jazzetta

“renk renk düşünceler kaldı söylenmedik” (hayyam)

Antipas

İşim öylesine başımdan aşkın ki, size güzel bir nihavend kanun taksimi sunup ardından da sevgili Haris Alexiou‘ya kulak vermenizi isteyerek kaçayım müsaadenizle… Afşar Bey‘in yine kulakları çınlasın -malum şu bizim meşhur kâr maksimizasyonu meselesi!

09.05.2008 - 16:07 Yazan: metin | LATERNA | | Yorum yapılmamış

Günü güne katası / tilki kardeşin hatası

Dönüş yaptık kürkçü dükkanına ama, eski tat yok anlaşılan. Ne bende, ne de sizlerde… Neyse, bir süre daha devam diyelim. (15 ay sonra Utopos‘un da paslı kilidini açtık bu arada -ola ki ilgilenen olursa diye söylüyorum.)

07.05.2008 - 15:54 Yazan: metin | Poorish | | 6 Yorum

Ankara Ankara ittihatçı Ankara, seni görmek ister her bahtı kara

Adına ister “Ankaralılaşma” deyin, ister “İttihatçılaşma“, AKP AKP olmaktan çıkıyor. Zaten baştan beri neydi, o da tartışılır. AKP kendisine oy veren heterojen kitleyi derin güçlere bir pula satmaktan imtina etmiyor. Son zamanlarda tahminim değişti; inanmaya başladım ki AKP kapatılmayacak, buna gerek kalmayacak. Çünkü AKP’ye kendi kendini kapattırıyorlar. Rehin alarak. Kendilerine benzeterek. Çünkü AKP çoktan kapandı da haberimiz yok. Şöyle diyelim: Darbe süreci yeni bir aşamaya girdi. Cemil Ertem‘in Taraf’ta dün ve bugün yayımlanan iki yazısı dikkat çekici (internet siteleri çalışmadığından link veremiyorum). 27 Nisan’da başlayan darbe sürecinin 14 Mart ve 1 Mayıs’ta olgunlaştığını ve ülkemizin 12 Mart’tan kalma unutulmaz deyişle “ara rejim”e girdiğini vurgulayan Ertem, bu savını 3 Mayıs’ta Maliye Bakanının beş yıllık orta vadeli mali çerçeveyi açıkladığı, sıradan bir ekonomik program açıklama toplantısı gibi gözüken toplantısında aslında çok önemli bir “makas değişikliği”ni gündeme getirdiğinden hareketle destekliyor. Bakanın artık faiz dışı fazlayı değil bütçe açığını önemsemesinin, eskisi gibi borçlanmayacağız diyerek AB ve IMF’yi artık takmaması ve muslukları açacağız diyerek bütçenin şaşması anlamına geldiğini söylüyor. “Kapatma davasına karşı direnmekten vazgeçerek uydur kaydır bir savunma veren, türban meselesini bile unutmaya hazır olan, 30 Nisan’da açık bir darbe olsaydı 1 Mayıs’ta neler olacak idiyse bunu 1 Mayıs’ta aynen yapan” AKP, Ertem’e göre şunu demeye getiriyor: “Darbe falan böyle şeylere gerek yok, biz gereğini yapıyoruz bakın!” Cemil Çiçek‘lerin borusu bunun için daha gür ötüyor. Darbecilerin AB-demokrasi-türban-Kürt alerjisini azdırmama, egemen kesimler arasındaki kaynak aktarımının şimdilik durması, bürokratik-militer statükoya elleşmeme gibi hükümet tasarrufları, aslında “derin AKP”nin marifetleri değil midir? Derin AKP, yani Çiçekgiller ailesi. “Bütün bunlar için çetelere ne gerek var; zaten onlar deşifre oldu, bırakın bunları meşru hükümet yapsın.” 

Çiçekgiller, ipleri ekonomide de ele alıyor. Merkez Bankası piç gibi ortada bırakılıyor. Bu koşullarda azacak olan enflasyonla populizm atbaşı gidecek. Vs vs.

Sonuç: Kötü yıllar. 

Sonrası: Bilinmiyor.

Bindik Çiçekgillerin alametine, gidiyoruz kıyamete vesselam.

06.05.2008 - 15:30 Yazan: metin | BUDUR! | | 6 Yorum

Curriculum Vitæ (1)

Simone de Beauvoir‘ı severim.

Bizi “Neden daha uzağa gitmeyelim?” sorusuyla kışkırtarak başlar söze, bir kitabında. “Sınır çizmenin anlamı yoktur” der. Çizilen sınırlarıysa aşmalıdır. Cesaret! 

Önceden belirlenmiş, yörüngesi çizilmiş bir şey değilim ben -der. Seven, devinen, isteyen bir varlığım. Seçen bir varlık. 

Varoluşunu gerçekleştirmeye çalışan bir varlık. Varlaşmak için mücadele veren bir varlık. İnsan, ancak kendini aştıkça varolur. Böyle de mi desek, yoksa spekülatif lakırdılar mı bunlar? Öyleyse bile yine cesaret!

Cesaret ve Eylem. Eylem ve Aşkınlık. Aşkınlık ve Varoluş.

***

Cura ut Valeas!

***

Sadece kendime ibraz ettiğim bir c.v.’m var benim…

05.05.2008 - 12:05 Yazan: metin | TAVANARASI | | 11 Yorum

Efferin oğlum Ahmet, sen bu yolda devam et!

1 Mayıs yine 12 Eylül ruhunun ayakları altında ezildi. Bu ayaklar başka ayak, Başbakanımız Erdoğanımız‘ın baş olmaya kalkışan ayakları değil. AKP ne yazık ki her gün irtifa kaybediyor. AKP kapatılma korkusuyla Ergenekon’a selam çakıyor, ruhuna fatiha bile okunmayacak, haberi yok. Zalimden aman dilemek üzere sen de zalimleşirsen en ölümcül hatayı yapmış olursun, thlknn frknd msnz ey AKP’lilerimiz? Ha, sakın ola ki içinden geçmekte olduğumuz faşist darbe sürecine selam çakan “solcu” ve de “devrimci” (siz bunu “mabadımın solcusu ve devrimcisi” şeklinde okuyunuz) sendika ağalarımızın “ille de Taksim”de ısrar eden kör (yok yok, hiç de kör olmayan) inadına alkış tuttuğumu sanmayınız; yanaşma sosyalistliğe ve provokasyona karnım tok. Ama bu, 1 Mayıs’a yine derinlerden derinlerden tekme tokat girişilmesi karşısında onursuzca susmamı gerektirmediği gibi, AKP’ye “hükümet” olmakla “iktidar” olmak arasındaki farkı anlamamak kadar tersinden anlamanın da feci bir yanılgı olduğunu hatırlatmama engel değildir.

Neyse, şunun şurasında ne kaldı ki zaten 21 Aralık 2012‘ye… Meleklerin cinsiyetini tartışmaya tiz başlayalım sayın Pompeililer! 

02.05.2008 - 11:24 Yazan: metin | BUDUR! | | 38 Yorum

Affediş

(1)

Neyi? Kime göre? Kimi? Neden? Ne için? Ne kadar? Ne kadar süre? Ne zaman? Nerede?

Af ile affediş örtüşür mü, örtüşebilir mi? Affediş bir bumerang mıdır? Büyüklenme midir? Yaygın kabulün aksine, alçalış mıdır?

Affederek kazanır mısın, kimi, neyi kazanırsın? Kaybeder misin yoksa, kimi, neyi kaybedersin? İki sorunun da yanıtı sen mi olursun, o mu? İkiniz birden mi? İkinizle birlikte hayatlarınızın, hayatın geçmişi, bugünü, yarını mı? Affediş bir kâr-zarar tablosu kalemi midir?

Affederek kimleri eşitlersin, neleri denkleştirirsin? Neyin içini boşaltır, neyinkini doldurursun?

Bütün terazileri bozmaya hazır mısın affedişle? Pusulayı şaşmaya, rotadan sapmaya, yolunu yitirmeye? Ormanında kaybolmaya, denizinde batmaya, uçurumunda parçalanmaya? Kendininkilerde bir kez daha, bir kez daha, bin kez daha; karşındakilerde bin kez daha, bir kez daha –ya da tersi?

Affedecek kadar saf mısın? Neyi, neleri, aklının, ruhunun, kendi hikayenin hangi eski püskü, kırık dökük eşyalarını rafa kaldırmayı düşünebildin? Bu ne cafcaflı eylem, bu nice gaf? Arafta olmayı anlayabilirim, ama tarafını iyi seç. Yanılmak sana seni affettirmeyebilir sonra.

Hem sen olmayasın affedilen, affettim sanırken?

Ya da sen kim oluyorsun da affediyorsun, ben kim oluyorum da affediyorum?

Adalet meleği rolüne soyunmak? Adalet? Adaletin pamuk şekeri? Affın pamuğu, unutuşun tentürdiyotu? Adalete ihtiyaç duyanlar, adil olmayanlarla aynı gerdeğe girmeye gönüllü olanlardır. Ben yokum ki adalete ihtiyaç duyayım orada. Affedişin iki yanında da durmayı istemem. Adalet yağsın gökten, ben toprak altındayım nasılsa. Hayaletlerin boşluktan oluşan gövdesini delip geçemez affediş nesnesi olmak. Ölüler ağlamaz, gülmez, esnemez, işemez. Ayakta ve hayatta kalanların sorunu bütün bunlar. Affettim gitti onları!

“Yeryüzüne bir fırlatılmayagörelim” (Goethe), günah işlediğimizin resmidir bu. Bitmez tükenmez bir günahtır bu; yaşamaktır. Dik durmak, yalnız kalmanın savaşını vermek, sessizliği özlemek, dinlemeyi öğrenmek ve öğretmek, susmayı öğrenmek ve öğretmek, kelimeleri taşıyamayacakları yüklerden uzak tutmak, hiç değilse onlara yaşamanın kirini pasını bulaştırmamaya çalışmak… yaşama günahının ağır, kanlı, zorlu bedelleri değil midir? Affediş ve unutuşun iyi insanların intikamı olduğunu söyleyen Schiller’e kanma; intikam hoş değil. İntikam da kan getirir, kendi kanını belki de. Hem affediş ve unutuş ikiz kardeşlerdir; sarsak, unutkan, sersem, ürkünç kardeşler. Romanlarda, öykülerde filan bıktırasıya tasvir edilen gizemli bir şatoda otururlar, kasabaya hiç inmezler, merak böceği ve aşk tırtılıyla beslenirler.

Affeden mi cesurdur, unutmayan mı? Bellek bir işkence aletiyse ne yapalım? Korkup pısalım mı?

Affedilişimizin karar vericisini affetmeyiz. Affedileceği affetmek bağışlanacak şey değildir.

Affedildiğini bilen mi, bilmeyen mi, yoksa affedilmediğini bilen mi, bilmeyen mi? Dördü biraraya gelir ve bu kirli, vahşi, insansı oyun daha başlamadan kanla, kavgayla, afra tafrayla, hapisle ve afla biter.

Yerini bulan affedişler, unutma, Kaf dağının ardında.

Unut gitsin bu sersem sepelek kelimeleri de. Affet bu işe yaramaz, parlak retoriği.

*** 

(2)

Kimliklerimizin mahpus damında algı kırıntılarını bizimle paylaşan bir yoldaş faredir, unutma ve affedişin dışında kalış. Ruhlarını sahne boşken ve o sahneyi bir hücreye dönüştürerek soyunup dökünenler, kendilerini amnezinin huzurundan yoksun bırakmayanlar, farelerini de yanlarına alır, “ben bir yalnız kovboyum” şarkısını mırıldanarak, kendini şehir sanan kasaba irisini terkederler. Biz de fondaki siktirici müzikle koltuklarımızdan doğruluruz.

Sokaklar masumiyet yitimi ve inziva bir masumiyet eşiğiyse hiç durma, kendini şehre unuttur. Bırak affediş cinayetini o işlesin bütün o kımıl kımıllığıyla, labirent canlılarıyla.

***

(3)

“Şu görünümü bir kez daha belleğinize kazıyınız: Tamina bir kareden ötekine, önce bir ayağıyla, sonra öteki ayağıyla, daha sonra ayaklarını birleştirerek atlamak ve çizgiye değip değmediğini bilmenin önemli olduğunu anımsamak zorundadır. Böylece her gün atlaması gerekiyor ve atlarken, omuzlarında, tıpkı bir haç gibi her gün biraz daha ağırlaşan zamanın ağırlığını taşıyor.” (Milan Kundera, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı, s. 230, çev: Aydın Emeç, Can Yayınları, ikinci basım, 1978)

Zaman, suç ortağımız olmak zorunda mı? Ona bu mükafatı ve/veya cezayı kim ne hakla verme cüretinde bulunabiliyor? Zaman, binbir surat mı? Küfede taşınan sarhoş mu? Bir korku klasiği kahramanı mı? Sadece bir astrofizik problemi mi? Yoksa parıltılı, janjanlı kelimelerimizin arasına çaktırmadan karışıvermiş, davetsiz bir balo konuğu mu?

Çizgiye değelim değmeyelim çizgi var, bir çizgi var. Ve ne yazık ki bir “biz” var. Zamanla birlikte üzerlerimize çöken. Unutmak, affetmek, bu “biz”in benlerimizi görünmez, ipeksi dokunuşlu bir bıçakla öldürmesi demektir. Zaman, ruhlarımızın karanlık, kuytu köşesinde erketeye yatmıştır. Bu cinayet naif ressamların işidir, üçüncü sayfalara hiçbir zaman geçmeyecektir.

*** 

(4) 

Yaratıcı ey, beni zaman kurgumla başbaşa bıraktın, biliyorum. Dileğim şu: beni benlik kafesinden al, zaman yoksa unutmak/unutmamak da yoktur. Affedişin su verilmiş çeliği de yoktur. Algı kapılarımdan geçen bin atlı, kargılarının ucunda, yaptıklarının şehvetli inanışından mürekkep bir zehir taşıyorlardı.

Yaratıcı ey, kelimelerim kendime armağanımdı, aralarından unutuş ve affediş yılanları çıktı, tısladılar ve sessizce soktular çatal harfleriyle.

***

(5)

İçindeki sen (Baudelaire):

Je suis la plaie et le couteau!
Je suis le soufflet et la joue!
Je suis les membres et la roue,
Et la victime et le bourreau!

Je suis de mon coeur le vampire,
- Un de ces grands abandonnés
Au rire éternel condamnés,
Et qui ne peuvent plus sourire!

İçindeki öteki sen (Hayyam):

Ezdi ke gozeşt her çe gûyî hoş nist;
Hoşbaş v’ez dî megû ke emruz hoşest.

Nietzsche:

Bana ne oldu böyle, dinle! Zaman uçup gitmiş olmasın? Düşmüyor muyum ben? Düşmedim mi ben –dinle! –sonrasızlık kuyusuna?

Nietzsche (öfkesini dinginlik sosuna bulayarak gizler):

Kızgın öğle, çimenler üstünde uyuyor. Şakıma ha! Sus! Dünya yetkin, bak.

Şakıma ha, ey çayır kuşu, ey benim gönlüm! 

Dışses:

- Nietsche’nin yüzüğü Hayyam’ın kadehine düşmüş… 

(Konu dağıldıkça dağılır.)

*** 

(6)

Bölüm 1, 2, 3 ve 4’ün tekrarı.

Tuhaf bir sessizlik. Ardından gereksiz bir uğultu. 19. yüzyıl Rus klasiklerine dönüş.

The Son. 

30.04.2008 - 16:25 Yazan: metin | TAVANARASI | | 19 Yorum

‘İmparator’luk & ‘İm+para’torluk

A. Bey telefonu çaldırdığında oturmuş “Sayılar İmparatorluğu” (Denis Guedj, çev: Ö. Aygün, YKY Yayınları, 2007) adlı kitabı okuyor ve bir yandan da düşünüyordum: Bonsai-kedi Cero[nimo] bahçe katı pencerelerinden birinin pervazına keyifle kurulmuş beni seyrederken, ben de onun varlığında gururlu kedilerin, ahmakça bir büyüklenmeyle ‘saygın’ bulmadığımız börtü böceğin, gelinlik çağı gelmiş kiraz ağacımın, daha kaç kez muhteşem uyanışına tanıklık edebileceğimi kestiremediğim asmanın, havuzda uyuklayan kurbağanın, gözlerindeki ışıltı repertuvarıyla pek çok şey anlatan sokak köpeğimizin, kedilerle aynı kaptan yemek yiyen ve beni görünce dostluğuma pek güvenemeyip kuytuya saklanmayı tercih eden yavru kirpinin değer ve anlam evrenimdeki yeriyle hemcinsleriminkini karşılaştırmaya koyulmuştum. Bu arada da, gündüz reklamcı gece insan olmanın dayanılmaz hafifliği eşliğinde günlerdir bölüm bölüm sayfalarını çevirdiğim kitap, sayıların dramatik ikilemini, zarif ve kararlı bir üslupla kafama kafama vuruyordu:  

“Sayıların hükümranlığı, sayıların hükmü. (…) Sayı modern toplumların yeni tanrısı olarak öne atılıyor ve gerçekliğin tümünü dile getirmesi bekleniyor. Numaralandırmayla olsun nicelleştirmeyle olsun, dünyanın sayısallaştırılması bir yoksullaşmadır. Böyle amaçlara alet edilemeyecek kadar güzel bir insan buluşu sayı.”

“Dünyayı sayısallaştırma yönünde sayıları ve güçleri gitgide artan girişimler”in hayatı yoksullaştırdığını söyleyen yazar, şöyle devam ediyordu:

“Gerçeğin araştırılması bir sayının hesaplanmasıyla bir tutuluyor: faiz oranları, endeksler, efektifler, yüzdeler, sapmalar ve ortalamalar, vergi payları, rayiçler, senetler ve katsayılar, kalibreler, frekans ve kapsamlar, temettüler. Gerçekliğin bütününü dile getirmek sorumluluğu sayının omuzlarına yükleniyor. Bir sayı diktatörlüğü diyebilir miyiz buna?”

Dünyayı, hayatı biraz olsun güzelleştirmek, insani kılmak üzere sayıların hesaplama, ölçme, sıralama, nicelleştirme gücünden yararlanan bilim, teknoloji, sanat ve spor insanları -hepsi ve her zaman değil elbette- bir tarafa. (Hadi size mesela Oulipo grubunu hatırlatarak şairleri bir adım öne çıkarayım!) Peki, karşı kampta kimler var? Bir kere diktatörler, despotlar, tiranlar, oligarklar, otokratlar, arkaik ve çağdaş padişahlar var. Sonracığıma temsilcisi ve icracısı oldukları sınıflar, zümreler, gruplar, yapılanmalar var. Bütün bir ‘sistem’ ve sistem mantığı var. Sistemin ruhlarımızda yarattığı kirlenme ve esaret var. Sersem kafam, unutuyordum az kalsın: Reklamcılar var! 

Siz sadece bilgi‘sayar’cıların dünyasını mı 1 ve 0’ın oluşturduğunu sanıyordunuz? Müstebitlerle reklamcıların eli armut mu topluyor! 

İşte size tek derste müstebitlerin matematiği:

1 = Kendi kadir-i mutlak egemenliklerinin varlığı ve gücü,

0 = Hükmettikleri halkların hayat hakkı ve özgürlüklerinin, onların gözündeki değersizliği.

Tek ders bize yetmez diyorsanız, bu da ek ders:

İstibdat altındakilerin oluşturduğu küme, müstebitlerin gözünde bir ‘singleton’dur. Yani:

{a} = {a, a, a, a, a, a, …, a}

Ya reklamcıların (bu arada reklamcı-sanatçıların bu taifenin bir altkümesi olduğunu hatırlayalım!) matematiği? O da tek derse yetecek kadar basit:

1 = ‘Tüketici’ (dolayısıyla genişleyen pazar payı, tavana vuran kârlar, varlıklı olmayı ve tüketmeyi var olmaya tercih etme şeklinde teşhir edebileceğimiz çarpıtılmış ‘bilinç’) olarak insan,

0 = Bizatihi ‘insan’ olarak insan.      

Peki, reklamcıların kümeler kuramı? İşte burada müstebitlerin kümeler kuramından birazcık ayrılabiliriz. Şöyle ki:

{a} = {A, B, C1, C2, D, E}

A. Bey yazımı kitabına almaktan vazgeçmeden ikilesem iyi olur! Gitmeden, Denis Guedj gibi ben de sözü küçük bir prense bırakayım isterseniz:

“Büyükler sayıları sever. Onlara yeni bir arkadaşınızdan söz ettiğiniz zaman asıl önemli olan şeyleri asla sormazlar. Şunları sormazlar: ‘Sesi nasıl? Hangi oyunları seviyor? Kelebek koleksiyonu yapıyor mu?’ Şöyle sorarlar: ‘Kaç yaşında? Kaç kardeşler? Kaç kilo? Babası ne kadar kazanıyor?’ Büyükler yeni arkadaşınızı ancak bu yolla tanıyabileceklerini sanır.” (Ah Küçük Prens! Reklamcılar  o ilk grup soruları da soruyor -sayılara dönüştürmek için.) 

Bitti A. Bey, valla bitti! Sadece bu yazıyı değil, hasbelkader şair yanımla yazmam gerekeni de yazıp kurtuldum. Onu da okurlarınızın ilgisine sunmanın bir “oğlum göster pipini amcalara” performansı olmadığını herkesin takdir edeceğini umarak ve konumuzla ilintili olduğu bahanesine de sığınarak buraya aktarsam ne olur? Pek pek, toyluk olur. Olsun, o kadarcık kusur ileride torunlarına anlatamayacağı 367 (yoksa 301 miydi, kafam karıştı) şey olan ‘kadı’nın, bu demokrasi düşmanlığı suçunun hesabını torunlara bırakmadan kendisinden soracak olan kızında da olur.

Ben şimdi, Joe Satriani dinleyerek içimi temizlemeye girişiyorum: 54 dakika 9 saniye. Son CD’sinde (“Professor Satchafunkilus and the Musterion of Rock”) birbirinden nefis tam 10 parça var. Birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu parça harika! (Hem “Asık Vaysel”in de ruhu şadolur böylece.) Dinleyeceğim ikinci CD ise Sema’nın “Ekho”su, mesela birinci ve sekizinci parça. Müziğin büyülü matematiğine doğru yolculuğa çıkmak iyi gelecektir eminim.

Aşağıdaki şiirimsi metin, eğri oturup doğru konuşmaya çalışma kabahatimi affettirir mi, yoksa daha da mı ağırlaştırır, orası takdirinize kalmış gayrı:

bin kunduz

basitlik isterim. kedi, kitap, biber gibi: tırmala, konuş, yak! ki ne kadar mutludur bokun üstünde bokböceği, ne çok şey anlatır bilgisayarın birleri sıfırları çöpleri! benim bütün ruhum bir arşenin üzerine uzanmıştır boylu boyunca, aylak. kadıköy çarşısını özlemek gibi seni sevmenin basitliğini isterim. hepsi bu.

aklımın kedisi tırmalar yüzümü. geçip gider sonra gurur abidesi. tepesinde karga… havada çingenkızı bir güz gülümsemesi, yarı utangaç yarı arsız. akşamlar ve dönmeklik ve olup olmamaklık var mıdır? bir fenere ve bir de fıçıya ihtiyaç vardır, yamuk bakmanın dilince -evet evet hepsi bu.

gerekirse çırılçıplak, kelimesiz kalır dilim, arslanlar gibi kükrer ve sonra üşürüm aniden bir tinerci yırtılmışlığında. şehrin bütün şairleri çoktan uykuya dalmıştır, reklamlar yalanıp yutulmuştur! ne kağıttan-yorgan, ne geceden-düş… vardır dilin de evden kaçanı. üzerinde epey uğraşılıp didinilmiş basitlik isterim. hepsi bu.

çek git üstümden başımdan. üstünü bırakmayacağım işte, bir tarkovski filmi olacağım. daha taş olacağım ağaç olacağım sessizlik olacağım. daha bir taş olacağım, daha bir ağaç, daha sessizlik… bütün kelimelerini çalmalıdır ruhlarından kitapların, iyilikleri içindir, batıp boğulmasınlar diye derin anlamazlık sularına. benim aine-babam senin lakırdı-babanı döver be ölüm! cırlak!

***

bazen geriye yalnızca donmuş bir fırçayla açık bir tüp kalır. hepsi bu.

***

hepsi bu. 

28.04.2008 - 13:54 Yazan: metin | LATERNA | | 6 Yorum

Ben bensem ben kim ola?

Baylar baymayanlar, tamam mı devam mı? Buraya uğrayan fikrini (mümkünse gerekçeleriyle) söylesin lütfen. Belki ikna olurum. Viranenin bahçesini otlar bürümüş. Bakım mı yapayım, hepten yıkayım mı?

Anketin katılım düzeyine de cevaplar kadar dikkat edeceğim. Fani bloğum ya küllerinden yeniden doğacak ya da sanal evrenin uçsuz bucaksız uzay boşluğunda kaybolup gidecek. İkisi de uyar, eskisi kadar dert etmem.

benim sanki ben şimdi ne değilsem… (Hilmi Yavuz) / ben değilim sanki ben şimdi neysem… (Ben -?!)

25.04.2008 - 12:47 Yazan: metin | Poorish | | 45 Yorum

Kazurata hayır!

Blog sahibi herkesi, % 52′den alıntıladığım bu yazıyı bloğuna yapıştırmaya ve http://siyanurehayir.yuzde52.org sitesine link vermeye, üstüne de “bu ülke babanızın ayakyolu değil!” diye höykürmeye davet ediyorum:

KAZ DAĞLARI’NDA MEZAR KAZICILARA YER YOK!

Yine geliyorlar, havamızı, suyumuz, toprağımızı zehirlemeye… Bu kez siyanürle saldırıyor gaspçı katiller! Bergama’da, Eşme’de yaptıklarından sonra şimdi de Kaz dağlarını siyanürle dağlamaya geldiler, öyle mi? Kaz dağlarının altını oyarak, çıkaracakları altınlardan bahsediyorlar pişkin pişkin. Kaz dağlarında sadece mezar kazacaklarını bilmediğimizi mi, zehirli altınlarıyla gözlerimizi kör edebileceklerini mi sanıyorlar? Sanki hiçbir maliyeti yokmuş, altın için Kaz dağlarını kazmamak enayilikmiş gibi atıp tutuyorlar. Kaz dağlarında ne yapacaklarını biz çok iyi biliyoruz; tüm canlılar için mezarlar kazmaya geliyorlar! “Hayvanların anası, bin pınarlı İda”nın bağrını kazarak çalacakları altınlar gaspçıların ceplerini doldururken Kaz dağlarının altını boşaltacaklar; hesapta…

Kandaki oksijeni yok eden siyanür gibi dünyanın oksijeni en bol yerlerinden biri olan Kaz dağlarında oksijen bırakmayacak siyanürcü katiller. 1 gram altın için 1 ton toprak kazacak, altın için cennet gibi toprakların, hayat membaının altını üstüne getirecekler. Kullanacakları 400 bin ton siyanürün 100 bin tondan fazlası havaya karışacak. Sadece köknarlar değil, Kaz dağlarında kök salmış ne varsa hepsi, üzerinde bir daha asla ot bile bitmeyecek toprak yığınlarının altında kalacak. Siyanürcü katiller, ceplerini doldurmak için Çanakkale ilinin kullandığı kadar su kullanmakla kalmayacaklar, daha şimdiden çamur akıtmaya başladıkları pınarlardan denizlere de zehir akıtacaklar.

Hayır! Kazın ayağı öyle olmayacak! Yok öyle yağma, yok öyle talan! Kaz dağında mezar kazamayacaklar!

Altın gelecek yerden Kaz esirgenmez diyerek kimseyi kandıramazlar!

Hayvanları öldürerek, sadece Kaz dağlarında yetişen türleri, geniş ormanları yok ederek elde edecekleri altınlar Sarıkız’ın saçlarından, Kaz dağlarının hayat dolu yamaçlarından daha değerli olamaz. Doğumda, sünnette, düğünde, “mutlu günler”de takılan altınlar hep başkalarının felaketiydi; ama topraklar zehirlendikten, sular kirlendikten, ormanlar yok edildikten sonra o altınlarla kimsenin mutlu günü olmayacak! Yaşanacak toprak, solunacak hava, içilecek berrak sular, sırtını yaslayacak ağaçlar yoksa hayat da yok, gelecek de! Biz ölüm değil, hayat solumak istiyoruz. Siyanürcü katilleri de, kazacakları mezarlardan ölüm getirecek altınları da istemiyoruz. Siyanürlü gaspçıların, nükleerci katillerin, turizmci yalancıların suçuna ’sus payı’yla ortak olmayacak, hayatı talan etmelerine seyirci kalmayacağız! Altın için hayatı ayaklar altına alan gaspçılara izin vermeyeceğiz.

Kaz dağlarında mezar kazıcılara yer yok!

Siyanürlü katillere hayır!

19.11.2007 - 14:46 Yazan: metin | BUDUR! | | 2 Yorum

Söz vermiş saymayın ama…

Toplumun başına yeni yeni belaların sardırılmaya çalışıldığı bir dönemde yeniden karşınıza çıkmaya yetecek kadar hevesim, gücüm, keyfim var mı tam bilemiyorum ama, onları birbirinden ayıran bir harfi dışta bırakırsak “yazı” sözcüğü ile “yazgı” sözcüğü arasında büyüleyici bir ilinti olduğu da çok açık.

Sanırım Jazzetta’yı diriltmenin vakti gelip çattı. Lakin burada değil, kirletilmemiş bir arazide. Teknik nedenlerle biraz bekleteceğim sizi. (Bu yazıya bir necefli maşrapa iyi giderdi ama neyse!)

Yakında görüşmek üzere…

31.10.2007 - 16:36 Yazan: metin | Poorish | | 24 Yorum