jazzetta

“renk renk düşünceler kaldı söylenmedik” (hayyam)

Vaad edilmiş topraklar… Toprak edilmiş Vaad’ler…

Sana bütün vaadlerini derleyip toplayıp isim olarak vermişti annen.
Umut diyebilirdi.
Arzu diyebilirdi.
Vaad dedi.

Annenin dünyaya verdiği sözdün sen.
Onu anlamak için.
Anlatmak için.
Anlattırmak için.
Onu anlamlandırmak için bir insan soluğuyla daha.
Zenginleştirmek için.
Söylenecek söz katmak için.
Sevilecek, sevecek biri daha olsun için.
Ol hikayeyi sürdürmek için.

Söz bitti.
Verilecek söz kalmadı.
Söz tükendi.
Tükenen başka şeyler gibi tıpkı.
Çakallar uluduğunda bülbüller susar.
Bülbüller sustu.
Susuyor.
Bülbüllerin içmeye suyu yok.
Sular kan rengine bürünmüş.
Kan tadında.
Kan oluk oluk.
Sözün rengi solmuş, beti benzi atmış.
Kan kaybeden söz.
Ölen, söz.

Söz bitti mi insanın ne hükmü kalır ki?
Hayatın ne değeri kalır ki?
Dünyanın ne anlamı kalır ki?
Dünya dünya olduğunu bilir mi kendi kendine?
Kim anlatıyordu ona, kim fısıldıyordu sen dünyasın diye?
Sen bir anlama varıyorsun diye?
Sen anamızsın diye?
Ve söz bitti.
Silahlar konuştu.
Silahların sözü kelimelerle değil.
Kandan harflerle, ağıttan noktalarla.
Silah çıktı, söz bozuldu.
Hayatın hükmü kalmadı.

Peki sana vaadi neydi annenin?
Sen hayata vaadiydin onun.
Sana vaadi de hayatın ta kendisi olmasındı?
Görecek gözlerinin, sıkışacak yüreğinin, akledecek beyninin?
Unutmalara isyan edecek, dayatmalara başkaldıracak benliğinin?

Vaad’di adın.
Adın gibi olacaktın.
Oldurmadılar.
Onlar, ölümü bile utandıranlardır.
“Ekmeğimize, aşımıza göz koyanlar”dır.
Düşlerimizi, misyonlarının asit banyosunda eritenlerdir.

Onların misyonunu tarihsel, stratejik, jeopolitik, alafortonfonik açılardan inceledik bebeğim.
Onların misyonu, şişkin ceplerdir.
Derinlerden gelen nefret uğultusudur.
Mazlumken zalimliğe terfi etmenin şehvetidir.
Onlar günün muzaffer edalılarıdır.
Ali kıran baş kesenidir dünün ve günün.
Yarından korkanlarıdır bugünün.

Ama sana ne tarihsel, stratejik, jeopolitik, alafontonfonik açılardan!
Sen vaad edilendin.
Dünyaya değer katmak üzere.
Hayata anlam katmak üzere.
Hayat geçer akçe değil ki!
Sen öl bebeğim.
Sana ölmek yaraşır.
Görme olup biteni.
Anlama.
Acıtır.
Acırsın.

10.08.2006 - 16:51 Yazan: metin | TAVANARASI | | 8 Yorum

Sevgili Pirayem,

(…) hiç kimseden gizleyecek hiç bir şeyimiz olmadığı için: öyle ya, birbirimizi ne kadar sevdiğimizi, yetmiş yaşında ihtiyarlar olduğumuz zaman da bu sevginin aynı berraklık, aynı vefa, aynı temizlik ve derinlikle devam edeceğini, mütemadiyen maddi sıkıntı çektiğimizi, yediğimiz ekmeği büyük emek ve eziyet pahası elde edebildiğimizi, oğlumuzun hasta olduğunu, yani bütün saadet ve felaketlerimizi, bunların hiç biri utanılacak şeyler olmadığı için, kimseden saklamaya, gizlemeye lüzum görmeyiz, hayatımız berrak bir su gibidir, onu merak edenler üstüne eğilirlerse dibini görebilirler. Uzun lafın kısası, beni mektuplarından, yüreğinin sesinden mahrum etme.

Nâzım Hikmet (5.7.1946)

***

Böyle mektuplar yazmalı…

Mektup vardı eskiden. Yolu gözlenen postacı. Bahçe kapısında tahta posta kutuları. Postane binalarında kiralık posta kutuları. Kenarı kırmızı-lacivert kesik kuşaklı uzun zarflar. Koleksiyonu yapılan çeşit çeşit pullar. Zarf açacakları. Zarf ağzındaki yapışkan maddenin tadı. Pulun tadı. “Sayın Bay/Bayan” ve “Gön: Bilmemkim” şeklinde kargacık burgacık, ama özenildiği belli adres yazıları. Başka, daha çocuksu, daha saf, daha güngörmüş, daha acemi bir dünya vardı. Bilgiden kirlenmemiş bir dünya. İpini koparmamış bir dünya. Böyle bir dünyada mektuplar vardı. Üç günde de geldiği olurdu, otuz günde de. Ama gelirdi. Arada kaybolduğu da olurdu. Olsundu. Bir daha yazılırdı. Önce selam edilirdi. Sonra da selam edilirdi.

Gereksiz bir nostaljinin içine mi düştüm? Hayır, ben geçmişi özlemiyorum ki! Artık bilinmeyen, bilinmesine, hatırlanmasına gerek duyulmayan bir geçmişe halden selam sarkıtıyorum. Bugünü aslında düne değil, yarına şikayet ediyorum belki. Koşulsuz memnuniyet tüketiciyi bozar! Huzursuzluk güzeldir, işe yarayabilir. Birşeyleri değiştirmek için beyninizin ve yüreğinizin bir kenarında bulundurmanız gereken avadanlıkta yer alan bir alettir huzursuzluk. Lazımdır. Elzemdir.

Bugün gevezeliğim, ihtiyarlığım üstümde! Ziya Gökalp ve Tolstoy’dan sonra, tekrar aldı sözü Nâzım:

***

(…)

Piraye,

Üç atelyede üç ocak kuracağız. Ama mutlaka kuracağız. Ocaklardan bir tanesi, marangozhanedeki, tuğladan olacak. İkincisi, resim atelyesindeki, beyaz mermerden ve şiir odasındaki senin saçların gibi güneşli Ural taşından. Sen marangozhanedeki ocağın başına beyaz, keten ve çok kısa etekli bir entariyle oturacaksın. Koltuğunu ben kocaman iki şimşir kütüğünden oymuş olacağım. Resim atelyesinde kırmızı kadifeler giyeceksin ve koyu mavi bir maroken koltukta oturacaksın. Maroken işini beceremediğim için, ayaklarının altına abanozdan oyma bir tabure yapacağım. Şiir odasında gayet ince ipekliden ve çıplak tenine çok uzun, ama yerlerde sürünürcesine uzun etekli ve tek dikişli bir entari giyeceksin. Ayaklarında çorap olmayacak. Yüksek topuklu ve üzerleri eski Antep işi sırma işlemeli kadife, mavi kadife terlikler bulunacak. Yumuşak, çok geniş bir koltukta oturacaksın. Cıgara masanı ve kutunu ben yapacağım -çünkü yumuşak koltuğu da yapamam, ama belki o zamana kadar senin için döşemeciliği de öğrenirim- ve arasıra o yeryüzünün en biçimli parmaklarını uzatıp benim senin için yaptığım cıgara masasından -bu masa gül ağacından ve kutu abanozdan olacak- bir cıgara alacaksın. (…)

***

Mektuplar biter gibi görünür. Hiç bitmez. Yürekte devam eder sessiz sedasız. Yazısız çizisiz.

10.08.2006 - 14:42 Yazan: metin | İADELİ TAAHHÜT | | 70 Yorum

Vesile

Kapı: Girmeye. Çıkmaya değil.
Pencere: İçerdeyken içeri bakabilirsen, ne mutlu.
Perde: Ar için mi, haşa, ta kendisi hicabın.
Duvar: Ördüğünü bir sen görüyorsun.
Zemin: Tahtını nereye koyacaktın yoksa?
Çatı: “Rahmet” sıçrayıp ziyadesiyle değsin taşa toprağa diyedir.

Bahçeye çıktım. Gülistan desem değil, Zülistan desem abes kaçar, Külistan desem nafile. Neye, kime göre ev, bahçe? Uzlet için, huşu için ne demeli; yol, durak, meydan, dağ, tepe, tepenin ardı? Kelamın cilasını kazı, ne çıkar? Sükutun yeşil alanında ne biter?

Evin tarihinin sonu geldiğinde, biz tarlada tapanda olacağız da olmayacağız da. Unutma bu elastiki lafımı. Ve ister masal niyetine, isterse hikaye deyu okumuş ol.

10.08.2006 - 14:29 Yazan: metin | FAKİRİN KİLERİ | | 11 Yorum

Büyüklerin yüreklerinden, küçüklerin gözlerinden…

Postmodern dünyayı seviyor muyum? Hayır. Reddediyor muyum? İstiyorum ama yapamam. Bu bir gerilim nedeni ve geriliyorum da. İçimden uymuyorum ama dışımdan uymak zorundayım. / Yok yok, silbaştan yazayım:

Postmodern dünyada bana yer var mı? Yok, ama kendime yer açmalıyım. Değilse defterim dürülecek, bükülecek, bir daha da hiç açılıp okunmayacak. Esamisi bile. / Bu da olmadı, silbaştan tekrar:

Postmodern dünyadan kime ne? Bana ne demek isterdim ama diyemem. Açıkta kalırım. Açıkta kalmak korkutur mu beni? Hayır. Ama evet. Sözüm olmazsa, tükenirse, ya da tükenmese bile karşı-sözünü bulamazsa, böyle söz ne işe yarar! / Bu da olmadı, bir daha:

Dünya dünyadır. Dönemlere ayırmış hayatı, çağlara, ne gam! Ben çağa sığmam, döneme gelemem! Ben benim, dünya benim, dünya ben’im! Anlamak isteyen beri gelsin, ya da ben öte giderim. Ortada buluşalım! Meydan açalım, havuz konduralım, kuşlar gelsin, kuşlar birimizin ağzından aldığı sözü öbürümüzün kulağına taşısın. Dil kuşları, söz kuşları, anlam kuşları. Dünyanın moderni posta bürünsün, ne gam! Kim aldırır böyle dönüşümlere, dönüşümü dönüştürürüz icabında biz. Biz ki, biz kalalım, kendimiz olalım, kendimiz kalalım. Kendimizi bile dönüştürürken kaybetmeyelim yeter ki, kaybedilmemesi gerekeni. Gerisi kolay. Gerisi çocuk işi. Çocuk olalım icabında, hep yeniden öğrenelim bildiğimizi sandığımız şeyleri. Hayret etmeyi yeniden yeniden öğrenelim. Bellemeyi, bellediklerimizi acımadan unutmayı, unuttuklarımızı yeniden ve daha güçlü kuvvetli hatırlamayı. Prometheus olalım. Anka kuşunun kanatlarına binelim. Argonotlara miçoluk yapalım. Neler neler olalım, neler neler yapalım. Her defasında hayretlere garkolalım. Her seferde bir sonraki seferi düşleyelim. Limanlar geçici olsun. Düşler uçucu olsun. Düş görmek kalıcı olsun. Gerçekler bulucu olsun.

Postmodern dünya ha! Olsun, ben halâ mektup yazabiliyorum. Ben halâ postacı yolu gözleyebiliyorum. Arada ekran varmış, klavye varmış, olsun. Mektup mektuptur. Dost dosttur. Ben benim. Şu aptal ekran mı, şu takada tukada klavye mi bu üç cümlenin öznesini yüklemini nesnesini yokedebilecek? Postmodern dünya da kim oluyormuş? Ben halâ mektup yazabiliyorum. İsmini değiştirmişler; e-mail yapmışlar, weblog yapmışlar. Olsun, ne farkeder!

Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim. Ben iyiyim. Sizler de iyisinizdir umarım. Bizim buralar çok sıcak. Kana’da çoluk çocuk öldü. Ağlıyorum usulca. Siz de ağlayın. Bir yandan da hayat devam ediyor. Böyledir bu hayat. Dokuz canlıdır. Bir canı gider, sekizi kalır.

Kestane kebap, acele cevap.

İmza:
Sizi seven Metin.

10.08.2006 - 13:00 Yazan: metin | TAVANARASI | | 3 Yorum