeçilmez görenler, arkalarını dayadıkları devlete ihanet etmiş olurlar. Devletin görevi yaraları sarmak, gönülleri onarmaktır. Bunu sağlayacak olan şey silah değil siyasettir.

(…) Cumhuriyet’imiz için hâlâ bölünme-parçalanma korkusu yaşıyorsak, daha fazla korkmak yerine nerede hata yaptığımızı tekrar tekrar düşünmek zorundayız. Nerede yanlış yaptık? Geçmişten ders çıkartıp, çözümü nerede aramalıyız?

PKK terörü doğal olarak askerî çözümü ön plana çıkardı. Terör iflasını ilan ederken askerî çözümde ısrar etmek, Türkiye’yi çözümsüzlüğe mahkûm etmek demektir. Şiddet, ağır baskısını toplum üzerinden kaldırınca, çözümler kendiliğinden ortaya çıkar. Türkiye’nin inkâr edilemeyecek bir etnik sorunu var. Bu sorun yıllar boyu baskı ile, yok sayılarak nihayetinde şiddet yöntemleri ile yüzünü gösterdiği zaman askerî tedbirlerle çözülmeye çalışıldı. Bu çözümlerin ürettiği kurumlaşmalar, alışkanlıklar var. Türkiye’nin 72 milyonu kardeşçe bir arada yaşatacak dinamiklerinin hayat bulabilmesi, toplumu yeniden ortak paydalar etrafında buluşturabilmesi için bu alışkanlıkların hemen terk edilmesi gerekir.

(…) İstanbul ve İstanbul’un temsil ettiği imparatorluk kültürü, etnik sorun yaşayan diğer ülkelerden farklı fırsatlar sunuyor. Bu toplum, altı asır farklı dinleri, ırkları, dilleri, kültürleri bir arada yaşatmayı başarmış bir imparatorluğun aslî unsuru olarak çok özel yeteneklere sahip. Bu yetenek, farklı olanı bir arada yaşatma yeteneğidir. Dökülen onca kana rağmen Türkiye’de bir etnik çatışmanın, Kürt-Türk düşmanlığının ortaya çıkmaması, bu özel yeteneğin eseridir.

Şiddetin ortadan kalkması ile siyasî çözümlerin ortalığı kaplaması farklılıkları yaşatacak çoğulculuğu da mümkün kılacaktır. PKK terörü ile Türk Devleti arasında sıkışan Güneydoğu halkının da özgür bir ortama ve farklı siyasî çözümleri tartışmaya ihtiyacı var. Türkiye’nin bütünleştirici dinamikleri ve gelenekleri, ayrıştıran ve bölen etkenlerinden daha fazla. Yeter ki bu dinamiklerin hayat bulmasına imkân tanınsın.

Askerî çözüm tek, ama siyasî çözümler aklınız ve sağduyunuz kadar çok. Sorunu PKK sorunu olarak görmek, dünyaya miyop gözlüklerle bakmaktır. Sorunu PKK sorununa indirgeyenler, farkında olmadan PKK’ya geniş bir meşruiyet alanı açıyorlar. (…)

Bütünüyle Kürt sorununun siyasallaşmasından endişe edenlerin, elinde silah bulunduranlar olması ve Baykal gibi demagoglardan ibaret kalması doğal. Bu durum bile tek başına Türkiye’yi halkı merkeze alan sivil siyasetçilerin yönetmesi gereğine haklı bir gerekçe oluşturuyor.”

30.10.2006 - 17:18 Yazan: metin | BUDUR! | | 2 Yorum

Bir ölçek Saffir-Simpson

Ne ilginçtir ki bilgisayarımdan yüzlerce dosya uçup gitti, fakat ne hikmetse bu yazıya bir şeycikler olmamış. Yazı güncelliğini yitirdi, lakin bugün başka şey yazacak halim yok, bununla yetininiz lütfen sevgili Rio de Janeiro’lu hemşehrilerim.

***

Hotantolu sevgideğer okurcuklarım, neredeyse beş hafta rüzgar gibi geçmiş (yok yok, Saffir-Simpson ölçeğine göre beşinci kategori Mitch kasırgası gibi) ve özüm bi dene dahi beddua savurmamış oraya buraya. Olmaaaz, delikanlıya yakışmaz. (Bakınız bi çırpıda yaşımı nasıl da budadım!)

Zaten son parti beddualarımdan biri (bkz: 21 nümerolu beddua) tepeme düşmüş, topuktan yedirmişim kendime; koruyun kendinizi hışmımdan! Korumasanız da farketmez ya, nasılsa dünya battı batacak; siz batmamışınız ne faide.

Hadi hayırlısı, ilk bedduam tuttu çoktan: Metin Bey dünyanızı batıramasa bile gözelcene kararttı! Ama bunu saymıyorum, müessesemizin ikramı olsun.

***

25. Şirin beldem Absürdistan’ımda yaşıyor olmaktan dolayı, Füsun Akatlı Hanım gibi son derece rafine, zeki, birikimli, sıkı bir entellektüel bile akıl tutulmasının kapsama alanından çıkamıyor. Sen de ömrübillah bu şirin beldede yaşayıp da akıl tutulmasına uğrayan sıkı entellektüellerden olasın, sevenlerin sana da böyle ah vah edeler.

26. Sen nutuk attıkça, irtica tiratlarıyla coştukça tribündeki ahali inadına inadına “mürteci”lere oy ata. Aklın karışa, aklın karıştıkça coşasın, nutuk atasın.

27. Şirin beldem Absürdistan’ımda paşa paşa gazetecilik yapasın. Dünyadan bihaber halinle, iki karışlık aklınla, insanlıktan, fikir namusundan, demokrasi terbiyesinden ari, karaktersiz kimliğinle cümle aleme rezil rüsva olasın. Kraldan çok kralcı olasın, her yeni kral seni incitmeden okşaya.

28. Ataman Bey’leşesin. Derdini anlatmaya üç kelime yete, siyahla beyaz dışında dünyanın bütün renkleri gözlerinden siline, gafanın içi kuş gibi hafifleye.

29. Üzerinde vandalların yaşadığı bir ülke olasın. Bir zamanlar cennetten bir köşe iken, göllerin, derelerin, sazlıkların kuruya; ak kuyruklu kartallarının, mezgeldeklerinin, bağırtlaklarının, telli turnalarının, hamsilerinin, kalkanlarının nesli tükene; denizlerin ve havan kirlene, ormanların hokus pokus ola, bitki türlerin buharlaşa, toprağın çölleşe.

30. Kimsenin gözünün kapalı olmadığı bir toplu fotoğrafa kaç çekimden sonra ulaşıldığını hesaplayan çalışmayla ödül alabilecek bir postmodern bilimsel gelişmişlik-ötesine ulaşamayasın; modern bile değil, premodern dönemde kalasın.

31. Geldim geliyorum diye bangır bangır bağıran, seni bir asır geri götürecek, kaynaklarının büyük bölümünü yokedecek, “bağımsız cumhuriyet” diye ger ger gerindiğin şeyi bile kalk gidelim yapacak full donanımlı depreme karşı köklü önlemler almak yerine şark vurdumduymazlığıyla devekuşuluk yapasın.

32. Dünya intelijensiyası (medeniyete fransız kalan Fransızlarla MacDonalds ve Coca Cola zıkkımlanan Amerikalılar hariç), burjuva liberal demokrasisinin bile gelinen aşamada yetersizliğini teslim ederken ve bu duruma incelikli çözümler üretmeye çabalarken, sen halâ ne deve ne kuş laikçiliğinle toplumunun değişim arzusunu ve gelişim çizgisini kavrayamayasın, anakronizma içinde küflenip paslanasın, içten içe çürüyesin, alay konusu olasın. Tependen, takacağın her sıfatı aşarak enginlere sığmayan Deniz Baykal Bey’lerle Suudi Arabistan turizm acentası sahibi The Sülü Bey’ler, gözünün önünden “Bugüne kadar hiçbir general veya amiralle oturduğum yerde konuşmadım; aradığım zaman ayakta ararım, onlardan telefon geldiğinde ayağa kalkarım” diyen Celal Şengör Bey’lerle, alçak değil çukur Ertuğrul Efendi’ler eksik olmaya.

33. Hükümet olasın emme iktidar olamayasın. Tükürdüğünü yalatalar. Kopenhag kriterlerinden yola çıkıp 301 adım geri gidesin, Perinçsizleşesin. Pozitivist irticanın enkazı altında kalasın, hastanelik olasın.

34. Üç otuz paraya beyaza boyanıveren Demirbank kibin olmadıysan böğrüne goç toslayan Yapı Gredi kibin olasın, leyleğinin yuvası bozula, vadaların çil yavrusu kibin dağıla. Selim Bey’in keskin diline düşesin, karizman cızıla. Metin Bey’in yazlığında afişe olasın.

35. Blogistan’da boy boylayacam soy soylayacam dirkene Muzmin Bey’le Bülent Bey’in çapraz ateşine tutulasın, nerden geldiğini bilemeyesin, far ışığına yakalanan tavşana dönesin.

36. Türk Telekom internet abonesi olasın, ikide birde kan beynine sıçraya, sinirden tırnaklarını kemirmekten tırnaksız kalasın. Meydan Larousse Büyük Lugat ve Ansiklopedi’den, İlhan Ayverdi Hanım’ın lugatinden, Ali Püsküllüoğlu Bey’in sözlüğünden, Ferit Devellioğlu Bey’le Hulki Aktunç Bey’in argo sözlüklerinden tek tek cımbızladığın güzelim küfürler kifayetsiz kala; başka dillerin sözlüklerini edinesin, satır satır ezberleyesin.

***

Hamiş: Kem söz sahibini bulurmuş derler. Beddua etmek iyi gelmedi bana. Yazıyı yazdıktan itibarenki üç gün içinde bakın neler oldu: İşyerindeki bilgisayarımdan bütün önemli bilgiler uçtu gitti. Sinüzitim ve reflüm azdı. Post-postmodern darbe olduğu halde kimsenin ruhu duymadı. Allah var, bunca felaketin arasında bir de güzel şey olmadı değil: Velet Hanım madalya koleksiyonuna bi dene daha madalya gattı. Tahmin edemeseniz şaşardım: Birincilik tabii kine! (Bu notu düştükten sonra da devam etti felaketler –biliyorsunuz, saymayayım artık.)

30.10.2006 - 15:58 Yazan: metin | BİR DEMET YASEMEN | | 3 Yorum