jazzetta

“renk renk düşünceler kaldı söylenmedik” (hayyam)

Siyonist vahşete karşı “goyim”ci yahudinin notaları

İsrail’de Wagner, düşünebiliyor musunuz! Siyonist devletin 53. yılında İsrailli orkestra şefi Daniel Barenboim, Tristan ve Isolde’den bir bölüm çaldırarak tabuları yıktı. Ondan iki yıl öncesinde de (1999), ünlü Filistinli aktivist düşünür Edward Said’le birlik olup Filistinli, İsrailli ve Ortadoğulu genç müzisyenlerle Goethe’nin doğumunun 250. yıldönümünü kutlamak üzere ve kültürler arasındaki yakınlaşmayı güçlendirmek, bir diyalog ve uzlaşma platformu oluşturmak amacıyla, Weimar’da Doğu-Batı Divanı Orkestrası’nı kurdu. Adını Goethe’nin ünlü eserinden alan orkestranın verdiği konserler bütün dünyada büyük ilgiyle karşılandı ve çok iyi eleştiriler aldı. Çok geniş bir repertuvara sahip olan orkestra için ünlü müzikolog M. Miller, “Verdikleri konserlerle farklılıkları olan bir politik grubun nasıl mükemmel bir uyumlu bütüne dönüşebildiğini somut olarak gösterdiler” ifadesini kullandı. Orkestra, 16 Ağustos’ta İstanbul’a da geliyor. Vaktim olsa da gitsem!

Orkestrayla ilgili genişçe bir bilgiyi internetten buraya alıntılıyorum. Kıbrıs Yeni Düzen gazetesi yazarı Asım Akansoy’un yazısından bir bölüm bize yeter:

***

1999 yılında Goethe’nin doğumunun 250. yıldönümü kutlama törenleri çerçevesinde genç İsrail ve Arap müzisyenler biraraya gelerek eşsiz bir deneyimin ilk imzasını atmışlardı. Almanya’nın Weimar kentinde biraraya gelen müzisyenler, bir yandan müzik ile ilgili tartışmalar yaparken diğer yandan, yoğun bir çalışma programı içerisinde farklı bir boyut olan müzik alanında birarada bulunabiliyorlardı.

Weimar, Goethe, Schiller, Wagner, Lizst, Bach gibi büyük yaratıcıların yaşadığı yer olma yanında, İkinci Dünya Savaşının korkunç ölüm kamplarından Buchenwald’in de çok yakınında bir kent! Bir yanıyla yaratıcılığın doruklarını temsil ederken, bir diğer yanı ile insan aklının yokediciliğini, körlüğünü, acımasızlığını, belki de bitişini sembolize ediyor. Kolayca açıklanamayacak bir durum bu.

Goethe, “Doğu Batı Divanı”nı burada yazdı. İslam dünyasına karşı büyük bir ilgisi olan Goethe, İspanyol seferlerinde savaşmış bir Alman askerden aldığı Kuran’dan bir sayfadan etkilenerek Doğuya yönelik bir arayışa girişmiş ve Divan’ı yazmış.

Biri İsrailli diğeri Filistinli iki önemli adamın oluşturduğu, “Doğu Batı Divanı” orkestrasının isim kaynağı ve ilk biraraya gelişi böyle oldu.

Edward Said ve Daniel Barenboim, bu önemli projeyi yaratan ve uygulamaya koyan iki önemli adam. İlki, edebiyat eleştirisi ve teorisi, felsefe, kültürel çalışmalar, uluslararası politika ve müzik alanında pek çok çalışma yapmış, “oryantalizm” teorisinin sahibi. Hayatı boyunca Filistin davası üzerine düşünmüş, konuşmuş, çalışmış, “taş atmış”, bize entelektüelin kim olduğunu anlatmış, bir önemli adam. İkincisi, bir Yahudi. İsrail’de büyümüş, hayatı müzikle geçmiş, günümüzün en önemli klasik müzik şefi ve piyanistlerinden bir tanesi. Bir müzik dahisi.

Filistinli, İsrailli ve Ortadoğulu gençlerden oluşan “Doğu Batı Divanı Orkestrası”, bünyesinde 17 ülkeden 110 müzisyeni barındırıyor.

“Kutsal” toprakların bu iki farklı kesimden insanının buluşmasının anlamı çok büyük. Kutsal toprakların kana bulandığı şu günlerde bu buluşmanın anlamı bir o kadar daha önemli geliyor bana. Farklı kimliklerin birarada yaşamaları üzerine kurulu bir idealist söylemin hümanist tezahürüdür müzikle yapılan. Sanatın milliyetçiliğin maskesini düşüren gücü karşısında kim nasıl durabilir, sanat bir propaganda aleti haline getirilmediği sürece.

Tüm dünyada konserler vererek Ortadoğulu olmanın pratiğine müzikle katılan gençlerin bu hoşgörülü duruşu, bugün bu bölge adına yapılan pek çok siyasi konuşmadan daha değerli. Çünkü ortak yaşam bir söylemden öte pratiktir. Uygulama ancak, ortak değerlerin yaratılmasını sağlar ve geliştirir. Farklı kimliklerin keskin bıçak gibi birbirinden ayrılamayacağı, her zaman karşılıklı geçişirliğinin olduğu ve zamanın bu ortak alanlar üzerinde üretilmiş maddi manevi değerler üzerinde anlamlı kılındığını biliyoruz. Biliyoruz ki, ne denli zor olsa da farklılıkları kabul etmek kadar bu farklılıklar üzerine inşa edilmiş bir ortaklık dünyasını yaratmaktır esas olan. Diğeri, hayali unsurlar üzerine şekillendirilmiş zorlama kimlikleri bir ayrılık tohumu olarak kullanma kolaycılığı değil midir?

07.08.2006 - 17:11 Yazan: metin | KARŞI APARTUMAN | | 24 Yorum

Piyes

Yetkililer açıkladı: Sev­gi­yi Yu­nus Em­re, me­rak­lı­lığı Ev­li­ya Çe­le­bi, öz­gü­ve­ni Mi­mar Si­nan, ya­ra­tı­cı­lığı He­zar­fen Ah­met Çele­bi, öğren­me aş­kı­nı Ka­tip Çe­le­bi, dü­rüst­lü­ğü de Kon­füç­yüs mü Hz. Ömer mi ne tem­sil ede­cekmiş bun­dan son­ra. Bu­gü­ne ka­dar kim­ler tem­sil edi­yor­du der­se­niz bi­le­mem pek. Ora­sını is­ter­se­niz kor­kak tav­şa­na, sin­si yı­la­na, kur­naz til­ki­ye, ge­ve­ze pa­pa­ğa­na, nan­kör ke­di­ye, sa­dık kö­pe­ğe, kud­ret­li ars­la­na, hey­bet­li fi­le, ser­sem de­ve­ku­şu­na, ap­tal ko­yu­na, kin­dar de­ve­ye, az­gın bo­ğa­ya, hır­sız san­sa­ra, inat­çı ke­çi­ye, mur­dar do­mu­za, ha­in kur­da, za­rif ku­ğu­ya, iğrenç fa­re­ye, tem­bel ayıya, ça­lışkan arıya, se­fih cır­cır­bö­ce­ği­ne, ted­bir­li ka­rın­ca­ya, huy­suz bey­gi­re, ce­fa­kâr eşe­ğe, ace­mi çay­la­ğa, dert­li bül­bü­le, gam­lı bay­kuşa, er­ken öten horoza filan sorun.

07.08.2006 - 13:26 Yazan: metin | FAKİRİN KİLERİ | | 1 Yorum

Bu kurt başka kurt!

Jazzetta fikir ve duygu istihsal kooperatifimizde ürettiğimiz düşünceler duygudan, duygular ise düşünceden muaf değil biliyorsunuz. Öyle olsaydı ya bilimkurgu filmlerindeki o acayip robokoplardan, ya da kenar mahallelerin naylon terlikli, balon cikletli kızlarından farkımız kalmazdı, değil mi? Ayrıca yine farkındasınızdır; kendine özgü bir içerik formatı tutturmuş gidiyoruz; bir yandan siyonist alçaklara savaş açarken öte yandan mutfakta çorba pişiriyoruz, Kirkegaard Bey‘i tartışırken bulmaca çözüyoruz, Mozart Bey‘le bir Mısır’a bir Küba’ya zıplarken acansın dört duvarı arasında tembellik hakkı üzerine spekülasyon yapıyoruz. Ve nihayetinde, hayatın vicdani sorumluluğa dayalı bir ontolojik nosyon olduğunu unutmazken, öte yandan da evren ve zaman denilen spekülatif koordinatlarda belki de bir oyunun kurmaca ögelerinden olduğumuzu da unutmamamız gerektiğinin bilinciyle ciddiyete ironik bir tat katmaya, ironiyi felsefi bir boyutta üretmeye çalışıyoruz.

Fekat müessese amirimizin ruhu iyice daralmış vaziyette bugünlerde. Cebren ve hile ile ruhunun bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve iç dünyasının her köşesi bilfiil işgal edilmiş durumda. Bütün bu şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, iç dünyasının hudutları dahilinde, gri hücrelerindeki nörolojik elemanlar gaflet ve dalalet ve hatta hıyanet içindeler. Dünkü gün kukumav kuşu gibi oturup kara düşüncelere daldı, hiçbir iş yapmadı evde. Geçen haftasonu kaytardığından dolayı Devletşah Hanım’a vermesi gereken hesap da iyice kabardı böylelikle. Ingeborg Bachmann Hanım’dan, Rilke Bey’den, Paul Celan Bey’den bahsedeceği yazılar yazmayı planlamıştı; eli gitmedi kağıda, tek kelime fışkırtamadı. Bakalım bugün ne halt edecek! İş güç onu bekliyor üzerine onyüzbin kaplan gücünde atılıp beynini paralamak için, ki günün sonunda kendine soracağı zorunlu/sorunlu soru şu değil midir: “Bugün patronun kâr maksimizasyonu için ne yaptın?!” Hayat ne üzerine kuruludur? Devlet, para, savaş, aile, aşk, üretim, tüketim, zart, zurt gibi kadim müesseseler hangi müesses nizamın bekası içündür?

Öööf öf! Bırakalım bu işleri, DSİ! Kendine sorduğun her yakıcı soru, yol, su, elektrik ve kapalı devre bir isyan şeklinde özüne geri döner arkadaş! Sonrası? Gastrit, reflü, ülser, nevroz, arterioskleroz, falan fıstık.

En iyisi, sabah sabah Yaşar Kurt Bey‘i dinlemek… Bakınız değerli genç edebiyatçılarımızdan Sadık Yalsızuçanlar Bey, www.dergibi.com sitesinde ne kadar güzel cızıktırıvermiş portresini Yaşar Kurt Bey kardeşimizin. Onun yazısının üstüne yazı eklememe gerek bile yok, hem zaten halet-i ruhiyem inci döktürmeye müsait diil bugün, yukarıda anlattığım üzere. Edebiyatçı kardeşimiz müzisyen kardeşimiz için şunları söylemiş ve az bile söylemiş:

***

Doksanlı yılların ilk çeyreğinde yirmi yaşını idrak etmiş her üniversitelinin volkmeninde dönüp dururdu Yaşar Kurt.

‘hırsızlar dolaşıyor hırsızlar
para koyarlar cebine ruhunu çalarlar oğlum senin’
diye bağıran bu adamı doksanlı yıllar fena halde haklı çıkardı.

‘plastik bunlar
yaşamıyorlar
üstüne sürerler pisliklerini
artıklarını sarkıklarını
anasını satarlar melodinin melodinin melodinin melodinin dinin dinin dinin’
diye işaretlediği vehametle karşılaşmaktan kimse kendisini alıkoyamadı.
Kestirimlerini zamanın daima doğruladığı bir kahin gibiydi Yaşar Kurt.
Hani, ‘ben size demiştim’cilerin ham bilgiçliği de yoktu üzerinde.
Sadece şarkı söylüyor, sadece, ‘polisin geldiğini, polisin döndüğünü, polisin beyaz şapkalı olduğunu ve polisin ateş ettiğini’ anlatıyordu.

Sadece şarkı söylüyordu ve ‘orduya çağrıldığını/savaş çıkacağını/eline silah verildiğini/kendisine öldür denildiğini/yat denildiğini/kalk denildiğini/beyninin yenildiğini’ anlatıyordu.
Annesine, ‘Oyunu verme!’ diye bağırıyordu
‘Oyunu verme! Oyuna gelme!’
İlk kez ‘beyninin yenildiği’nden söz eden bir müzisyen çıkmıştı türkler arasından.

İlk kez, Ziya Gökalp’in, çocukken ufacıkken yerde bulduğu eriğe bakarak büyüklerin, ‘bunu sen mi çaldın?’ diye sorduğundan.

Ve ilk kez eriğin ardından koşma yürekliliği gösteriyordu bir şarkıcı.
Gidenlerin ardından koşmuştu Yaşar Kurt ve günler günleri kovalamış,
kendini yakalamıştı kaçarken…
Kendini yakalamıştı
koşarken
düşerken
kendini yakalamıştı.

Yaşar’ın tüm zamanların en güzel türkçe sözlü bu şarkısında olduğu gibi, Boğaziçi Müzik’çe çıkarılan iki albümündeki (Sokak Şarkıları, Göndermeler) bütün şarkılarda, böyle abuksubuk bir memlekette iç hayatıyla dış hayatının uyumunu arayan her doğru insanın başına gelmesi mukadder duygusal yaşantılar dile gelir.

(Leyla’sını okuduğu Muharrem Ertaş veya Toprak‘ını yorumladığı Aşık Veysel gibi halis bir sanatçı Yaşar Kurt. Kamyonlar Kavun Taşır‘ı ise, Külebi‘nin rağmına nefis bir şarkıya dönüşebilmiş. Yaşar Kurt, merhum Cinuçen Tanrıkorur‘un udu, Talip Özkan veya Yılmaz İpek‘in bağlama denilen primitif enstrümanı, Deli Selim veya Mustafa Özgül‘ün klarneti, Erkan Oğur‘un perdesiz gitar veya çöğürü, Fazıl Say‘ın piyanoyu, Hasan Cihat Örter‘in gitarı dillendirdiği gibi kullanabiliyor gitarını.)

(…)
Modern zamanların Türk(iye) müziği, Yaşar Kurt’ları boğuyor kuşkusuz.
Şimdilerde pek sevmediği ülkesinden hayli uzakta yaşamaya mahkum edilmiş olan bu gerçekten şair, hakikaten müzisyen, doğru dürüst adam gibi iki üç adam daha olsaydı
İnsan insanın Yaşar Kurt’u olsaydı…
Kimbilir pek çok şey değişirdi.

‘ne zaman geldin ruhum görmedim seni
uçaktan atlarken unuttum galiba seni
özledim
sensiz yaşamaya alıştırdılar bizi ruhum’

sözlerine bakınca, ruhun değerine inanmış üç beş müzikçinin, üçbin beşbin şarlatanın yol açtığı kirliliği dağıtabileceğine inanmadan edemiyor insan.

Son olarak, Kukla adlı şarkısının sözleriyle başbaşa bırakıyorum sizleri:

‘kuklayım ben kuklayım
annem giydirdi beni
babam boyadı yüzümü
öğretmenler doldurdu içimi
herşeyi onlar öğretti
işe ne zaman gideceğimi
ne zaman işten çıkacağımı
kaç paraya çalışacağımı
onlar öğretti bana
kuklayım ben kuklayım
oyumu kime atacağımı
akşam kaçta yatacağımı
çişimi nereye yapacağımı
ne zaman güleceğimi
nereye gömüleceğimi
yalnız bir şeyi unuttu bunlar
ipler kimin elinde?
ipler kimin elinde?’

24 Eylül 2002

***

Yazının bütünü için şuraya müracaat ediniz efenim. Benim elimde Yaşar Kurt’un ne yazık ki tek bir kaseti var: “Göndermeler”. Allahtan zamanında almışım, yasaklandı o aralar, bulunmaz oldu. 6+6 parça var kasette. Benim dinlerken mest olduklarım şunlar:
A1) KAMYONLAR KAVUN TAŞIR
A6) KORKU
B1) HAYDİ ERKEKLER SAVAŞA
B2) NİNNİ
B3) ALIŞAMADIM
B4) KUKLA

Ne yapıp edin, bulun bu eseri sevgili okurcuklarım, dinleyin, Yaşar Kurt’un sesine katın sesinizi. İsyan edin şu boktan dünya düzenine, şu çirkefleştirilmiş hayata, şu vicdansızlık ve alçaklık kakofonisine. Hep birlik olup bir algoritma geliştirelim benliğimizde, sanatın sublimasyonunun tazeleyici gücünden güç alarak. Haydi ne duruyorsunuz kızancıklar, yoldaşlar!

07.08.2006 - 11:38 Yazan: metin | LATERNA | | 24 Yorum