jazzetta

“renk renk düşünceler kaldı söylenmedik” (hayyam)

Hafiflik, bir ağırlık sanısıdır. Böylesine basit bir gerçeğe yakılmış türkü:

Efenim ne zamandır şu bizim malum paşaza uğramıyorduk! Fırsat bu fırsat deyip daldık içeri. Elimize cildi çoktan eprimiş, sayfaları dağılmış bir kitap geçti. Künyeyi okuyamadık diye tutup kitabı bir kenara atacak değiliz a, koltuğumuzun altına sıkıştırıp evin yolunu tuttuk.

Neyse, gevezeliğin lüzumu yok; aradan çekileyim ben, siz rahatınıza bakın. Kahvenizi alın, sallanan koltuğunuza kurulun, dileyen piposunu da yaksın –dikkat, sigara demedim; Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti’nin alakadar talimnamesi mucibince sağlığa zararlıdır sigara biliyorsunuz.

***

DENGE TÜRKÜSÜ

yükseldim seni ve hafiflerim sandım
atarak kendimi

yanmış köklerse bıraktıklarımız
isidir sözün yapışan -ağrının hiyeroglifi
ve göğün alaycı ağırlığıdır.
bir taş gibi doldurdun
nemli ve kuytu göz boşluğumu
bunca uğultuda yakaladım ince uzun sesini
ve bir halk uykusuna yakalandım

gitmediğim bunca yerde buluyordum
kan bulaşmış kanımı, göz bulaşmış gözümü
anlamıyordu gitmemişliğim kısa süren sessizlikten
dramaturgunu arıyordu dram
donmuş kuşlar kokarken hava
ölümün pamuk gibi dokunduğu kuşlar

ölümün, pamuk gibi
ölümün pamuk gibi dokunduğu
renkkörü bir çölde erdimdi seni.
sonunda gerçekleşmiştim
sandım. sonunda
iyiydim
evcildim ılıktım.
birbirine ulanan pamuk tarlaları
kedere ince saz gibi eşlik eden ayla
tamamlanıyordu

çok orman sarmıştı etrafımı
ve tıslayıp kıvrılan bir yazı -dili çatal.
tek oldum kırıldım
geçip gitti çürük gövdemden eski sesiyle
rüzgarın izi
ki ansızın büyüdüm eksilmişliğimde

gece; yoldur, babadır
sabah; annedir, tutunuş
bu bilgelik sardı belimi -doğrulup
bir soru gibi herkese gittim.
dönmek yok kalırım onlarda -hep akan bir dam olurum
ayla seyrederiz birbirimizin yadsınmış yalnızlığını

biz konuşurken hep unutuyorduk
yonttuğumuz o büyük boşluğun
ispanyol kalyonlarını.
büyük kayıplar verdik dudaklarımızın kıyısında.
ellerimizi birbirimizde unutmak yoktur
plantasyonlarında efendilerimizin

ey! ben rozetini taktım kalbimin yakasına
öğle güneşinin ve sevdim
göğüs boşluğuna yakışmış kokusunu
gövdende yaktığın günlüğün.
öğle güneşinde gözler içe açılır
gölgeyi biçmenin heyecanıyla
kendileri olur gövdeler -gibi basit gerçeklerle doyurdum
basit gerçek ruhumu

hafiflerim sandımdı
düşünce kendimden daramı
ağır geldi dengenin özgül
bilgisi

harflerin, boşluğun, yitimin, gecenin ilgisi

29.09.2006 - 17:43 Yazan: metin | JÜKRÜPASAPAŞAZI | | 36 Yorum

Arkası

“Kapalı sarı”. Dil mucizeyse, çocuk diline ne diyeceğiz peki? Bugün kapalıyız. Yandaki veronez yeşili açık, dilerseniz oraya girebilirsiniz.

…Kapalı. Su katılmamış değil. Karanlığa kaçmıyor, yalnızca kapatılmış. Belki gizli kapaklı. Belki içerde birşeyler dönüyordur. Geçici bir süre içindir belki.

Babasına küçük kızından ikinci hediye: “Arkasöz”. Gelin buna da şapka çıkarmayın! Sözün arkası mı, arkasında değil de önünde durduğumuz söz mü? Önüne mi geçtiğimiz yoksa? Ola ki sözlüklere girmemiş olan sözlük anlamından ibaret: Bazı yazarların sonda, sonunda sarfettiği. Bir tür sonsöz. Alşimistçe bir çaba: Somsöz hevesi.

Sarı. Koyu değil, kapalı. Ve elbette arkasöz; arkadan dolanan, arkadan koşan, ya da hiçbiri: Arkalayan söz.

28.09.2006 - 16:22 Yazan: metin | FAKİRİN KİLERİ | | 32 Yorum

Sebastian, gurur ve iftiharla tanıştırır:

velet.jpg

İşte benim 16 madalyalı, Balkan şampiyonu velet! (İki yıl önceki hali.) Kucağındaki de, kolayca tahmin edebileceğiniz üzere, evin kraliçesi Minti Hanım!

İkisinin de huyu suyu birbirine benziyor. İkisi de nazlı, ikisi de önüne her konanı yemez, ikisinin de birçok hususta “tenezzül sorunu” vardır. Ama olacak o kadar deyip sineye çekiyoruz işte! (Aslında sineye çekmek doğru değil, biliyoruz da, hatanın neresinden nasıl dönebileceğimizi pek bilemiyoruz! Benim zemanımda babalık okulu olsaydı gider, hiçbir dersi de kaçırmazdım emme, yoktu.)

Toto Hanım’la Kara Hanım’ın da birer vesikalığını yayımlarım eğer isterseniz.

26.09.2006 - 12:26 Yazan: metin | Poorish | | 62 Yorum

Entelektüel namusa karşı intisap ve icazet geleneği

Kalemzede Bey aramıza döndü. Döndü ama kendi yazlığının kapısı penceresi kapalı, o sadece bizim yazlıklarda görünmeyi tercih ediyor şimdilik, ağırlıklı olarak da Ece Hanım’ınkinde. Olsun, bu da birşeydir!

Ece Hanım’ın, Fatma Barbarosoğlu’nun bir yazısından hareketle açtığı tartışmada Kalemzede Bey tarafından yapılan yorumu, o tartışmadan bağımsız olarak değerlendirmeyi ve kendisinden izin alarak buraya, VERSUS köşemize taşımayı uygun gördüm. Her zamanki gibi titiz, kılı kırk yaran, zekice değerlendirmelerle, sevgili Bekir Bey’in de düsturu olan “resmin bütününü görme”mizi sağlayıcı açılımlar getiren Kalemzede Bey’in bu yazısı, benim için ayrıca önemli. Nedenine ilişkin şu anda gevezelik yapacak ne vaktim, ne de gücüm var; o şimdilik bende kalsın. Yazıyı, yazarının e.e.cummings ve a.düzkan sendromuna saygı göstererek, aynen yayımlıyorum.

***

türkiye cumhuriyeti’nin bir modernleşme krizi yaşadığı açık. osmanlı daha ta üçüncü selim zamanında modernleşmeye karar verdiğinden, bunun zorunluluğunu hissetmeye başladığından beri özü itibariyle batı-dışı bir modernleştirme projesinin nesnesi oldu. on dokuzuncu yüzyılda milliyetçilik dalgasının hızla büyümesi uluslaştırma ve ulus-devlet inşa projelerini bu batı-dışı modernleştirme projelerinin organik bir unsuru haline getirdi. emperyal zihniyetin hâkim olduğu bir çok-kültürlü ve çok-etnili coğrafyada entelektüel üretim ile iktidar arasındaki ilişki vatanın bekası uğruna sayısız hasar aldı, kavramsal zemindeki derinleşme ihtimalini büyük ölçüde kaybetti, ahlaki bir tutum olarak samimiyet bu ilişkide yoğun bir operasyonel mahiyet edindi. hemen hemen her dönemde ve her tarihsel dönemeçte gündemin aciliyet kesbeden maddeleri uğruna temel meseleler ihmale maruz kaldı, ne osmanlı ne de türk toplumu bir kültürel analize modern bilimsel disiplinlerin gerek jargonunun ve gerekse de terminolojisinin hakkını vererek tabi tutulmadı. batı-dışı modernleşme süreçlerinin ya da modernleştirme projelerinin asla ve kat’a vazgeçemeyeceği bir gereklilik modernitenin ve modernizmin batılı entelektüel ve şark’ın tefekkür ve hikmet birikimini aynı masaya yerleştirip sağduyulu ve eleştirel bir yaklaşımla okuma ve yeniden yazma girişimi idi. oysa bu, örneğin tanpınar, atay, kemal tahir, idris küçükömer gibi birkaç entelektüel ve edebiyatçının yalnızlık ve umutsuzlukla donanmış çabası dışında, ideolojik bakış açısı ne olursa olsun hiçbir fikir ve edebiyat camiasınca yerine getirilmedi. intisap ve icazet hevesinin ve geleneğinin aşılamadığı bir fikir dünyasında kendine yer arayan, merkeze yakın durmak için ne gerekirse feda etmeye hazır bir entelijansiya ahval ve şeraiti resmeden bu hastalık tablosunda aciliyet gerekçeli operasyonel jargonlara ve söylemlere meselelerin aslına ve özüne yakışır bir kavramsal donanım ve işleyiş, bu coğrafyayı paylaşan insanların ve insan topluluklarının hak ve huzur arayışları karşısında daima öncelik tanıdılar, kendi toplumsal itibarlarını ve işlevsel statülerini bu öncelik gerekçesinin üzerine inşa ettiler. meşrutiyette türkçüler, cumhuriyetin ilk dönemlerinde pozitivist ve sekülaristler, kırklardan seksenlere kadar sosyalistler ve sosyal demokratlar, seksenlerde türk-islamcılar ve muhafazakârlar, doksanlardan bugüne ise islamcılar; hangi ideolojik gelenek içerisine yerleşmiş olursa olsun, bugün şu ya da bu oranda bir arada yaşamaya çalışan bütün entelektüel cemaatler fikir üretirken hep sözde-öncelikleri gerekçeleştiren bir iktidar mücadelesinin neferleri ve komutanları olmayı bir kimlik ve işlev addettiler.

insan teklerinin dramatik ve trajik öykülerini şu ya da bu kimlik ve proje adına feda etmeye her daim hazır bir entelijansiyanın tartışma adabı ve üslubu elbette ki kavramsal doygunluğun gereklerini algılamaktan bihaber bir durumda olacaktır. aktüel meselerin kutuplaşmacı çekişmelerine hizmet etmeyi münevverlik addeden bir zihniyetin araçsallaştırdığı akıl giderek kavramlarını kaybeden bir hafızanın esiri haline gelecektir. en basit meselede bile kavramların özgün ve bilimsel tanımlarından bihaber bir yorum ve hitap çabası bu münevverlere itimat ve itibar eden masum ve mazlum insanların zihninde ve kalbinde nasıl da büyük gedikler ve yaralar açmaktadır, hiç kimse dillendirmez olmuştur bu trajediyi artık. türkçülerin düşmanları batıcılardı, muhafazakârların ilerlemeciler, pozitivistlerin tasavvufçular, sekülaristlerin dindarlar, sosyalistlerin liberaller ve kapitalistler, türk-islamcıların komünistler, günümüz islamcılarının ise laikler… bu kutuplaşma ve hasmane konumlanış hiç mi varlık sebebi gösteremez, hiç mi kaçınılmaz değildir, elbette ama dünya ne öküzün boynuzunda, hayat ne sokaktan ya da haneden ibaret, insan ise ne sadece tekil bir hikâye kahramanı ne de sadece bir cemaatin unsurudur. bir entelektüelin başlıca varoluş gayesi dünyayı, hayatı ve insanı her daim kendisiyle birlikte anlamaya, kavramaya, anlatmaya çabalamaktır. fuzûlî, şeyh galip gibi söz ustalarını yaşatmış bir kültürel geleneğin mirasını üstlenen entelektüellerin bugün ucubeleşmiş bir sokak dilinin vokabüleriyle ve manşetleri ören klişe ifadelerle hayati meseleleri tartışmaya kalkışması ve sorumluluk taşıdığı insanlar karşısında bir işlevi yerine getirmenin huzuruna kapılması hazin bir dramdır ve bu drama yeterince kurban verilmiştir: tanpınar sükût konspirasyonuna maruz kalmanın yeisiyle göçüp gitti hayatımızdan, atay okurunu bulamamış olmanın eti kemikten ayıran acısıyla göçüp gitti hayatımızdan, kemal tahir devlet babanın mirasını talan etmekten başka gayesi kalmamış bir güruhun kurduğu darağacında iskemlesini kendi devirerek göçüp gitti hayatımızdan, ve daha niceleri…

yetmişlerde sol bu aciliyet gerekçesi ve operasyonel işlev hevesiyledir ki bu toprakların insanlarıyla ne aklen ne de kalben buluşabilmiştir. vülgar bir materyalizmin ve ucube birkaç çeviriden ibaret bir marksist kitaplığın hastalıklarını bünyesinde taşıyan ve aklı ve kalbi ayrı tellerden çalan bir entelektüel miras bıraktılar şimdilerde onca şikâyet ettiğimiz çocuklarına ve torunlarına. peki ya bugünün müslüman entelektüelleri ve islamcı aktörleri, kanaat önderleri neredeyse yüz yılı aşan bu fikir mücadelesi geleneğiyle hesaplaşmayı, onun hastalıkları, arazları, gedikleri, beyhudelikleri, hataları, günahları ile yüzleşmeyi, bütün o kıssalardan kendilerine mutlaka bir hisse çıkarmayı başarabildiler mi? ağızlara sakız olmuşçasına bir yuvarlak hesapla seksen senelik bir mağduriyet ve zulüm anlatısıyla tek bir an bile nadasa bırakmadıkları kalplere ektikleri bu hınç ve hatta kin tohumlarından aklı zenginleştiren ve kalbi gönendiren bir ütopya anlatısının mı doğmasını bekliyorlar? kavramlarını operasyonel söyleme feda etmiş bir müslüman sosyolog bu anlatıda kendi kelimelerini aramaya kalkıştığında neyle karşılaşacaktır bir gün acaba? kavramların hakkını savunup onlarla donatmaya yeltendiği cümlelerini bir ilmik gibi boğazında taşımaya mecbur edilmiş bir başkası bu anlatıda kendi kelimelerini aramaya kalkıştığında tanpınar’ın ya da atay’ın ya da meriç’in ruhuna fatiha okumak dışında bir çaresi kalmadığı hissine mi kapılacaktır sonunda? bu ülkenin insanları kelimelerin hakkını aramanın kuru akademik tartışmalar olduğu gafletine kaç zamandan beridir kapılır oldu, haberi olan var mıdır? bildiğim bir gerçek var ki, kelimelerin kalbine değemiyorsanız kalbinizdeki kelimeleri bilmiyorsunuz demektir!

26.09.2006 - 10:17 Yazan: metin | KARŞI APARTUMAN | | 30 Yorum

“Güle güle babamız… Seni unutmayacağız.”

“Medeni hukuk profesörü ve tarihçi, 1000 sayfalık ‘Hayvan Hakları’ adlı kitabın yazarı, babamız Prof. Dr. İsmet Sungurbey öldü. Emekliye ayrıldığında okullu olanlarımızı kendisi gibi hayvan dostu Prof. Hüseyin Hatemi’ye emanet etmiş, fakat ne yazık ki arkadaşlarımız Gestapo şefi Kamil Alemdarzade tarafından soykırıma uğratılmışlardı. Hepimizin, bütün hayvanların ve hayvan dostlarının başı sağolsun. Aziz hatırası önünde saygıyla bir dakika miyavlıyor ve havlıyoruz.”

İSTANBULLU KEDİ VE KÖPEKLER

***
İsmet Sungurbey’le yapılmış çeşitli röportajlardan alıntılar:

“Her gece ciğerci, saat 11 gibi dükkanını kapatınca artıkları ve ciğerleri kedi arabamın arkasına doldurur, balıkçıdan da balık alırım. Kedilerin bazıları ciğere bakar ama yemez, bilhassa balığı tercih ederler. Onlar için balık alırım. Bir de her ikisini de yemeyenler vardır, onlar için de hergün kaşar alırım. Sabah 4’te kalkar, bir hırsız gibi yola düşerim. Hayvanlar yüzünden saldırı ve tehditlere uğradım. Onun için bir hırsız gibi parmak ucunda kimseye görünmeden hareket ediyorum. Yedikule’den Aksaray’a kadar sur dışında mezarlıklar, parklar ve ara sokaklar olmak üzere 10-15 yerde dolaşırım ve kedileri beslerim. Bunu yaz kış, hastalık demeden sabah saat 4-9 arası yaparım. Kediler beni tam saatinde beklerler. Hayatta iki ilkem vardır: Mutlu kılmak, mutlu olmak ve her canlının yaşama hakkına saygı göstermektir.”

“‘Gülen köpek gördünüz mü hiç? Yanıma geldi gülerek, teşekkürünü ifade etmek için. Ona da yiyecek verdim. Bir dükkancı ‘Boşuna verme efendim’ dedi, ‘yavrularına yediriyor kendi yemiyor.’ Hakikaten de yemedi. Sonra beni her akşam bekler oldu. Eve dönerken beni karşılar, kapıya kadar getirirdi. Bir gün derse çıkacağım. Çat diye bir ses duydum. İki üç yavrusu kalmıştı, onları da öldürdüler. Tuttum onları sur boyuna gömdüm. Acısı halâ yüreğimdedir. Halâ söylerim, ölünce beni de onların yanına gömsünler.’’

‘‘Fransız şarkıcı Edith Piaff son yıllarında şarkı söylerken ölmek istediğini söylüyor. Ben de kedi ve köpeklerime bakarken ölmek isterim.’’

25.09.2006 - 15:11 Yazan: metin | Poorish | | 5 Yorum

Üçyüzbirin biri

AKP’nin iktidara gelişi, toplumun statükocu hakim zihniyetten sıtkı sıyrılmışlığının rüzgarıyla mümkün olabilmişti. Mevcuttan memnuniyetsizlik, seçeneksizlik ortamında AKP’yi seçenek haline getirmişti.

AKP bunu kullanabildi mi peki? İlk zamanlar, ne istediğini bilen ve olumlu şartları değerlendirmesini becerebilen bir görüntü sunan AKP hükümeti, hayli heyecan ve iyimserlik yarattı. Ama sanırım hükümet olanın kaderi yıpranmak -hele de bizimki gibi, “hükümet” olmakla “iktidar” olmanın çok kesin çizgilerle birbirinden ayrı düştüğü bir siyaset yapı ve kültürünün hakim olduğu ülkelerde. AKP uzunca zamandır bocalıyor. Şaşkınlık, ne yaptığını bilememezlik, AKP’nin baskın ruh haline dönüşmüş durumda. İlk zamanlar, hükümet olmaktan iktidar olmaya giden yolun ancak ve ancak ülkenin gerçekten demokratikleşmesiyle mümkün olabileceğinin; çünkü Batılı burjuva demokrasilerindeki siyasal yapı ve mantıkla zerrece alakası bulunmayan pseudo-demokrasimizin, yalnızca bu yolla, olağandışı aktörlerinin kendi görev alanlarına dönmek zorunda kalması sonucunda sahtelikten kurtulabileceğinin sezgisel de olsa bilincinde görünen AKP kurmayları, ne yazık ki toplumsal DNA’mızda yer etmiş şark kurnazlığının etki ve itkisiyle, bu bilinçle hareket etmeyi başaramamış; bir yandan AB’ye uyum sürecinde birtakım biçimsel değişiklikleri heyecan ve gayretle yapar gözükür -yahut daha insaflı bir ifadeyle- yapar iken, diğer yandan bu değişikliklerin uygulamaya geçirilmesinde ve toplumsal kültüre içselleştirilmesinde hiçbir şekilde öncülük etme hevesi göstermeyerek, dahası, AB’ye ve dolayısıyla demokratikleşmeye muhalif statükocu güçlerle bu uğurda zımni ittifak kurarak, kaşıkla verdiğini kepçeyle alma istidadında olduğunu cümle aleme ispat etmiştir.

Hakkaniyetli olmak gerekirse, bu yalnızca şark kurnazlığının değil, korkunun da eseridir. Umutsuzluk ve düşkırıklığı, ne zamandır toplumun gündemine yerleşmiş durumda. Çünkü kendi çekirdek seçmeni dahil toplumun her kesiminde, bu hükümetin de dertlere derman olamayacağı kanaati yaygınlaşmaya başladı çoktandır. Hükümetin iktidar olmayı başaramadığı öylesine ayan beyan ortada ki. Bu durumda AKP ve hükümeti, kendi yarattığı canavardan, umutsuzluk canavarından ve onun doğurduğu lumpen milliyetçilik tepkiselliğinden korkar oldu. Bu korku ve telaşla da en yapılmaması gerekeni yapmaya, bu lumpen milliyetçilik tepkiselliğinin suyuna gitmeye, kendini “en milliyetçi benim” psikozuna sokmaya yöneldi. AKP binlerce kez düşülen bir siyasal hataya düşmekte olduğunun; siyasal arenada taklidin asılı asla bastıramayacağı gerçeğini es geçmekte olduğunun farkına varmadığı takdirde, yeminli düşmanlarının yapamadığı kötülüğü kendine yapacak ve kendisiyle birlikte toplumun gelecek hayallerinin de bir kez daha yıkımına yolaçacak gibi görünüyor.

Düşündüğümün neredeyse aynısını, benimkinden çok daha net bir anlatımla Ahmet Altan şu yazısında dile getirmiş.

23.09.2006 - 16:37 Yazan: metin | BUDUR! | | 5 Yorum

Korku dağları bekler. Tom kimi Waits?

Ağzı olan konuşuyor. Dünyada, Türkiye’de.

Busht Bey konuşuyor. Papa Hazretleri konuşuyor. Sayın cumhurbaşkanı konuşuyor. ODTÜ rektörü konuşuyor. Linç operatörü Perinçli Bey ve saz arkadaşları hem konuşuyor, hem toplumsal geleceğimizin ağzına sıçıyor.

Fena, çok fena!

Çalı süpürgesiyle şeytan dürtükleyenler mi ararsınız, paslanmış haçın dört ucunu büküp svastikaya dönüştürenler mi, anakronikleşmiş bir bonapartist despotizmin kutsal muhafızlığını yürütmekte kararlı olanlar mı!

İçim sıkılıyor. Ben, şu Absürdistan’da çarnaçar yaşayan ben fakir, bunları hakediyor muyum?

Busht Bey’in yerlerde sürünen IQ’sunun bile dibinden bulup çıkardığı anlam, derinlik ve mantık fukarası sözlerinin kusmuğu okyanusları aşıp üzerime sıçrıyor.

Papa Hazretleri’nin svastikası öylesine paslanmış bir haçtan bozma ki, acı acı gülemiyorum bile, irkilmek bir yana.

Sayın cumhurbaşkanı konuşuyor. Bana nerede yaşadığımı iliklerime kadar hatırlatan bir konuşma bu.

ODTÜ rektörü konuşuyor. Heheyt bre!

Linç operatörü Perinçli Bey her zamanki gibi durumdan çıkardığı kutsal vazifesini eda ediyor. Saz arkadaşlarını da arkasına almış vaziyette yine.

Fena, çok fena!

Yoksa çoktan geberdim de cehennemin dibini mi boyladım?

Olsun, cehenneme de Tom Waits yakışır zaten.

O bir müzisyen.

“We’re all gonna be / Just dirt in the ground” deyiveriyor.

Veba, savaş, açlık, ölüm… Günlük acımasızlıklar, orman kanunları, soğuk geceler… Bunların üzerine Absürdistan’ımdaki Büyük Genel Saçma’yı ekliyorum. Tom Waits’in şarkısözlerine yamıyorum sonra onu. Tom Waits “günlük kargaşanın bir virtüözü” ise, ben o virtüoziteye bambaşka bir düzlemdenmiş gibi görünen şeyler de ekleyerek şarkıyı biraz değiştiriyor, daha toplumsallaştırıyor, Doğululaştırıyor, Türkleştiriyor, İstanbullulaştırıyor, daha da haşinleştiriyorum.

“Müzik: Yenilmişler için bir sığınak.” diyor yazarın biri.

Yerleşik olmak istemiyorum. Tek yerleşikliğim müzik olsun istiyorum. Uyumla akan notalara, derin tınıya, ses evreninin dolayımlılığına ve saflığına sığınmak, orada üşümelerimi azaltmak, yorgun bacaklarımı dinlendirmek, zihnimin zincirlerini parçalamak istiyorum.

“Parçalarımdan bazıları rehinci dükkanı gibi, bazıları bir akvaryum, ve bazıları da bir saklambaç yeri gibidir.” diyor Tom Waits. Benimkiler de öyle olsun istiyorum. Bazıları sonsuz ve çocuksu bir oyun alanı, bazıları kuytu bir köşe, bazıları cankırıklarımı yerlere saçıp daha sonra tek tek itinayla topladığım, sonra tekrar saçtığım, sonra tekrar topladığım bir oda olsun.

Janis [Joplin] aşırı dozda Janis aldığından öldü.”

Aşırı dozda Metin almak yazgım mı yoksa?

Tom Waits.

Tom, beni mi Waits?

Bekleme beni Tom.

Herkes yoluna!

***
Tom Waits: “Bone Machine”, No: 2, DIRT IN THE GROUND.

(Duymamış olun ama ben bu yazıyı yazarken bambaşka bir eserin akışına kaptırdım kendimi, muhteşem bir şaheserin: J. S. Bach’ın 2 numaralı si minör Orkestra Süiti‘nin. İtiraf edeyim. Çürümüşlüğün tam ortasında kendime notalardan bir kurtarılmış bölge oluşturdum. Bir ata binip uzaklaştım buralardan, çürümüşlüğün ağır kokusunun burun kemiklerini sızlattığı her yerden.)

23.09.2006 - 11:46 Yazan: metin | LATERNA | | 11 Yorum

Fare yuvasında filozofi

Bu metnin yazarı: Bir adam. Tekinsiz bir dünyada verili bir yaşamın yazgılısı olmaya direnip de yenilen. Yenildiğini kabule bir türlü yanaşmayan. Yenilgisini bir zafer gibi yazıya dökmeye meyilli.

Eşlik müziği: Las Abelas, Étude. Nedense.

Dünya: Labirent. Nedense.

İnsanlar: Fareler. İnsanlar ve fareler.

Ödül: Bunun bilinci.

Ceza: Bunun bilinci.

Bilinç: Yaşamak, ölmeye başlamaktır hemen. Ölmeye yatmak.

Fareler, yaşar ve ölürler. İnsanlar da.

İnsanların tek farkı, yaşamanın ölmeye başlamak olduğunu bilişleri ve hemen ölmeye başlayışlarıdır.

Fareler, yaşamla ölüm arasında kategorik bir ayrım yaparlar ve o ayrımın filozofça kaygısızlığı içinde yaşayadururlar. Ölüm, geldiğinde, farelerin yüzlerine vurmuş olan o kaygısızlığı farkedip şaşırır.

Bu metnin sonu.

Metnin yazarı başka bir yazıya doğru yola çıktı. Size bu metni bıraktı.

21.09.2006 - 17:22 Yazan: metin | TAVANARASI | | 15 Yorum

Tadında (2)

Diklen şaha da dilenciye de, eşitle onları ölümünle! Protesto et oyunu, terket sahneyi! Yesenin’i kınayan Mayakovski’ye, dirimi yücelten Pavese’ye bak! Çıkma Azrail’in karşısına yaşamın prangasıyla…

Böyle dediğimde kim yenilmiş olacak? Ben mi? Güldürmeyin insanı! Yenilgi yok -çünkü zafer de yok! Çünkü o zaman kelimeler, cümleler, ünlemler, soru sancıları, cevap müsveddeleri de yok. Müstehcen acılar, ağlak kahkahalar yok. Saklanma ve gösterme, kaçış ve diklenme, yol ve yolcu, yolun bitimsizliğiyle usancı, bilinmezin şeytani çekimiyle bilinenin tozlu terkedilmişliği: Bütün bunlar, hiç anlatılmamış, tek kulakla bile dinlenmemiş öyküler olarak, koordinatlarından sıyrılmış, adını istemeye bile gerek duymayan yerde öylecene, bensiz ve başkasısız, hatta ötekisiz, kalakalacaklardır.

19.09.2006 - 18:33 Yazan: metin | FAKİRİN KİLERİ | | 23 Yorum

time never dies,

hayat dediğimiz şey kocaman bir küre sanki ve bizler içindeyiz.. bilirsiniz, bir kürenin içinde sonsuza dek yürümek mümkündür. milyarlarca insan; yürüyoruz.. ve milyarlarca yaşam. içiçe geçiyoruz bazen. bazen teğet geçiyor yaşam çemberlerimiz..

hani bir his vardır, bilirsiniz. kimi insanlar çıkar karşınıza, seversiniz; nedenler anlamsızdır..
ateş’i hissedersiniz ki içinizi ısıtır.. o insanın hayatı sanki sizin hayatınızın içinden geçmiştir yitik bir vakitte. sadece seversiniz; konumlar ve koşullar anlamsızdır..
güzel olan’ı duyumsarsınız, insanca olanı ki acziyetinizin bahanesi olur.. evet, o insanın hayatı sizin hayatınızın içinden geçmiştir yitik bir vakitte. seyredersiniz; başlangıç ve son anlamsızdır..
nihayet kendinizi görürsünüz. sanki hayatınız, hayatının içinden geçmiştir yitik bir vakitte.. yaşarsınız; gayrısı anlamsızdır..

the circle is not round..

güzel kışı beklemek için bir nedendir varlığın, metin abi.. sevgiyle..

hediye

(yazıyı kaldırma hakkı blog sahibinde saklı olmakla birlikte teknik direktörlük avantajımı kullanarak günün anlam ve ehemmiyetine binaen bunları yazmak geldi içimden. bu hodbinliğim için sevgili metin abi ve jazzetta okurlarının affına sığınıyorum.. h.)

18.09.2006 - 21:03 Yazan: dreamsact | Poorish | | 6 Yorum