Nazarınız değdi Afşar Bey! Bu sabah keyfim yok hiç. Acayip sinirliyim. İnanamadınız değil mi buna? İnanın inanın, ben de patlıcangillerden değilim, her ne kadar patlıcana bayılan bir hıyar olsam da!
Niye mi sinirliyim? Hiç ummadığım -çok değerli- bir insandan hiç haketmediğim bir azar işittim de ondan. Abuk sabuk, acemice bir savunma cevabı yolladım kendisine ama, vazo kırıldı bir kez. Tansiyonum yükseldi. Başım çatlıyor. İki tek atasım geliyor -ama ben içkiden hiç hazzetmem. Dindar dostlarımın bir bildiği var gibime geliyor.
Dost saydığımdan işittiğim azar yetmediği gibi, iğneleme etkinliklerinde ne zamandır sıranın bana geleceğini tahmin ettiğim bir kişi de balkondaki asma yapraklarının arasından çaktırmadan gelip sokuverdi kolumu. Şişmiş, yeni farkettim. Eşek arısıymış meğerse. Haydaaa! Bu ne kadar uğurlu kademli bir sabahtır böyle?!
Laternamız yetişsin bari imdadımıza! Şişi indirsin, acıyı dindirsin. Bugün, o unutulmaz NE ME QUITTE PAS şarkısının ölümsüz sesi “bir yalnız adam”, Jacques Brel misafir olsun yazlığımızın bahçesine. Ihlamur ağacının altına minderler atalım gelin, çay da demleyeyim size her zaman olduğu gibi. Ama biz o şarkıyı değil, bir başkasını dinleyelim. Boktan bir dünyada son bir umudun dile getirildiği bir şarkıyı:
IL NOUS FAUT REGARDER
(…) / Il nous faut regarder / Ce qu’il y a de beau / Le ciel gris ou bleuté / Les filles au bord de l’eau / L’ami qu’on sait fidèle / Le soleil de demain / Le vol d’une hirondelle / Le bateau qui revient / (…)
GÖREBİLMEK GEREKİR
(…) / Görebilmek gerekir / Güzelliği ve güzel olabilecekleri / Görebilmek gerekir gökyüzünü / Boz da olsa mavi olsa da / Bir su kıyısındaki kızları / Bir dostun bağlılığını / Bir yarının güneşini / Bir kırlangıcın uçuşunu / Bir geminin geri dönüşünü / (…) [Sevgili dostum Mario Levi’nin çevirisi]
Ama saygıdeğer okurcuklarım, ben tuhaf bişi yapıyorum şu anda. Size Jacques Brel dinletirken kendim gizli gizli başka bir CD dinliyorum! Ne ayıp!
Jazzetta Düşünce ve Duygu İstihsal Kooperatifi fikrî ve hissî üretime başladığından beri ilk kez sıkıntılı sıkıntılı bir yazı yazmaktayım. Kendimi dışarılara da atamıyorum, kahrolası işler beni bekliyor. Ben de sefil ruhumun sefil sıkıntısını A. Şenol Filiz ile Birol Yayla’nın kurduğu Yansımalar grubunun, duduk ustası Suren Asaduryan’la birlikte çıkardıkları “Vuslat” adlı albümüyle gidermeye çalışıyorum. Özellikle de yedinci parçayı tekrar tekrar, bıkmadan usanmadan dinliyorum: HİSUNDARİ (ELLİ YAŞ). Suren Asaduryan duduk, Şenol Filiz ney, Birol Yayla klasik-akustik gitar ve tanbur, Nezih Yeşilgil kontrabas, Engin Gürkey vurmalı çalgılar, Samim Karaca ud, Taner Sayacıoğlu kanun, Reyent Bölükbaşı viyolonsel çalıyor.
Albümdeki parçalar şunlar:
1. Kayıkçı (Navavar)
2. Günüm güneşim olmazsın sen (Erzurumi şoror)
3. Yüce dağlar (Partsır sarer ay sarer - Pınçılik)
4. Tutam yar elinden tutam
5. Bir çiçek gibi (Vornbes mi dzağig)
6. Allı turnam
7. Elli yaş (Hisundari)
8. Tutam yar elinden tutam (anonim/Erzurum)
9. Kırmızı gülüm soldu (Tarametsav garmir vartıs)
Andropoza mı giriyomdur acep ayol? Ne bu sinir bu kadar? Bi arı soktu bi de dosttan azar işittim diye?