Sur les faideler dö la sarımsak: Aydınlansak da mı aysak, aysak da mı aydınlanmasak?
Üniversite gençliğinin eğilimleri konulu malum araştırma ve bu araştırmaya bakarak hezeyanını sergileyen köşeyazarı efendinin lakırdısı, şizofrenik sosyal psikolojimizin hal-i pürmelalini gözler önüne seren sayısız fırsattan biri oldu. Esasında bu efendinin incilerini eleştirmeye bile değmez –ömre zarar- ama hazır Zaman’dan Neşet Toku adında tanımadığım bir bey üşenmemiş, ciddi ciddi eleştirmiş; bana da sessiz kalmamak düşer. Değil mi ki pozitivist modernistlerin zihin dünyasında, kendi zihniyet yapılarının amansız dogmatizmine riayet ve nazenin hayat tarzlarına tekabül etmeyen demokrasi ve hukuk devleti özlemi sahiplerini -bunların ideoloji, dünya görüşü ve dinsel inançları ne olursa olsun- ötekileştirip öcüleştirmek eğilimi egemendir; değil mi ki o dar, mürteci kafalarında pozitivizm eşit aydınlanma’dır; değil mi ki bu statükocu despot oligarkların fikir alanındaki tek marifeti, ‘demokrasi’ kavramının karşısına çağdışı, çarpık bir zihniyetten menkul, ilkokul müfredatından alınma bir ‘cumhuriyet’ kavramını, ‘laiklik’ kavramının karşısına Fransızların bile kasıklarını tutarak gülecekleri, lime lime olmuş, dayatmacı bir laikçilik uygulamasını koyarak bütün bir toplumu bu zorbaca politika ve ahlaksızca manipülasyonla mağdur etmek ve kişilik bölünmesine uğratmaktır; o halde toplumu ahmak sürüsü yerine koyan bu zihniyete her hezeyanında bıkmadan usanmadan, sabırla, layık olduğu düşünsel karşılığı vermek gerekmez mi?
Yazıdan iki alıntı sunuyorum:
(…) Oysa ki demokrasi; pozitivistlerin dindarlara tahakkümünü değil, eşitlik temelinde örgütlenmeyi ve çoğulcu bir toplumdan yana olmayı; hukuk devleti; egemen güçlerin, tebaalarına yönelik irade bildirimlerini değil, insan hakları temelinde bireysel özgürlükleri muhafaza için inşa edilmiş sınırlı devleti benimsemeyi; aydınlanma; pozitivist ve hatta materyalist ne idüğü belirsiz bilimciliği ve bilgiçliği değil, bireylerin kendi akıllarını başkalarının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanma kararlılığını ve yürekliliğini göstermesini; modernlikse rasyonelliği ifade eder.
(…) Belki de onlara Batılı, aydınlanmacı, modernist ve hukuk devleti savunusu yapan, Alman filozof Immanuel Kant‘ın [abç] diliyle cevap vermek daha isabetli olacaktır: ‘Ergin olmak, özgür olmaktır. Özgür olmaksa insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanması ve kendi hayatını kendisinin belirlemesidir (self-determinasyon). Din bakımından ergin olmayış ise her şeyden daha çok tehlikeli, zararlı ve onur kırıcıdır.’
Bırakalım da insanlar, kendileri için neyin iyi neyin kötü olacağına yine kendileri karar versin. İnsanlara ergin bireyler muamelesi yerine; baskı, zorbalık ve manipülasyonlarla ‘ahmak’ muamelesi yapmak, aydınlığın değil, olsa olsa despotluğun bir yansımasıdır.
Bilinçaltlarında insanlara ‘daha az ahmak ve daha çok ergin olmaları için’ böylesi tavırlar takındıklarını söyleyen ‘pozitivist-aydınlanmış-despotlar’a ve ‘irticaî kakofoni’ manipülasyonlarına kalkışan medya organlarına yönelik belki de en güzel cevap, sözü edilen araştırmadaki, ‘Medyaya ne kadar güveniyorsunuz?’ şeklindeki soruya üniversite gençliğinin yüzde 75 oranla, ‘Hiç güvenmiyoruz.’ demesidir. (…)
***
Egemen resmi zihniyetin sahip ve temsilcilerinin içine düştükleri acıklı duruma gülmek mi gerek ağlamak mı, karar veremiyorum bir türlü. Çünkü hepimiz aynı gemideyiz.
Radikal’deki yazısında Nuray Mert de, cumhuriyeti bir kıyafet balosuna indirgeyen bu zümreyi eleştiriyor. Ancak bununla kalmıyor; İslami duyarlılık sahiplerinin de karşı-yanlışına işaret ediyor.
***
Biliyorsunuz bu Radikal tuhaf bir gazete; içinde her soydan ve boydan fikir sahibi var dense yeridir. Verdiğim 40 kuruşun ancak Radikal İki ile kitap ekine ve bir de içeride bir iki yazarın köşeyazılarına tekabül eden kısmını helal ediyorum sadece. Bu gazetedeki bazı köşebeylerinin siniruçlarımı iltihaplandırmamaları maalesef imkansız.
Tabii siz böyle dediğime bakmayın. Dergici eskisini hiç okuma gereği duymasam da müsteşar/bakan eskisini arada bir, diplomat eskisini ise mutlaka okuyorum. Aklıma nedense birden şöyle bir cümle kurmak geldi -tamamen kendiliğinden: Ben faşistin bile zeki, çevik ve sporcu olanını severim. (Ayrıca bilmem belirtmeme gerek var mı; önüne gelene faşist diye küfreden biri filan olmadığımdan, faşiste de rahatça faşist diyebiliyorum. Dolayısıyla birine öyle diyorsam, kızdığım ve hakaret etmek istediğim için değil, sadece nesnel bir olguya işaret etme babında bir fikir namusu titizliğindendir bu.)
Bu kadar lüzumsuz ve alakasız lakırdı etmeme, rüyamda görsem hayra yormayacağım birşeyi şu anda yapacak oluşumdur sebep. Evet, Gündüz Aktan’ın bugünkü yazısına göndermek istiyorum sizi. Çünkü aydınlanma, pozitivizm, sosyal darvinizm, akıl, din, modernite ve bizim cumhuriyetin “beka içgüdüsü” hakkında bir köşeyazısına sığacak özet çıkarmış bu bey. Bir de rica etsem, Müslüman dostlarım şu meşhur Selefi-Maturidi karşıtlığı hakkında iki çift kelam edebilirler mi? Bu bey iki şeye çok takık vaziyette: Biri “eski solcu-yeni liberal” aydınların kendince psikoanalizi (!), diğeri de bu. Birinci takıntının gerisindeki dehşetengiz güdüyü ve derin tehditi çok iyi tanıyorum da, bu ikincisiyle ilgili bilgilerimi tazeleyip derinleştirmeye ihtiyacım var.
