jazzetta

“renk renk düşünceler kaldı söylenmedik” (hayyam)

Sur les faideler dö la sarımsak: Aydınlansak da mı aysak, aysak da mı aydınlanmasak?

Üniversite gençliğinin eğilimleri konulu malum araştırma ve bu araştırmaya bakarak hezeyanını sergileyen köşeyazarı efendinin lakırdısı, şizofrenik sosyal psikolojimizin hal-i pürmelalini gözler önüne seren sayısız fırsattan biri oldu. Esasında bu efendinin incilerini eleştirmeye bile değmez –ömre zarar- ama hazır Zaman’dan Neşet Toku adında tanımadığım bir bey üşenmemiş, ciddi ciddi eleştirmiş; bana da sessiz kalmamak düşer. Değil mi ki pozitivist modernistlerin zihin dünyasında, kendi zihniyet yapılarının amansız dogmatizmine riayet ve nazenin hayat tarzlarına tekabül etmeyen demokrasi ve hukuk devleti özlemi sahiplerini -bunların ideoloji, dünya görüşü ve dinsel inançları ne olursa olsun- ötekileştirip öcüleştirmek eğilimi egemendir; değil mi ki o dar, mürteci kafalarında pozitivizm eşit aydınlanma’dır; değil mi ki bu statükocu despot oligarkların fikir alanındaki tek marifeti, ‘demokrasi’ kavramının karşısına çağdışı, çarpık bir zihniyetten menkul, ilkokul müfredatından alınma bir ‘cumhuriyet’ kavramını, ‘laiklik’ kavramının karşısına Fransızların bile kasıklarını tutarak gülecekleri, lime lime olmuş, dayatmacı bir laikçilik uygulamasını koyarak bütün bir toplumu bu zorbaca politika ve ahlaksızca manipülasyonla mağdur etmek ve kişilik bölünmesine uğratmaktır; o halde toplumu ahmak sürüsü yerine koyan bu zihniyete her hezeyanında bıkmadan usanmadan, sabırla, layık olduğu düşünsel karşılığı vermek gerekmez mi?

Yazıdan iki alıntı sunuyorum:

(…) Oysa ki demokrasi; pozitivistlerin dindarlara tahakkümünü değil, eşitlik temelinde örgütlenmeyi ve çoğulcu bir toplumdan yana olmayı; hukuk devleti; egemen güçlerin, tebaalarına yönelik irade bildirimlerini değil, insan hakları temelinde bireysel özgürlükleri muhafaza için inşa edilmiş sınırlı devleti benimsemeyi; aydınlanma; pozitivist ve hatta materyalist ne idüğü belirsiz bilimciliği ve bilgiçliği değil, bireylerin kendi akıllarını başkalarının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanma kararlılığını ve yürekliliğini göstermesini; modernlikse rasyonelliği ifade eder.

(…) Belki de onlara Batılı, aydınlanmacı, modernist ve hukuk devleti savunusu yapan, Alman filozof Immanuel Kant‘ın [abç] diliyle cevap vermek daha isabetli olacaktır: ‘Ergin olmak, özgür olmaktır. Özgür olmaksa insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanması ve kendi hayatını kendisinin belirlemesidir (self-determinasyon). Din bakımından ergin olmayış ise her şeyden daha çok tehlikeli, zararlı ve onur kırıcıdır.’

Bırakalım da insanlar, kendileri için neyin iyi neyin kötü olacağına yine kendileri karar versin. İnsanlara ergin bireyler muamelesi yerine; baskı, zorbalık ve manipülasyonlarla ‘ahmak’ muamelesi yapmak, aydınlığın değil, olsa olsa despotluğun bir yansımasıdır.

Bilinçaltlarında insanlara ‘daha az ahmak ve daha çok ergin olmaları için’ böylesi tavırlar takındıklarını söyleyen ‘pozitivist-aydınlanmış-despotlar’a ve ‘irticaî kakofoni’ manipülasyonlarına kalkışan medya organlarına yönelik belki de en güzel cevap, sözü edilen araştırmadaki, ‘Medyaya ne kadar güveniyorsunuz?’ şeklindeki soruya üniversite gençliğinin yüzde 75 oranla, ‘Hiç güvenmiyoruz.’ demesidir. (…)

***

Egemen resmi zihniyetin sahip ve temsilcilerinin içine düştükleri acıklı duruma gülmek mi gerek ağlamak mı, karar veremiyorum bir türlü. Çünkü hepimiz aynı gemideyiz.

Radikal’deki yazısında Nuray Mert de, cumhuriyeti bir kıyafet balosuna indirgeyen bu zümreyi eleştiriyor. Ancak bununla kalmıyor; İslami duyarlılık sahiplerinin de karşı-yanlışına işaret ediyor.

***

Biliyorsunuz bu Radikal tuhaf bir gazete; içinde her soydan ve boydan fikir sahibi var dense yeridir. Verdiğim 40 kuruşun ancak Radikal İki ile kitap ekine ve bir de içeride bir iki yazarın köşeyazılarına tekabül eden kısmını helal ediyorum sadece. Bu gazetedeki bazı köşebeylerinin siniruçlarımı iltihaplandırmamaları maalesef imkansız.

Tabii siz böyle dediğime bakmayın. Dergici eskisini hiç okuma gereği duymasam da müsteşar/bakan eskisini arada bir, diplomat eskisini ise mutlaka okuyorum. Aklıma nedense birden şöyle bir cümle kurmak geldi -tamamen kendiliğinden: Ben faşistin bile zeki, çevik ve sporcu olanını severim. (Ayrıca bilmem belirtmeme gerek var mı; önüne gelene faşist diye küfreden biri filan olmadığımdan, faşiste de rahatça faşist diyebiliyorum. Dolayısıyla birine öyle diyorsam, kızdığım ve hakaret etmek istediğim için değil, sadece nesnel bir olguya işaret etme babında bir fikir namusu titizliğindendir bu.)

Bu kadar lüzumsuz ve alakasız lakırdı etmeme, rüyamda görsem hayra yormayacağım birşeyi şu anda yapacak oluşumdur sebep. Evet, Gündüz Aktan’ın bugünkü yazısına göndermek istiyorum sizi. Çünkü aydınlanma, pozitivizm, sosyal darvinizm, akıl, din, modernite ve bizim cumhuriyetin “beka içgüdüsü” hakkında bir köşeyazısına sığacak özet çıkarmış bu bey. Bir de rica etsem, Müslüman dostlarım şu meşhur Selefi-Maturidi karşıtlığı hakkında iki çift kelam edebilirler mi? Bu bey iki şeye çok takık vaziyette: Biri “eski solcu-yeni liberal” aydınların kendince psikoanalizi (!), diğeri de bu. Birinci takıntının gerisindeki dehşetengiz güdüyü ve derin tehditi çok iyi tanıyorum da, bu ikincisiyle ilgili bilgilerimi tazeleyip derinleştirmeye ihtiyacım var.

31.10.2006 - 14:31 Yazan: metin | BUDUR! | | 5 Yorum

Noter kanalıyla ihtarname

Abdullah Esin Bey,
Blue Bey,
Cengiz Bey,
Devletşah Hanım,
Endişeli Peri Hanım,
Kapris Böcüğü Hanım,
Lucy Kardeş,
Pınar D. Hanım,
Suat Bey,
Teknik Direktör Bey,
Tijen Hanım,
Tunç Bey,
Zihni Bey, (abc sırasıyla)*

Kiminiz semtime uğramaz oldu artık, kiminizse bir kez olsun yazlığımı ziyarete tenezzül buyurmadı. Sizlere noter kanalıyla çektiğim son ihtardır bu, ona göre! (Bekir Bey tatilde, Konstantin Bey’in Noel Baba’yla başı belada, Afşar Bey ise çok meşgul. O yüzden onların raporu var.)

***

KAYIP ARANIYOR

Nuri Bey ve Lâl Hanım kaybolmuştur. Bu iki şahsı görenlerin insaniyet namına Jazzetta Fikir ve Duygu İstihsal Kooperatifi Müessese Amirliğine haber vermeleri rica olunur.

—————————————————————————————————————————-

(*) Yukarıdaki listede Esra Hanım, Hande Hanım ve Veysel Bey‘in isimlerinin de geçmesi gerekirdi. Bugünlerde aklım deplasmana çıktığından özürlü sayılırım. Af dilerim kendilerinden -ve tabii ses vermelerini de…

30.10.2006 - 18:26 Yazan: metin | Poorish | | 43 Yorum

Denizin bittiğinden Deniz Bey’in habarı yok -ya da düpedüz işletiyor bizi!

Ne blog yazılarına ne de gazetelere yetişebiliyorum, ipin ucunu hepten kaçırdım. En azından elli yazının linkini not etmişim ama nafile. Kalemzede Bey’in “Kalemlik”i gibi mi yapsam n’apsam?!

Bugünkü Zaman’da Mümtaz’er Türköne Bey, Antalyalı Denizbitti Bey’in demagojisinin ipliğini bir güzel pazara çıkarmış. Altını çizdiğim yerleri buraya alıntılamadan edemedim. Siz yine de gazeteden tam metni okuyunuz derim.

Etyen Mahçupyan Bey de pazarda iplik sergilemeye devam ediyor. Bugünkü yazısında “Türkiye’de tarih ideolojik bir bataklık gibi” diyerek, “ne oldu, kim yaptı”dan öte gitmeyen resmi tarihin takipçilerinin ‘niçin’ sorusunu ele alacak olgunlukta ve cesarette olmadıklarını ve “yaşanmış gerçekliğin işimize gelen kısmını altalta dizdiğimizde ‘tarih’ değil sadece ideoloji üretmiş ol”acağımızı vurguluyor. Çok yaşa sen sevgili hocam!

***

Mümtaz’er Türköne bakınız neler demiş:

“(…) Görünürde devletin silahlı gücünü sevk ve idare edenlere ve onların sözcülüğünü üstlenen Baykal gibi siyasetçilere şu yaklaşımın egemen olduğu anlaşılıyor: Etnik ayrılıkçılık karşımıza şiddet yöntemlerini kullanarak çıkarsa üstesinden gelebilir, hiç olmazsa kontrol altında tutabiliriz. Ama şiddeti bırakıp barışçı yöntemleri denerlerse zaafa düşeriz; çünkü silaha karşı donanımlı ve birikimliyiz, siyasete karşı değil.

Bu yaklaşım doğru mu? Bu yaklaşıma yani silahlı çözüme feda edilecek canları, insanî endişeleri bir kenara bırakalım; zira hiçbir insanî gerekçe bu yaklaşım için değer taşımaz. Bu çözüm tarzını savunanlar sadece devletin bekasını ve alî menfaatlerini dikkate alır. O zaman şu soruyu soralım: Salt silahla devleti korumak mümkün mü?

Kürt sorununda yeni bir evreye girdiğimiz ortada. Önümüzde bir fırsat duruyor. Şiddet kendini tüketti. Ne kadar süreceği belli olmayan bir zaman aralığında ya kendini yeniden üretecek ya da siyaset tarafından söndürülecek. Bu yüzden basmakalıp retoriklerin ve siyaset korkusunun arkasında duran gerçek endişeleri fark etmeliyiz. Aslında Türkiye sadece Kürt sorununu çözmek için bir fırsat yakalamadı. Akılcı bir devlet cihazına sahip olmak, hatta millî birlik ve bütünlüğünü sağlam bir şekilde tesis etmek, demokrasisini ve hukukunu devlete hakim kılmak için de önümüzde bir imkân duruyor.

Bu fırsatı değerlendirmek, bu imkânı kullanmak için basmakalıp retoriklerin sığ dünyasını aşmamız gerekiyor. (…)

Askerî çözüme dolaylı destek veren samimi; ama naif bir endişe de var. Bu endişe sahipleri siyasetin bölünme getireceğini düşünüyorlar. Bu endişeler geniş ölçüde Kürtler hakkında önyargılara dayanıyor. Ezberden sık tekrarlanan itirazlar, aslında bir zayıflığı ve özgüven yokluğunu gösteriyor. (…) Her ülkede etnik sorun, çoğunluğun çözeceği bir sorundur. Çoğunluk, kendisini gözden geçirmek yerine azınlığı suçlama kolaycılığına kapıldığı zaman, o ülkeyi tek parça halinde tutmak zorlaşır. Çoğunluk, azınlığı ayrı ve gayrı görmeye başladıktan sonra azınlığa ayrılık rüyaları görmekten başka çare bırakmaz.

Korkuları, paranoyaları bir kenara bırakalım. Biriken acılar, bu acıların büyüttüğü öfkeler var. (…) Bu öfke şiddeti doğallaştırıyor. Doğallık Türkiye’yi şiddete mahkûm ediyor. Öfkenin sonucu olan şiddet yine şiddeti doğuruyor; aklın ve sağduyunun egemen olacağı siyasete hayat hakkı tanımıyor. Öfkeyi bastırmak, sağduyuyu egemen kılmak şart. (…)

30 bin dramın içine sığdığı şiddet yüklü geçmiş, doğal olarak çatışmaya kişisel bir nitelik kazandırır. İşte asıl bastırılması gereken şey budur. Devlet kan davası gütmez. Devlet intikam almaz. Devlet, hukukla var olur, hukukla yaşar. Devletin kullandığı silah da, meşrû şiddet de hukuku hakim kılmak içindir. Şiddet ortamının devamını, intikam duygusu için, kan davası için vazgeçilmez görenler, arkalarını dayadıkları devlete ihanet etmiş olurlar. Devletin görevi yaraları sarmak, gönülleri onarmaktır. Bunu sağlayacak olan şey silah değil siyasettir.

(…) Cumhuriyet’imiz için hâlâ bölünme-parçalanma korkusu yaşıyorsak, daha fazla korkmak yerine nerede hata yaptığımızı tekrar tekrar düşünmek zorundayız. Nerede yanlış yaptık? Geçmişten ders çıkartıp, çözümü nerede aramalıyız?

PKK terörü doğal olarak askerî çözümü ön plana çıkardı. Terör iflasını ilan ederken askerî çözümde ısrar etmek, Türkiye’yi çözümsüzlüğe mahkûm etmek demektir. Şiddet, ağır baskısını toplum üzerinden kaldırınca, çözümler kendiliğinden ortaya çıkar. Türkiye’nin inkâr edilemeyecek bir etnik sorunu var. Bu sorun yıllar boyu baskı ile, yok sayılarak nihayetinde şiddet yöntemleri ile yüzünü gösterdiği zaman askerî tedbirlerle çözülmeye çalışıldı. Bu çözümlerin ürettiği kurumlaşmalar, alışkanlıklar var. Türkiye’nin 72 milyonu kardeşçe bir arada yaşatacak dinamiklerinin hayat bulabilmesi, toplumu yeniden ortak paydalar etrafında buluşturabilmesi için bu alışkanlıkların hemen terk edilmesi gerekir.

(…) İstanbul ve İstanbul’un temsil ettiği imparatorluk kültürü, etnik sorun yaşayan diğer ülkelerden farklı fırsatlar sunuyor. Bu toplum, altı asır farklı dinleri, ırkları, dilleri, kültürleri bir arada yaşatmayı başarmış bir imparatorluğun aslî unsuru olarak çok özel yeteneklere sahip. Bu yetenek, farklı olanı bir arada yaşatma yeteneğidir. Dökülen onca kana rağmen Türkiye’de bir etnik çatışmanın, Kürt-Türk düşmanlığının ortaya çıkmaması, bu özel yeteneğin eseridir.

Şiddetin ortadan kalkması ile siyasî çözümlerin ortalığı kaplaması farklılıkları yaşatacak çoğulculuğu da mümkün kılacaktır. PKK terörü ile Türk Devleti arasında sıkışan Güneydoğu halkının da özgür bir ortama ve farklı siyasî çözümleri tartışmaya ihtiyacı var. Türkiye’nin bütünleştirici dinamikleri ve gelenekleri, ayrıştıran ve bölen etkenlerinden daha fazla. Yeter ki bu dinamiklerin hayat bulmasına imkân tanınsın.

Askerî çözüm tek, ama siyasî çözümler aklınız ve sağduyunuz kadar çok. Sorunu PKK sorunu olarak görmek, dünyaya miyop gözlüklerle bakmaktır. Sorunu PKK sorununa indirgeyenler, farkında olmadan PKK’ya geniş bir meşruiyet alanı açıyorlar. (…)

Bütünüyle Kürt sorununun siyasallaşmasından endişe edenlerin, elinde silah bulunduranlar olması ve Baykal gibi demagoglardan ibaret kalması doğal. Bu durum bile tek başına Türkiye’yi halkı merkeze alan sivil siyasetçilerin yönetmesi gereğine haklı bir gerekçe oluşturuyor.”

30.10.2006 - 17:18 Yazan: metin | BUDUR! | | 2 Yorum

Bir ölçek Saffir-Simpson

Ne ilginçtir ki bilgisayarımdan yüzlerce dosya uçup gitti, fakat ne hikmetse bu yazıya bir şeycikler olmamış. Yazı güncelliğini yitirdi, lakin bugün başka şey yazacak halim yok, bununla yetininiz lütfen sevgili Rio de Janeiro’lu hemşehrilerim.

***

Hotantolu sevgideğer okurcuklarım, neredeyse beş hafta rüzgar gibi geçmiş (yok yok, Saffir-Simpson ölçeğine göre beşinci kategori Mitch kasırgası gibi) ve özüm bi dene dahi beddua savurmamış oraya buraya. Olmaaaz, delikanlıya yakışmaz. (Bakınız bi çırpıda yaşımı nasıl da budadım!)

Zaten son parti beddualarımdan biri (bkz: 21 nümerolu beddua) tepeme düşmüş, topuktan yedirmişim kendime; koruyun kendinizi hışmımdan! Korumasanız da farketmez ya, nasılsa dünya battı batacak; siz batmamışınız ne faide.

Hadi hayırlısı, ilk bedduam tuttu çoktan: Metin Bey dünyanızı batıramasa bile gözelcene kararttı! Ama bunu saymıyorum, müessesemizin ikramı olsun.

***

25. Şirin beldem Absürdistan’ımda yaşıyor olmaktan dolayı, Füsun Akatlı Hanım gibi son derece rafine, zeki, birikimli, sıkı bir entellektüel bile akıl tutulmasının kapsama alanından çıkamıyor. Sen de ömrübillah bu şirin beldede yaşayıp da akıl tutulmasına uğrayan sıkı entellektüellerden olasın, sevenlerin sana da böyle ah vah edeler.

26. Sen nutuk attıkça, irtica tiratlarıyla coştukça tribündeki ahali inadına inadına “mürteci”lere oy ata. Aklın karışa, aklın karıştıkça coşasın, nutuk atasın.

27. Şirin beldem Absürdistan’ımda paşa paşa gazetecilik yapasın. Dünyadan bihaber halinle, iki karışlık aklınla, insanlıktan, fikir namusundan, demokrasi terbiyesinden ari, karaktersiz kimliğinle cümle aleme rezil rüsva olasın. Kraldan çok kralcı olasın, her yeni kral seni incitmeden okşaya.

28. Ataman Bey’leşesin. Derdini anlatmaya üç kelime yete, siyahla beyaz dışında dünyanın bütün renkleri gözlerinden siline, gafanın içi kuş gibi hafifleye.

29. Üzerinde vandalların yaşadığı bir ülke olasın. Bir zamanlar cennetten bir köşe iken, göllerin, derelerin, sazlıkların kuruya; ak kuyruklu kartallarının, mezgeldeklerinin, bağırtlaklarının, telli turnalarının, hamsilerinin, kalkanlarının nesli tükene; denizlerin ve havan kirlene, ormanların hokus pokus ola, bitki türlerin buharlaşa, toprağın çölleşe.

30. Kimsenin gözünün kapalı olmadığı bir toplu fotoğrafa kaç çekimden sonra ulaşıldığını hesaplayan çalışmayla ödül alabilecek bir postmodern bilimsel gelişmişlik-ötesine ulaşamayasın; modern bile değil, premodern dönemde kalasın.

31. Geldim geliyorum diye bangır bangır bağıran, seni bir asır geri götürecek, kaynaklarının büyük bölümünü yokedecek, “bağımsız cumhuriyet” diye ger ger gerindiğin şeyi bile kalk gidelim yapacak full donanımlı depreme karşı köklü önlemler almak yerine şark vurdumduymazlığıyla devekuşuluk yapasın.

32. Dünya intelijensiyası (medeniyete fransız kalan Fransızlarla MacDonalds ve Coca Cola zıkkımlanan Amerikalılar hariç), burjuva liberal demokrasisinin bile gelinen aşamada yetersizliğini teslim ederken ve bu duruma incelikli çözümler üretmeye çabalarken, sen halâ ne deve ne kuş laikçiliğinle toplumunun değişim arzusunu ve gelişim çizgisini kavrayamayasın, anakronizma içinde küflenip paslanasın, içten içe çürüyesin, alay konusu olasın. Tependen, takacağın her sıfatı aşarak enginlere sığmayan Deniz Baykal Bey’lerle Suudi Arabistan turizm acentası sahibi The Sülü Bey’ler, gözünün önünden “Bugüne kadar hiçbir general veya amiralle oturduğum yerde konuşmadım; aradığım zaman ayakta ararım, onlardan telefon geldiğinde ayağa kalkarım” diyen Celal Şengör Bey’lerle, alçak değil çukur Ertuğrul Efendi’ler eksik olmaya.

33. Hükümet olasın emme iktidar olamayasın. Tükürdüğünü yalatalar. Kopenhag kriterlerinden yola çıkıp 301 adım geri gidesin, Perinçsizleşesin. Pozitivist irticanın enkazı altında kalasın, hastanelik olasın.

34. Üç otuz paraya beyaza boyanıveren Demirbank kibin olmadıysan böğrüne goç toslayan Yapı Gredi kibin olasın, leyleğinin yuvası bozula, vadaların çil yavrusu kibin dağıla. Selim Bey’in keskin diline düşesin, karizman cızıla. Metin Bey’in yazlığında afişe olasın.

35. Blogistan’da boy boylayacam soy soylayacam dirkene Muzmin Bey’le Bülent Bey’in çapraz ateşine tutulasın, nerden geldiğini bilemeyesin, far ışığına yakalanan tavşana dönesin.

36. Türk Telekom internet abonesi olasın, ikide birde kan beynine sıçraya, sinirden tırnaklarını kemirmekten tırnaksız kalasın. Meydan Larousse Büyük Lugat ve Ansiklopedi’den, İlhan Ayverdi Hanım’ın lugatinden, Ali Püsküllüoğlu Bey’in sözlüğünden, Ferit Devellioğlu Bey’le Hulki Aktunç Bey’in argo sözlüklerinden tek tek cımbızladığın güzelim küfürler kifayetsiz kala; başka dillerin sözlüklerini edinesin, satır satır ezberleyesin.

***

Hamiş: Kem söz sahibini bulurmuş derler. Beddua etmek iyi gelmedi bana. Yazıyı yazdıktan itibarenki üç gün içinde bakın neler oldu: İşyerindeki bilgisayarımdan bütün önemli bilgiler uçtu gitti. Sinüzitim ve reflüm azdı. Post-postmodern darbe olduğu halde kimsenin ruhu duymadı. Allah var, bunca felaketin arasında bir de güzel şey olmadı değil: Velet Hanım madalya koleksiyonuna bi dene daha madalya gattı. Tahmin edemeseniz şaşardım: Birincilik tabii kine! (Bu notu düştükten sonra da devam etti felaketler –biliyorsunuz, saymayayım artık.)

30.10.2006 - 15:58 Yazan: metin | BİR DEMET YASEMEN | | 3 Yorum

Bizim dedede de öyle bir işlek zeka var ki, kırk dâhi dahi ondaki zekayla baş edemez!

- Ünlem işareti, soru işaretine ne demiş?
- “Nedir bu Haluk Mesci Bey’in elinden çektiğimiz birader!” demiş.
- ‘De’, ‘dahi’ye ne demiş?
- “Bıktım senin şu anlam yükünden!” demiş.
- ‘Ki’, ikizine ne demiş?
- “Vaktiyle dil ırkçılığı yapacaklarına bizi birbirimizden ayırt edebilmeyi öğretselerdi daha iyi olmaz mıydı?” demiş.
- ‘Bayan’, yorumcu taifesine ne demiş?
- “Beni rahat bırakmazsanız Metin Bey’den çekeceğiniz var!” demiş.
- Metin Bey’in ‘Bey’i, Muzmin Bey’e ne demiş?
- “Türkçe yazım kılavuzlarının hepsi kargadır ama siz yine de birini kılavuz edinecekseniz Ana Yazım Kılavuzu kötünün iyisidir. Orada benim için ‘Özel isimlerin kuyruğuna takıldığında ilk harfi büyük yazılır’ fetvası var! demiş.
- Metin Bey, Ortak Defter bloguna ne demiş?
- “Yazı ve yorumlarını okuyup olmadık dil ve yazım hatalarına rastladıkça mesleğim adına utanç duyuyorum!” demiş.
- Metin Bey, Ortak Defter taifesine ne demiş?
- “Kendinize gelin, Şahin Bey’i kızdırmayın!” demiş.
- Jazzetta ahalisi, Metin Bey’e ne demiş?
- “Başınıza iş alacaksınız, kaşınıyorsunuz galiba!” demiş.

Günlerden cumartesi olup Metin Bey de işyerinde çile doldurmakta ise, size de böyle sade suya tirit, dandik bir yazı okumak düşer!

28.10.2006 - 16:34 Yazan: metin | ORTA BİR TÜRKÇE DİLBİLKİSİ | | 19 Yorum

Z’aman

* Çok şey yazıldı üzerine, yine de yok!

* Gölgesi var, hep oldu.

* Üzerine yazılıyorsa, üzerine yazıldığı için var.

* Olsa da olmasa da, hükmünü yürütüyor.

* Vakit’le karıştırılır nedense.

* Yaftalanır durur: çağ, dönem, asır…

* En yakın dostları: kitaplar.

* Sanalı: bellek.

* Onu dondurabilen tek şey: şiir.

* Aman dilenmesinden hoşlanmadığı rivayet olunur.

* Yaman avcı.

* Amansız hastalık.

* Tanrısal armağan.

* Derman.

* Bir tür görünmez ateş.

* Zaman zaman unutulduğu olur. Başının çaresine bakar o.

* Kelimelerin ona ihtiyacı var.

* Sonsuzluğun üvey kardeşi.

* Konuşursunuz, itiraz eder: “- Ama…”

* Umudun ebesi.

* Lafebesi.

* Çoğun, sağır-dilsiz numarası çekmeyi sever.

* Heykeli, durmuş saattir.

* Kıstırılmışlık duygusuna ebelik eden de, bu duyguyu yenmemizi sağlayan da odur.

28.10.2006 - 13:47 Yazan: metin | FAKİRİN KİLERİ | | 3 Yorum

We shall overcome some day / Deep in my heart i do believe

“Kitap, karanlığa uzatılan ve başka bir eli tutabileceği umulan bir el gibidir.” Böyle diyordu, sanat-hayat ilişkisi konusunda çarpıcı bir örnek oluşturan “Tom Amca’nın Kulübesi” romanının yazarı olan Harriet Beecher Stowe.

Ben romanı halâ okuyabilmiş değilim. Tülin Nutku’nun çevirisiyle Can Yayınları’ndan çıkmış bir süre önce. Tanıtım yazısından bir kesit alayım buraya:

“Dünya edebiyat klasiklerinden biri olarak kabul edilen ‘Tom Amca’nın Kulübesi’, yarattığı duygusal ve politik etkilerle yalnız edebiyata değil, ABD tarihine de damgasını vuran bir roman. İlk kez yayımlandığı 1952 yılında devrimci ve yenilikçi niteliğiyle büyük tepki toplayan, beyazların egemenliğini sürdürdüğü on dokuzuncu yüzyıl Amerika’sının utanç verici kölelik kurumu karşısındaki tutumunu acımasızca, ayrıntılarıyla gözler önüne seren bir başyapıt.”

 

Ve bir haber:

“’Tom Amca’nın Kulübesi’ satılıyor.

tom_amcanin_kulubesi2.gif

 

Harriet Beecher Stowe’un yazdığı ünlü ‘Tom Amca’nın Kulübesi’ romanına isim veren kulübe, ait olduğu evle birlikte satışa çıkarıldı.

Montgomery Tarih Derneği Müdürü, Maryland eyaletinin Rockville kasabasındaki üç odalı evin, meşhur kulübesiyle birlikte satışa çıkarıldığını, Montgomery’deki yerel yetkililerin para toplayarak evi satın alma ve tarihi bir mekan haline getirme niyeti bulunduğunu söyledi.

Evin şu ana kadar özel mülk statüsünde olduğunu belirten dernek müdürü, çok az sayıda kişinin evin Georgetown’a giden eski yolda bulunduğunu bildiğini belirtti. Evin son sahibinin geçen eylül ayında 100 yaşında öldüğünü kaydeden Harper’a göre, Precost’un ailesi, evi ve 1849′da otobiyografisini yazarak ‘Tom Amca’nın Kulübesi’ romanına ilham kaynağı olan Josiah Henson adlı kölenin yaşadığı kulübeyi satmaya karar verdi. 1789′da Maryland’de doğan Henson, ABD’de 41 yıl boyunca köle olarak çalışmış, 1830′da ailesiyle Kanada’ya yerleşerek otobiyografisini yazmıştı. Henson’ın hikayesinden etkilenerek ‘Tom Amca’nın Kulübesi’ni yazan Harriet Beecher Stowe, büyük ün kazanmıştı.”


***

Peki, niye bahsettim şimdi durup dururken, okumadığım bir kitaptan? Çünkü:

Pazara götürülen bir arabada
Bir dana vardı yasla bakan.
Yukarısındaysa bir kırlangıç
Gökyüzüne kanat açan.

Nasıl da gülüyor rüzgar
Gülüyor tüm gücüyle.
Gülüyor, gülüyor gün boyu
Yaz gecelerinin ortasında.
Donna donna donna donna
Donna donna donna don.

Bırak şikayeti dedi çiftçi
Dana olmanı kim söyledi sana?
Niye kanatların yok uçacak
Özgür, onurlu kırlangıcınki gibi?

Bağlanıp öldürülür kolayca danalar
Hiç mi hiç bilemezler nedenini.
Kim kazanabilir peki özgürlüğünü
Uçmayı öğrenen kırlangıç gibi?

Yakılmaya giderken yazılan bu şarkıyı kim söyleyebilir ki Joan Baez’dan başka?! Protest folk’un unutulmaz, güçlü sesi, barış ve özgürlük türkücüsü Joan Baez’dan başka?

Blowing in the Wind”in ölümsüz sesi Bob Dylan’ın yoldaşı Joan Baez’dan başka?

Bob Marley’in sesinden yayılan özgürlük çağrısının “No Woman No Cry” diye kendi sesinde yankılandığı Joan Baez’dan başka?

Tom Amca’nın Kulübesi’ni ben, çocukluğumun radyo günlerinde, Arkası Yarın’larda dinlemiştim. Fon müziği tek kelimeyle çarpmıştı beni. Kimdi bu kadın? Ben daha küçüktüm, bilmiyordum dünyanın kötülüklerini, bilmiyordum o dili, ve bir kadın bir şarkı söylüyordu, saydam, onurlu, yumuşak ama dik bir sesle. Ne yapıp edip öğrendim kısa sürede adını: Joan Baez’dı. Sonra başka şarkılar da dinledim ondan. Yıllarca. Ve ilginçtir ki, muhayyilemde canlandırdığım kadının ta kendisiydi.

Sonra araya çok şey girdi. Bir toplumun cinnet hali, sabahları peşin vedalarla çıkılan sokaklar, ateşli düşlerin sahipleriyle birlikte yanıp kül olduğu büyük yangınlar.

Ama bu ses eskimedi, dinmedi, susmadı. Okyanus ötesinden östaki borumda yankılandı. Ve ben bugün, çoğu dökülmüş, kalanı kırlaşmış saçlarımla, yorgun atan yüreğimle, artık görmenin değil görmemenin planlarını yapan gözlerimle, binbir yakıcı ezginin keskinleştirdiği dinleme ve işitme duyumla Joan Baez adlı bu anıt karşısında insan acılarının dinmediği, dinecek gibi gözükmediği, uzak ve fakat haddinden fazla yakınlaştırılmış bir coğrafyadan selam duruyorum sessizce. İçimden Joan Baez şarkıları mırıldanarak.

Evet, günün romanı: TOM AMCA’NIN KULÜBESİ.

Günün şarkısı: DONNA DONNA.

27.10.2006 - 13:47 Yazan: metin | LATERNA | | 26 Yorum

Finduğun aşkina tutulduk!

Selim Bey’in blogunda “Finduklu Tarifler” girişimini konu edinen yazıyı okuduğumda bir heyecanlandım pir heyecanlandım ve hemen o özgün procemi gerçekleştirmeye karar verdimdi. Nereden bilecektim lanetlenmiş kral Phieneus Bey gibi başımın beladan belaya gireceğini böyle! İki seksen yerlere serildi procem tabii. Bayramda bir fırsatını bulup da kendi yazlığımın mübarek topraklarına adım attığımda bir de ne göreyim, Oya Hanım beni fırçalamamış mı! Telaştan elim ayağıma dolaştı, ne halt edeyim de kendimi affettireyim derken, ablamın evinde, onun ve yeğenimin de kıymetli yardımlarıyla, aşağıdaki iki tarifi apar topar hazırladım. Ama bu demek değildir ki lalettayin hazırlanmış iki tarif –asla; her zamanki gibi leziz ve sapına kadar özgün tarifler sunuyorum, başka türlüsünü bu fakir yapabilemez zaten!

***

FİNDUK REÇELİ

Fındığın herbişeyi olur da reçeli olmaz mı deyip işe giriştiğimde hayalkırıklığına uğradım. Meğer Batı Karadeniz bölgesinde afiyetle tüketilen bir kahvaltılıkmış. Olsun, benim tarifim farklı ve özgün!

Malzemeler şöyle:

Bir avuç fındık
İki su bardağı tozşeker
İki su bardağı su
Bir adet kuru incir
Bir çorba kaşığı kuru üzüm
Bir çay kaşığı limontuzu
Bir çay kaşığı tereyağı
Yarım çay kaşığı toz zencefil
Beş altı adet karanfil
Bir çubuk tarçın

Fındığı önce tavada ya da fırında iyice kavurun, sonra havanda dövün –un haline getirmeyin, yalnızca ufalansın. Limontuzu, tereyağı ve zencefil dışındaki bütün sos malzemesini tencereye koyup 15 dakika pişirin. Zencefili, tereyağını ve suda erittiğiniz limontuzunu ekledikten sonra da 5 dakika kısık ateşte tutun. Büyük kabarcıklar oluşmaya başladığında tahta kaşıkla kabarcıkları alabilirsiniz.

Ocaktan indirip soğumaya bırakın, sonra da kavanoza boşaltın.

***

FINDIKLI KUP

Reçele düşkünlüğünüz yoksa ve benim gibi dondurma manyağıysanız, bu, sizi nefis bir kup macerasına sürüklemeye yetebilir. Yapmanız gereken, yukarıdaki listeye birkaç şey daha eklemekten ibaret.

Malzeme listemiz şöyle:

Yarım kg kaymaklı dondurma
Bir paket kakaolu rulo gofret
Birkaç nane yaprağı
Bir miktar fıstık rendesi
Yeteri kadar çikolata sosu

SOS İÇİN:

Bir avuç fındık
Beş adet kuru kayısı
Bir adet kuru incir
Üçte bir çay kaşığı toz zencefil
Üç dört adet karanfil
Yarım çubuk tarçın
Bir çay bardağı su
Bir çay bardağı tozşeker
Bir çay kaşığı limontuzu
Bir çay kaşığı tereyağı

Kuru kayısılarla kuru inciri ince dilimler halinde kıyın. Fındıkları tavada ya da fırında iyice kavurun. Sos için ister kırın, ister bütün bütün kullanın –ben bütün bütün kattım sos malzemesinin içine. Gerisi reçeldeki gibi: Limontuzu, tereyağı ve zencefil dışındaki bütün sos malzemesini tencereye koyup 15 dakika pişirin. Zencefili, tereyağını ve suda erittiğiniz limontuzunu ekledikten sonra da 5 dakika kısık ateşte tutun. Büyük kabarcıklar oluşmaya başladığında tahta kaşıkla kabarcıkları alabilirsiniz.

Bu şekilde hazırladığınız sosu bir süre dinlendirin. Servis yapacağınız zaman, kup bardaklarına bir kat dondurma, bir kat sos, tekrar dondurma, tekrar sos yerleştirin. Çikolata sosunu da ekledikten sonra üzerini nane yapraklarıyla ve rendelenmiş fıstıkla süsleyip gofret çubuğunu iliştirin.

Afiyet şeker olsun. Yazısı vesile olduğu içün Selim Bey’e teşekkür edin –işte böyle de yağ yakılır! (Bkz: Bir önceki yazı)

26.10.2006 - 13:00 Yazan: metin | MUTFAKTA CİNAYET | | 8 Yorum

Kârı maksimize edilecek 2 (iki) adet patron aranıyor!

Ben geldim! Öncelikle bütün dostlarımın bayramını kutlarım. Bu kutlama biraz geç oldu ama beni bağışlayacağınızı umuyorum anlattıklarımı dinleyince.

***

Ne zamandır buralara uğramayan Afşar Bey’in kulakları çınlasın; “ileride kâr maksimizasyonuna katkıda bulunmaktan yakındığım bir patron bile bulamazsam günümü göreceğimi” söylüyordu, haklı çıktı. Yalnız bir fazlasıyla haklı çıktı! Birazdan anlayacaksınız niye öyle olduğunu.

Şu son yirmi günde birçok olumsuzluk üstüste ve üstüme üstüme geldi. Birini biliyorsunuz, ilginizin beni ne derece duygulandırdığını belirtmekte aciz kalırım, sağolun hepiniz. Diğerleriyle de başedebilmiş değilim. İşyerindeki bilgisayarımdan uçuveren dosyalarım, öncü kuvvetlerdi. Ardı çorap söküğü gibi geldi: Bir adet ölüm, iki adet istihdam sorunu, arada ufak bir kötü sürpriz ve sonuncu felaket; kızımın turnuva öncesi sakatlığı.

Neyse, bayram sonrası tadınızı kaçırmamın alemi yok. Bunları da yazmazdım da, son yazımın yorumları arasında bir okurcuğum beni buralarda tebdil-i kıyafet görür gibi olmuş; gördüğünün ben olmadığımı, olamayacağımı açıklamama delil olsun diye yazıyorum.*

Afşar Bey bir fazlasıyla haklı çıktı demiştim, açayım. Reklam yazarı olduğumu çoğunuz biliyorsunuz artık, daha doğrusu hakkımda ne varsa biliyorsunuz diyesim geliyor, o kadar da teşhircilik yapmışım burada ve kabilemizin diğer yazlıklarında. Madem bu haltı yedim, geri dönüş yok, ileri! Sadede geleyim; eşimin de işini kaybetmesine ramak kaldı. Kendisi mali müşavir -belgeli cinsinden. Tuzlukk Bey bilir, kısaca “SMMM” tabir edilen bu mahlukatın bir de yeminli cinsten olanı var, bizimkisi yeminsiz fakat belgeli. Farkı halâ tam anlayabilmiş değilim, anladığım kadarı şu: Yemini de belgesi de bulunmayan düz piyade takımı en çok çalışıp en az ekmek alabileni, yeminli cinsi bunun tam tersi, belgelisi de arada kalanı. Her neyse, aslında bir dükkan açıp ekmeği vergi mükellefi dediğimiz, devlete göre kümesteki kaz, bana göre bir tür delikli taştan çıkarma imkanı varmış da, bu öyle kuruyemişçi dükkanı açmaya filan benzemezmiş; bir iki yıl keseden yemeyi göze almak gerekirmiş, o göz de bizde yok maalesef. Bir araba lafın özeti: İstanbul nam cangılın Anadolu yakasında kârı maksimize edilecek bir adet patron aranıyor tarafımızdan. Acilen. Niye acilen? Çünkü IMF ve Dünya Bankası yetkilileriyle ailecek stand-by anlaşması filan yapamadık, “zaten Absürdistan’la yeterince başımız dertte, bi de sizinle uğraşamayız ülen” dediler.

Hanım İnculazca filan bilmez, işini iyi bilir o kadar. Yaşı kemale ermiş vaziyettedir, çıtır arayana gösterilecek bir adet kapımız mevcuttur. Evropa yakasına geçemez, geçecek olsaydı velet doğmadan önceki dönemde çalıştığı, aybaşlarında yeşil yeşil USD dolarıynan evin kapısını çaldığı gül gibi işini bırakmazdı zaten. Ha, unuttum, şu anki işinde denetçi olarak çalışıyor.

Bendenize gelince, fakirin iş tanımı şöyledir:

- İğneyle kuyu kazmak,

- Samanlıkta çöp aramak,

- Dağları delmek,

- Hendekler aşmak,

- Düz ovada şaş…mamak,

- Efendi efendi çalışmak.

İlle de reklam sektörü olsun diye tutturduğum yok, “ne-iş-olsa-yaparım-abü”cü taifesinden değilim amma pazar mafyası izin verirse limon da satabilirim icabında –bıçak kemiğe dayanırsa yani. (Yalan yalan, ben kim limon satmak kim! Satış başka, pazarlama başka, pazarlama iletişimi ise daha da başka birşeydir, bilenler bilir.) Yalnız öyle çeviri meviri yap[a]mam, Anglosakson diliyle seviyeli birlikteliğime çoktan bir son vermiş bulunuyorum. Mehmet Ali Bey duymasın; düşünce tarzına, birikimine, zekasına, ifade zenginliğine, kısacası herbişeyine heyran olduğum S. Bey bu satırları okusa da, kreatif ekiple fazla yüzgöz olmayacağım bir köşede tahta bir sandalyeye oturtup redaktörlük, kondüktörlük, ajitatörlük filan yaptırsa bana diyorum hani… Curriculum vitae felan da istemese, çünkü biliyorsunuz ben fakir ama gururlu bir gencim. Herbişeyine heyran olunan bir patronla çalışmak müşkil bir hal arzedebilir, bu riski göze alıyorum, yeter ki sabahları ayaklarım geri geri gitmesin, akşam da mutlu mesut ve dahi bahtiyar döneyim evcağızıma, cebimde de fındık** fıstık olsun biraz. Ş. Bey de özümden geri dursun, mahzeninde tatlı tatlı hatıralar alemine dalsın, arada M.M. Bey‘len birlik olup S. Bey‘e sataşsın.

Yok yok, ayıp oldu böyle alenen iş dilenmek! Ama olsun, isteyenin bir yüzü kara. Zaten bir ay vaktim var sayılır daha, o zamana kadar kim öle kim kala. Üstelik İstanbul depremi de geldim geleceğim diyor.

Üç haftalık depresyondan sonra bu kadar saçmalamak hakkımdı sanırım. Geçmiş bayramınızın yanısıra, hepinizin bayramertesi sendromunu da tebrik ediyorum! Orhan Pamuk Bey’i çekiştirmeyen kalmadı, benim neyim eksik –azzz sonra, yani keyfim ne zaman yerine gelirse.

 

(*) Son yazıma BRÜT 192 yorum gelmiş, acayip bir gerginlik yaşanmış. Irmak Hanım, sanalın da sanalı mısınız bilmiyorum, sizi ve dediklerinizin tek kelimesini anlayabilmiş değilim, anlamak istediğimi de maalesef söyleyemeyeceğim. O ilmekte olup bitenleri tatlıya bağlamak için yanımda Hacıbekir lokumu getirdim, herkese ikram edeyim. (Bu Allah’ın cezası şehir ben küçük bir çocukken hayallerimi süslerdi, arada bir gelen Hacıbekir ve Osman Nuri lokumları, şekerlemeleri ise o hayalleri iyice azdırırdı. Bunca yıl geçti, halâ karar verebilmiş değilim, Hacıbekir’in mi yoksa Osman Nuri’nin mi daha nefis olduğuna…)

(**) Oya Hanım, inşallah iş işten geçmemiştir; tarifimi birazdan yollayacağım, beğenirseniz belki baskıya yetişir.

26.10.2006 - 10:17 Yazan: metin | Poorish | | 44 Yorum

“Bu odada sanki biri”

Acı, bir zaman gelip de dudağın kenarında acı bir tebessüme dönüşene kadar acıdır -sıfatsız, elbisesiz. Günlerime rengini veren, şimdilerde o, salt acı, saltık acı. Kabuğunu kıramadığım, içinden çıkamadığım.

Ve içeriden sesinizi duydum, duymaktayım, sizler çok yaşayın sevgili dostlarım. Biliyorum ki hiç de sanal değilsiniz; sahiden sahici, sahihsiniz. Blogdaki ve posta kutusundaki mesajlarınızla derdimi yeğnilttiniz, güç verdiniz. Kuru bir teşekkür sözü az gelir, söz bulamam.

Kendimi yeniden bulduğumda geri dönerim, yorumlarınızın hepsini karşılarım, yerlerinizde ziyaret ederim –söz. Belki yarından da yakın, kimbilir.

13.10.2006 - 21:42 Yazan: metin | Poorish | | 190 Yorum